logo
Kullanıcı Adı Sürekli Bağlı Kal
Şifre:

Sayfa: [1]   Aşağı git
  Favorilere Ekle  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Üstad Abdullah Azzam İle...  (Okunma Sayısı 1211 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Şubat 09, 2008, 14:48:30
çeçenfedai

Gelişmiş Üye

***


Üye No : 10033

Yaş : 225

Nerden : Tüm Dünya

Konu  : 43

Mesaj : 807

Cihad Anabilim Uzmanı
Offline
« : Şubat 09, 2008, 14:48:30 »



ALLAH'IN ŞERİATINI TERKETMEK

Şeriatın terki din çizgisinden çıkış demektir."Hayır; Rabbine ant olsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp, sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar. " (Nisa. 65)Allah'ın şeriatını hakem kabul etmenin insan hayatındaki ehemmiyetini kısaca beyan ettik. Bu ayetin tahlilini yaptıktan sonra İbni Hazm'a göre ayetin umumi oluşunu, te'vile ihtimali olmayışını, ayetin zahirinden çevirecek başka bir nassın bulunmadığını, bunu tahsisleştirecek bir delil de gelmediğini beyan ettik. Bazı âlimlerin buradaki imanı "İmanı Kemal" ile te'vil etmelerine cevap verdik. Burada sözün özü şudur:
Hiçbir kimse için Allah ve Resulü ile beraber söz söyleme hakkı yoktur. Bütün usul kitapları, girişlerini usulcülerin ve imamların şu sözleri ile açarlar.
"Müslüman âlimler tek hâkimin Allah olduğuna ittifak etmişlerdir. Kur'an birçok ayetlerinde bunu açıkça zikretmiştir." "Hüküm ancak Allah'a aittir." (Yusuf, 40, 67)Hükmün bir ve kahhar olan Allah'a ait olduğunu ifade eden bu ayet Yusuf suresinde aynı lafızla iki defa zikir olunmuştur. İmam Şafii:
Resulullah'ın sünelinin olduğu bir yerde onu bırakıp insanlardan herhangi birinin sözünü almanın caiz olmaması hususunda âlimlerin ittifakını zikretmiştir. (Miftahul Cenneh el-İhticacı bissünneh, Suyuti, sh. 24)
Muhaddis, müfessir ve tarihçi İbni Kesir'e göre ilk meşakkatli dönem Allah'ın kitabının insanları yönetmekten uzaklaştırılması ile başlamıştır. Allah'ın kitabı Cengiz Han'ın Meliklerin siyaseti manasına gelen "yas veya yasık" adlı kanunu ile değiştirilmiştir. Bu hususta İbni Kesir sarih olarak şu sözünü söylemiştir:
"Peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed b. Abdullah'a indirilen muhkem şeriatı kim terk eder, diğer nesh edilen şeriatlarla hükmetmeye kalkarsa dinden çıkmış olur." (el-Bidaye vennihaye, 13/118–119, İbni Kesir) Hüküm için yasaya müracaat eden, onu Allah'ın kitabına takdim eden şüphesiz Müslümanların icmaı ile dinden çıkmıştır.
Adiy b. Hatim Efendimizin yanına girdiğinde Efendimiz: "(Yahudiler) Allah'ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını) (Hıristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu mesih'i (İsa'yı) rabler edindiler." (Tevbe, 31) ayetini okuyordu. Adiy: "Ya Resulullah, onlar (din) bilginlerine ibadet etmiyorlardı ki, dedi. Bunun üzerine Rasulullah (sav) Adiy b. Hatim'e Yahudi ve Hıristiyanların haham ve papazlara nasıl ibadet ettiklerini beyan ederek şöyle buyurdu: "Hahamlar ve papazlar onlara bir takım şeyleri helal ve bir takımını haram kılmışlardır. Onlar da buna tabi oldular. İşte onların papaz ve hahamlara ibadeti budur.” (Tirmizi, İbni Kesir Tefsiri, 2/171) buyurmuştur.
Buna göre insanoğlunun kelamına rıza ile müracaat etmek İslam'ın zimmetini boynundan çıkarmaktır. Allah kelamının terkine rıza gösteren başka sistemleri hakim (anayasa) kabul eden veya beşer kelamını Kur'an ve sünnetten üstün gören kimsenin imandan nasibi yoktur. Seksiz şüphesiz bu apaçık küfürdür.
Hâkim ancak Allah (cc) ve onun kitabıdır. İnsanlar ise Kur'an ve sünnetin hükümlerini tatbik etmekten başka vazifeleri yoktur.
"İnsanlar (aslında) bir tek ümmet (millet) idi. Bu durumda iken Allah müjde verici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için onlarla beraber hak yolu gösteren kitapları da indirdi." (Bakara, 213)Celaleyn ve diğer tefsirlerde geldiği üzere insanlar arasındaki ihtilaflarda hükmeden Allah'ın kitabıdır. Ayetin sebebi nüzulü de bu görüşü desteklemektedir. Kim Allah'ın dini ile hükmetmezse veya Allah'ın şeriatını hakem tayin etmezse veya Allah ve Resulünün hükmüne rıza göstermezse her ne kadar namaz ve şair gibi İslam'ın şiarı olan ibadetleri yapsa da mü'min sayılmaz.
Buhari; Urve'den, şu rivayeti yapıyor: Ensardan birisi Harre mevkiindeki hurmalıkları suladıkları su yollan ve suyu kullanma mevzuunda Zübeyr b. Avvam'ı Rasulullah'a şikâyet etti. (Bu su önce Zübeyr'in daha sonra Ensari'nin tarlasına uğruyordu. Bir keresinde Zübeyr suyu tarlasında tutup sulayacağı sırada ensari Zübeyr'e; "suyu tutma bırak da bize gelsin" demişti. Fakat Zübeyr kendi hurmalığını sulamadan suyu komşusuna vermek istememişti. Bunun üzerine her ikisi de Efendimiz'e geldiler) Efendimiz Zübeyr'e: "Ey Zübeyr tarlanı sula, sonra komşuna salıver" buyurdu.
Ensari: "Ya Rasulullah Zübeyr halanın oğlu olduğu için mi iltimas ettin, dedi. Peygamberin yüzü değişti ve"Ey Zübeyr tarlanı sula, sonra suyu hurma ağaçlarının köklerine erişmedikçe bırakma. Su hakkını tamamıyla kullan" dedi. (Efendimiz evvela aralarında sulhe hükmetmek istemiş. Hz. Zübeyr'in sulamakla yetinip, hakkını tamamen kullanmadan suyu salıvermesini istemişti. Ensari'nin itirazı üzerine her ikisinin tam olarak haklarını beyan etti.
Hadisin ravisi Zübeyr der ki: "Vallahi öyle zannediyorum ki,
"Hayır; rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlıkta seni hakem kılmadıkça iman etmiş olmazlar." (Nisa–65) ayeti bu hadise üzerine olmuştur."
Ensardan olan bu zat dinin bazı vecibelerini zahiren yerine getirdiği halde ayet ondan İmanı nefyetmiştir. (Yok saymıştır.)

ÜSTAD ABDULLAH AZZAM


Logged


ALLAH YOLUNDA BEDENİMİN PARAMPARÇA OLMASIDIR DUALARIMIN İLKİ,DİLEKLERİMİN EN GÜZELİ
Şubat 09, 2008, 14:53:55
çeçenfedai

Gelişmiş Üye

***


Üye No : 10033

Yaş : 225

Nerden : Tüm Dünya

Konu  : 43

Mesaj : 807

Cihad Anabilim Uzmanı
Offline
« Yanıtla #1 : Şubat 09, 2008, 14:53:55 »

ÖNEMLİ SORULARA ÖNEMLİ CEVAPLAR...
Birinci Soru: Cihad Alayı Düzenlemenin Pratik Uygulanabilirliği Var mı?
Birinci soruyu ele alalım: Cihad ordusu düzenleme konusu bugünkü ortamda pratik olarak gündeme getirebilir mi?

Bir kısım yetkili kişiler İslâm'ın istediği standartta ve kadının kocasından, genç yavruların babalarından izin istemeden orduya katılacak biçimde hazırlanmasının aşağıdaki nedenlerle çok zor bir iş olduğu görüşünde birleşiyorlar:
a) Bilinmelidir ki, hiçbir İslâm bölgesi müslüman nüfusun yüzde birini dahi bir araya getirecek güçte değildir.
b) Bu durum, Allah Azze ve Celle'in izniyle ülke halkının kurtarılmasındaki en yüce ideal (mefkure) sayılan İslâmî eğitimin güncelliğinin sabote edilmesine yol açar.
c) İyi bilinmelidir ki bu durum, İslâm bölgelerinde başıboşluk ve idealsizlik hastalığının gündeme gelmesine neden olur. Zira Filistin ve Afganistan'da cihad etmek amacıyla gelen herkes, muhakkak komünistler için, kafatasçılar için, ırkçılar için ve laik kafalılar için ülkelerinde girebilecekleri bir kapıyı açık bırakıyorlar.
Cevap olarak diyoruz ki:
Şayet müslümanlar tek haftalığına Rabb'lerinin emirlerini uygulayıp Filistin için cihad alayı oluşturma konusunda şeriatın hükmünü yerine getirselerdi, Filistin nihai olarak yahudilerden temizlenecekti. Afganistan için de aynı şeyler söylenebilir.
Şayet müslümanlar güçlü cihad ordusu oluşturabilseydi durum kısa zamanda sonuçlanırdı. O takdirde davetçilerin yerleri boş kalmaz, kadınların boşanma davası açmasıyla ailelerin hayatı alt üst olmazdı. Fakat biz her defasında (midelerine indirsinler diye) kâfirlerin çizmeleri altında paçavraya çevirdikleri kıtalararası İslâm bölgelerinden beklentilere kapılıyoruz ve ümitle ilerilere bakıyoruz. Sonra da tantanalı ve kıvrak konuşmalarla, iniltinin ifadesi gözyaşlarıyla, sıcak sıcak ve sık sık adımlarla çabuk yürüyormuş gibi gözükmekte; nihayet çok çok ahlar ve vahlar eylemekle riyakârlık yapıyoruz.
Kuşkusuz bizler İslâm düşünce yapısını öyle yapılandırıyoruz ki, hep ulusal platformda İslâm anlayışını ön plana alıyoruz. Böylece bakış açılarımızla, Seikos-Beco andlaşmasının bizim için çizdiği yahut John Antuans'ın planladığı, İngiliz veya Fransız planlarının coğrafyasından öteye geçemiyoruz.
Bilinmelidir ki Ürdün'ün Suriye sınırında bulunan Remsa şehrinin genci, Remsa'dan on kilometre kadar uzakta olan Suriye'nin Driğa kentindeki gençle bağlantı kurabilmesindeki daha çok ta -600 km den daha uzaklarda olan- Ürdün'ün Akabe kentinin çocuğuyla hemşehrilik duygularını güçlendiriyor ve aynı İslâmî düşünce anlayışının bağlarını pekiştiriyorlar. Oysa Suriye'nin Driğa kentiyle Ürdün'ün Akabe kentinin iki genci, aynı duygularla ibadet hayatı yaşayan iki müslüman gencidirler. Hatta Driğa'lı genç Ürdün'ün Akabe kentinin gencinden daha dindar ve İslâm'a daha eğilimlidir.

ÜSTADIN ABDULLAH AZZAM'IN ÖNEMLİ SORULARA CEVAPLARI DEVAM EDECEK...
Logged


ALLAH YOLUNDA BEDENİMİN PARAMPARÇA OLMASIDIR DUALARIMIN İLKİ,DİLEKLERİMİN EN GÜZELİ
Şubat 09, 2008, 14:56:37
çeçenfedai

Gelişmiş Üye

***


Üye No : 10033

Yaş : 225

Nerden : Tüm Dünya

Konu  : 43

Mesaj : 807

Cihad Anabilim Uzmanı
Offline
« Yanıtla #2 : Şubat 09, 2008, 14:56:37 »

İkinci Soru: Lidersiz Cihad Edilebilir mi?
Başımızda tek bir lider bulunmazken nasıl bir cihad hareketi geliştiririz?
Evet başımızda tek lider; imam (devlet başkam) olmadığı halde elbette cihad hareketini başlatabiliriz. Hem de hiçbir otoriter âlim Müslümanların tek bir lider ve rehber üzerinde birlik sağlayamadıklarında cihadın farziyetinin ortadan kalkacağını söylememiştir. Hatta biz Müslümanları gerek haçlı seferlerinde ve gerekse Tatar akınlarında, liderlerinin değişik değişik olmasına rağmen ve her ülkede bir veya birkaç emir bulunurken; işte Halep yöresinde birçok Emir bulunurken yine de savaşabildiklerini görüyoruz. Hatta o Emir'lerin bir bölümü kardeş Emir'ler karşısında haçlıların yardımına koşuyorlardı. Nitekim bu durum, Mısır'daki başka bir Emir'e (Dırıgam'a) karşı haçlıların yardımını isteyen Emir Şaver tarafından meydana getirilmiştir.
Hiçbir âlim dememiştir ki bu durum ve bu acıklı dram Müslümanların topraklarını savunmaları için yapılacak cihadın farz oluş sebebini kaldırır. Hatta bu durum onların bu görevlerinin önemini kat kat arttırır. Aynı olay, şairin de değindiği gibi bütün çıplaklığıyla Endülüs'te yaşanmıştır:
Halkı böldüler öyle aşırı tutkunlara; her yörenin Vardır hem de minberi her Emir'el Mü'minîn'in
Başka bir şair de şöyle diyor:
Beni küstüren şeylerdendir.
Endülüs topraklarında Güvenilmiş, kucaklanmış lakaplar, orada.
Lakaplar parsellenmiş konusu dışında
Kedi fiyaka için eder taklit aslanvari saldırmayı.
Yine hiçbir bilgin, böyle durumlarda cihadın söz konusu edilemeyeceğini asla söylemedi. Aksine seçkin âlimler, Endülüs bölgesinde cihadın ön saflarında yerlerini almışlardır.
Mûte gününde olduğu gibi, bazan çarpışma alanı, elinde Devlet Başkanından alınmış velayet (temsil yetkisi) bulunan yasal kumandanın yokluğunu yaşayabilir. Nitekim o durumda, Mûte'de, Halid b. Velid ileri atıldı, sancağa sarıldı. Böylece onun sayesinde Allah Teâlâ Müslümanların ordusunu yenilgiden kurtardı. Rasülullah (s.a.v) onun bu tutumunu benimsedi ve davranışını takdirle karşıladı.
İslâm ümmetinin başında İmam yahut Emîr'ül-Mü'minîn bazen bulunmayabilir. Ümmetin başında onun olmayışı, Müslümanların düşmanlarıyla savaşa girerek topraklarını savunmasının ve muhafazasının farziyetini ve Müslümanların üzerindeki bu yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz. Böyle bir eylemi gerçekleştirmek için bir halife seçilmesi yahut bir imamın gelmesi beklenemez. Çünkü bir halife yahut imamın başa gelmesi kültürel faaliyetleri artırmakla veya düşünülen bu kişiye ileri derecede eğitim vermekle temin edilemeyebilir.
Fakat bir halife yahut imamın gelmesinin en sağlam yolu cihaddır.
Mücahidler kendi aralarından birisini Cihad Emiri olarak seçerler; yönetim işlerini yeniden düzenler, darmadağınık yönlerini toparlar ve güçlülerin değil, güçsüzlerin yanında yerlerini alırlar. Sahih bir hadiste Ukbe b. Âmir'den nakledilerek şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah beni bir seriyyeye emir olarak göndermişti. Bunun üzerine ben bir adamı kılıçla silahlandırmıştım. Devamla diyor ki: Adam geri dönünce:
— Rasûlullah (s.a.v) 'in bize ayıpladığı şeylerin aynısını göremedim. Rasûlullah (s.a.v):
— (Topluluk olarak) aciz mi kaldınız. Oysa ben o silâhlı adamı sizin Emiriniz olarak göndermiştim. O kişi; beni temsil etme yetkisini kullanabilecek birisini oradaki makama atayabilmeniz konusunda kendisine verdiğim size başkanlık etme yetkisini kullanamadı. (Ebû Davûd ve Ahmed. Hakim sahih olduğunu söyledi. Zehebî de o görüşü benimsedi. Bkz. el-Fethu'r-Rabbânî; 14/43.)
Demek ki Rasûlullah (s.a.v) onları, kendi mübarek eliyle sancak vererek teşvik etti. Peki aslında Emir olmayıp tepeden inme kendini Emir ilan eden kişiyi değiştirme konusuna ne demeli?.. Buradan kesin anlaşılıyor ki Harp Emiri olarak bir kişiye Emirlik yetkisi verilmesine fazlaca gerek vardır.
İbni Kudâme el- Muğni adlı kitapta (3/253); "Söz sahibi îmamın (yöneticinin) başta olmaması cihad hareketini engelleyemez. Zira cihadın sağlayacağı toplumsal çıkar, hareketin geciktirilmesiyle elden çıkmış olur" biçiminde yorum getirmiştir.
Yine "Fethu'l-Aliyye'l-Malik" adlı kitapta(1/385); "Halkın kendi aralarında bir Emir seçmesi halinde ona saygılı olmaları gerekir" denmekte ve şöyle belgelendirmektedir:
"Şeyh Meyyâre naklettiğine göre: Herhangi bir zamanda bir Emir boşluğu doğarsa ve halk kendi kişisel görüşlerini belirterek oylamalarıyla zamanlarının seçkin bir kişinin Emir olması konusunda icmâ ederlerse ve o kişi toplumunun hayat şartlarını geliştirir, güçlülere karşı zayıflar yanında yer alır, bütün güç ve çabasını bu uğurda kullanırsa, gerçek sağduyulu olmanın gereği şu davranış olur: Ona karşı ayaklanmak hiç doğru davranış olamaz. O şahsın karşısında yer alan kişi, İslâm'ın dayandığı bir büyük desteğin gücünü parçalamak istiyor ve o güzel cemâati dağıtmayı planlıyor demektir. Sahih-i Müslim'deki bir hadiste:
"Aklınızda yer etsin birçok ard düşünceliler ve ortaklığı bozanlar kesinlikle olacaktır; cemaat halinde, birlik ve beraberlik olan bu ümmetin gücünü dağıtmayı planlayan bu kişileri her kim olursa olsunlar göz kırpmadan öldürünüz," buyurulmakta. Yine bir hadis-i şerifte;
"Sizlerin gücü tek vücud bir cemaat halindeyken aranızda diktatör tek adam türeyip bu tek vücud cemaatınızı parçalamak isterse onu derhal öldürünüz." şeklinde belirtilmektedir.
...
Logged


ALLAH YOLUNDA BEDENİMİN PARAMPARÇA OLMASIDIR DUALARIMIN İLKİ,DİLEKLERİMİN EN GÜZELİ
Şubat 09, 2008, 14:58:13
çeçenfedai

Gelişmiş Üye

***


Üye No : 10033

Yaş : 225

Nerden : Tüm Dünya

Konu  : 43

Mesaj : 807

Cihad Anabilim Uzmanı
Offline
« Yanıtla #3 : Şubat 09, 2008, 14:58:13 »

Üçüncü Soru: Afganistan'da Cihadın Yapılabilirliği...
Halka liderlik yapanlar ayrı düşüncede ve ayrı kamplarda yer alırken Afganistan'da savaşmamız doğru olur mu?
Halkın liderleri ayrı ayrı düşünce ve kamplarda olmasına rağmen Afganistan'da savaşmak yine de zorunlu olur. Zira verilen savaş, din duygusuna hıncı bulunanlar tarafından, kendilerine karşı yapılan saldırıları müslümanların cevapsız bırakmama savaşıdır.
Dolayısıyla dinsiz kâfirlere karşı müslüman cemaatların yanında yer alarak savaşmayı engelleyecek hiçbir faktör yoktur.
İsterse her dar görüşlü cemaatin lideri, sadece kendi dar cemaatinin Savaş Emiri olarak nitelendirilsin.
Logged


ALLAH YOLUNDA BEDENİMİN PARAMPARÇA OLMASIDIR DUALARIMIN İLKİ,DİLEKLERİMİN EN GÜZELİ
Şubat 09, 2008, 14:59:42
çeçenfedai

Gelişmiş Üye

***


Üye No : 10033

Yaş : 225

Nerden : Tüm Dünya

Konu  : 43

Mesaj : 807

Cihad Anabilim Uzmanı
Offline
« Yanıtla #4 : Şubat 09, 2008, 14:59:42 »

Dördüncü Soru: Hiç Kimse Olmasa Da Bir Müslümanın Tek Başına Cihad Etmesi Mümkün mü?
Halkı ilgisiz otururken bir insan tek başına cihad edebilir mi?

Evet bal gibi savaş eder; Allah Teâlâ Nebisi'ne (s.a.v) şöyle sesleniyor: "Sen sadece tek başına Allah yolunda savaş ver. Sen kendinden sorumlusun. Böylece (tek başına savaş vererek) diğer müslümanlan bilemiş, zira Allah küfredenlerin gücünü böyle kırabilir. Allah en güçlü ve cezası en çetin olandır." (Nisa/84)
Görüldüğü gibi âyet-i kerime Rasûlullah (s.a.v)'e farz olan iki görevi hatırlatıyor Zira her emir farz ibadet demektir):
1. Tek başına da olsa savaş vermek,
2. Mü'minlerin hamaset duygularını coşturmak.
Rabb'ül izzet Hazretleri, savaşmanın gerekçesini kâfirlerin güç kullanmasına engel olmak biçiminde yorumluyor. Zira kâfirler bizim varlığımızdan ancak savaşçı olmamızla korkar: "Yeryüzünde bozuk fikir kalmayıncaya ve dini değerlerin tamamı yalnız Allah'ın oluncaya kadar savaşınız."
Yani savaşma hırsını geri bırakmakla bozuk fikir olan şirk egemen olur ve küfür değerleri zafer bulur. Nitekim Sahabe (Rıdvanüllahi aleyhim) âyeti, aynı dış görünüşüne göre anladı. Buna göre Ebû İshak diyor ki: Berr b. Âzib (r.a)'e şöyle sordum: - Kişi, mürşiklere tek başına karşı koyuyor. Acaba o kişi kendisini tehlikeye mi atmış oluyor?
- Hayır! Zira Allah Teâlâ Rasûlünü (s.a.v) elçi olarak gönderdi ve şöyle buyurdu: "Allah yolunda tek başına savaş. Zira sen sadece kendinden sorumlusun." Elbette bu durum, sadece harcama konusunda söz konusudur. (Anlamı şudur: Âyet-i kerîmede "Allah yolunda harcamada bulununuz. Kendinizi kendi elinizle tehlikeye almayınız." âyetine işaret ediyor. Yani harcamayı bırakmak tehlikenin kendisidir.)(el-Fethu'r- Rabbânî, 8/14)
Hadisi Ahmed rivayet etti ve Hâkim sahih olduğunu belirtti, Zehebî de aynı görüşü benimsedi. İbnü'l- Arabî, Ahkâmü'l-Kur'ân'da 2/954 şöyle diyor:
"Müslüman devletlerin bölgesinde düşmanın üstünlük sağlaması veya düşmanın bizzat evin ortasına kadar sokulması halinde cihad karan üst düzey yetkililerce, alındığı zaman halkın hazırladığı orduya topyekün katılmanın farz olduğu bir durum meydana gelir. O zaman topyekün halka cihad hareketine katılmak ve savaşmak farz olur. Kaytarmak isteyenler asi sayılırlar?'
Düşman, Müslümanların devletinin bağrına kadar sokulacak biçimde üstünlük sağladığı yahut müslümanlardan esirler alarak önemli stratejik yerleri işgal ettiği için seferberlik ilân edilir. Yediden yetmişe, eli silâh tutan herkese, atlısına ve yayasına, kölesine ve efendisine cihada katılmak farz olur. Babası olan babasından izin almadan ve babası olmayan zaten kendisi Allah'ın dini değerleri egemen oluncaya ve toplumun namusu koruma altına alınıncaya, hatta evin hareminin ırzı korununcaya kadar, böylece düşman bozguna uğratılıp esirler kurtarılıncaya kadar topyekün savaşa katılmak farz olur. Bu konuda hiçbir ayrılık söz konusu değildir.
Halkın büyük çoğunluğu ilgisiz ilgisiz oturursa, fertler tek başlarına ne yapabilirler?
Kardeşim tek bir esiri kurtarmayı hedef seçer, yalnız onu kurtarır; fidyesini öder. Eğer gücü yeterse bedeniyle savaşa girer, gücü yoksa bir mücahid gaziyi donatır.
Dahası var; tek başına savaşa katılmak Allah Teâlâ'nın hoşnutluğuna neden olur ve O'nun hoşuna gider. Nitekim Ahmed ve Ebû Davud'un rivayet ettikleri hasen hadiste Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyuruyor:
"Allah yolunda savaşa giren, oysa ki arkadaşları bozguna uğradığı için başına nelerin geleceğini iyi bilen ve kanını akıtıncaya kadar geri dönüp savaşan adam, Allah Teâlâ'nın hoşnutluğunu kazanır ve Allah Azze ve Celle meleklerine şöyle buyurun; - Bakınız şu kuluma!; yanımda bulunan ödülleri özleyerek, yanımdaki cehennemden korkarak geri döndü ve kanı akıtılıncaya kadar vuruştu."


...........
Logged


ALLAH YOLUNDA BEDENİMİN PARAMPARÇA OLMASIDIR DUALARIMIN İLKİ,DİLEKLERİMİN EN GÜZELİ
Şubat 10, 2008, 13:36:48
çeçenfedai

Gelişmiş Üye

***


Üye No : 10033

Yaş : 225

Nerden : Tüm Dünya

Konu  : 43

Mesaj : 807

Cihad Anabilim Uzmanı
Offline
« Yanıtla #5 : Şubat 10, 2008, 13:36:48 »

Beşinci Soru: Cihad İçin Yetersiz Olunca Kâfirlerden Yardım Alabilir miyiz?
Yeterli seviyede İslâmî eğitim almamış kişilerle birlikte savaşa katılmamız uygun olur mu?
Bu soru halkın bir kesimi tarafından yöneltiliyor. Onların bir kesimi çok samimi Müslümanlardır ve Afgan gibi bir kavimle birlikte nasıl savaşırız?
Zira onlar arasında iyisi de var, yalancısı da! Aralarında sigara ve nisvar (bir çeşit duman) içenleri de var.
Hatta bazen bir kısmı bu maddeler için silahını bile satıyor. Onlarla aynı safta nasıl savaşırız? Afganlılar Hanefî mezhebine aşın bağlı insanlar olmalarına rağmen bir bölümü tılsım ve muska takar. Şer'î yargıyı belirtmeden şunu sorayım: - Bu gibi geleneksel davranışları yaşamayan bir müslüman ülke halkını, yeryüzünde bana gösterebilir misiniz? Bütün alışkanlık ve gelenekler vardır diye kâfirleri Müslümanların ellerindeki topraklarda yaşaması için bırakabilir miyiz?
Cevabımız: Savaşmak gerekir. Zira savaş vermek, iki zararın daha büyüğünü bertaraf etme ilkesi üzerine kurulmuştur. Bu konuya ilişkin Adlî Hükümler Mecellesinde fikhî temel ilkeler vardır:
Madde 26: Umumî (genel zararı) gidermek için hususî zarara katlanılır.
Madde 27: Daha ağır zarar, daha hafif zarar ile giderilir.
Madde 28: İki kötülük yuvası çeliştiğinde daha hafifini işleyerek, daha çok zararlı olanından korunmak gerekir.
Madde 29: İki şerrin daha az rizikolusu seçilir.

İki şerrin daha az rizikolusunu tercih etmek zorunluluğu vardır. Hangisi daha rizikolu acaba? Birisi Rusların Afganistana yerleşip orasını bir kâfir idari sisteme çevirmesi Böylece orada hem Kur'ân ahkâmının, hem de İslâm anlayışının yasaklanmasını seyretmek mi? Yoksa içlerinde günah işleme ve küçük hatalar bulunan toplulukla beraber cihada katılmak mı?
İbni Teymiyye Mecmûu'l-Fetâvâ adlı kitabında (28/560) şöyle diyor: "Bu nedenle Ehl-î Sünnet ve'l-Cemaat'ın temel ilkelerinden birisi, Müslümanların iyi-kötü bütünüyle birlikte savaşa girmesidir. Zira Allah Teâlâ bu dine dizboyu kötülük içine batan adamla ve İslâm'dan hiç nasip almamış bir kavimle destek verdirir. Nitekim Nebi (s.a.v) durumla ilgili böyle haber veriyor.
Zira savaş ancak içkici ve zinacı devlet reisleriyle yahut bol bol kötülük işleyen eğlence düşkünü askerle müttefik güç oluşturmakla gerçekleşiyorsa iki alternatifin birini seçmek zorunluluğu vardır Ya onlarla birlikte savaşmayı bırakmak; o zaman bundan dolayı dini değerler ve dünya hayatı açısından daha büyük zararları verecek olan başkalarının istilasına katlanmak gerekir. Yahutta çapkın ve zinacı bir Emir beraberliğinde savaşa girmek ki, bu yolla daha taşkın iki kötünün birini gidermek, İslâm'ın ibadet değerlerinin büyük çoğunluğunu yaşatmak, isterse tamamını yaşatma imkânı olmasın, gerçeği elde edilir.
İşte bu durum, bu biçimiyle ve bütün benzerleriyle birlikte farz olur. Hatta Raşid Halifeler'le birlikte kazanılan birçok savaş, ancak bu yöntem kullanılarak gerçekleştirilmiştir Nitekim Nebi (s.a.v)'den gelen belgeye göre: 'Atların alınlarında kıyamet gününe kadar verimlilik bağlanmıştır: Ecir ve ganimet.' buyrulmuştur."
O halde onlar müslüman olarak bulundukları sürece onlarla aynı safta savaşmak farzdır. Afganistan'da dalgalanan bayrak İslâmî'dir, ilan edilen ideal ve hedef, yeryüzünde Allah'ın dini değerlerini yaşatmaktır.
Başlangıçta varlığını sürdüren kötülük yuvalarına rağmen, durum nihaî olarak bozguna gitmeden, nihayet Corc Habbaş'lar, Nafiy Havatime'ler, Baba Gabbûşî'ler vb. gelmeden önce Filistin'deki müslümanlar hep beraber savaşsalardı Filistin elbette kaybedilmeyecekti.
Fakat Afgan Savaş Emirlerine gelince; hepsi oruçlu, hepsi namazında, dinin gerektirdiği ibadetleri yerine getiren ve İslâm'ın hakim olması için çarpışan kişilerdir. Savaş, kâfirlere, kitap ehline yahut ateist, dinsiz düşmanlara karşı olduktan sonra, ne kadar fâsıkhk ve fâcirlikleri olursa olsun müslüman oldukları sürece, müslümanların herhangi bir müslüman cemaatle aynı safta çarpışmaları farz olur.
Şevkânî Neyle'l-Evtar'da (8/44); "Kâfirlere karşı fasık kişilerden yardım istemek icma-i ümmetle caiz olur." demektedir.
Logged


ALLAH YOLUNDA BEDENİMİN PARAMPARÇA OLMASIDIR DUALARIMIN İLKİ,DİLEKLERİMİN EN GÜZELİ
Şubat 20, 2008, 14:53:37
çeçenfedai

Gelişmiş Üye

***


Üye No : 10033

Yaş : 225

Nerden : Tüm Dünya

Konu  : 43

Mesaj : 807

Cihad Anabilim Uzmanı
Offline
« Yanıtla #6 : Şubat 20, 2008, 14:53:37 »

Zincirlerin Kırılması
Alemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun, Salat ve selam Resullerin en şereflisi Hz. Muhammed'e (sav) olsun. Biz Allah yolunda cihad bayrağını açtığımızda Allah'ın rızasını umuyor ve onun dinini daha yükseklere ulaştırmayı düşünüyorduk. Cihad sayesinde başlayan Allah'ın dinini yayma hareketi insanlar üzerinde uygulanan zulmü kaldırmıştı.
Afganistan'ın boş arazilerinde savaş meydanlarında dolaşırken Allah'tan af dileyerek zulmü nefsimizden uzaklaştırmayı ve Afgan'lı müslüman kardeşlerimizin üzerinden silmeyi hedeflemiştik. Böylece, Allah'ın kafirlerin gücünü kıracağı umulabilirdi.

ZULMÜN YOK EDİLMESİ:

Allah yolunda cihadın en önemli maksatlarından birisi insanlara yapılan zulmü ortadan kaldırmaktır. İslam'ın bütün hükümleri, yeryüzünde adaleti hakim kılmak, zulmü ortadan kaldırmak için düzenlenmiştir. "And olsun ki peygamberimizi belgelerle gönderdik; insanların adaletle hareket etmeleri için peygamberlere kitap ve ölçü indirdik; pek sert olan ve insanlara bir çok faydası bulunan demiri var ettik. Bu, Allah'ın dinine ve peygamberlerine görmeksizin yardım edenleri meydana çıkarması içindir. Allah kuvvetlidir, güçlüdür" (Hadid/25) Mücahid ve Katade: "Bu ayetteki ölçüden maksadın adalet olduğunu" ifade ederler.
Katade şöyle der: "Ey insan! sana adaletli davranılmasını arzuladığın gibi sen de adil ol. Kendine vefa gösterilmesini istediğin gibi sen de vefalı ol. Çünkü adalet insanların ıslah edilmesi demektir."
Rasulullah (sav) Abdullah b. Revaha'yı Hayber halkının vergilerini toplamak için gönderdiğinde bir yahudi hafif gelmesi için bir miktar taze hurma sundu. Abdullah b. Revaha ona dönerek: "Size, bana insanların en sevimlisi olan peygamberin yanından geldim. Siz ise bana göre yaratıkların en sevimsizisiniz. Fakat ona olan sevgim ve size buğzum hakkınızı gasbetmeme ve zulmetmeme engeldir" deyince Yahudi: "Yer ve gökler böyle bir anlayışla ayakta durmaktadır" diye cevap verdi.
Allah'ın,bir hırsızlık olayında Ensar'ın Beni Zafer kabilesinden Te'ame veya Beşir b. Ubeyrik adında oruç tutan, namaz kılan birisinin yaptığı hırsızlığı Yahudinin üzerine yıkmaya çalışırken, Yahudiyi temize çıkaran on ayet vahy etmesi oldukça ilginç bir olaydır.
"Ey Muhammed! Doğrusu insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği gibi hükmedesin diye Kitab'ı sana hak olarak indirdik: Hakkı gözet, ondan taraf olma. Allah'tan mağfiret dile, Allah bağışlar ve merhamet eder. Kendilerine hainlik edenlerden yana uğraşmaya kalkma, Allah hainlikte direnen suçluyu sevmez. Allah'ın razı olmadığı sözü gece kurarlarken, onu insanlardan gizliyorlar da kendileriyle beraber olan Allah'tan gizlemiyorlar. Allah işlediklerinin hepsini bilmektedir. İşte siz dünya hayatında onları savunuyorsunuz ama, kıyamet günü onları Allah'a karşı kim savunacak? Veya onların vekaletini kim üzerine alacaktır? Kim kötülük işler veya kendine yazık eder de sonra Allah'tan bağışlanma dilerse, Allah'ı mağfiret ve merhamet sahibi olarak bulur. Kim günah işlerse bunu ancak kendi aleyhine yapmış olur. Allah bilendir, hakimdir. Kim yanılır veya suç işler de sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, şüphesiz iftira etmiş, apaçık bir günah yüklenmiş olur. Ey Muhammedi Eğer sana Allah'ın bol nimeti ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir takımı seni saptırmaya çalışırdı. Halbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar, sana da bir zarar veremezler. Allah sana kitap ve hikmet indirmiş, sana bilmediğini öğretmiştir. Allah'ın sana olan nimeti ne büyüktür. Ancak sadaka vermeyi, yahut iyilik yapmayı ve insanların arasını düzeltmeyi gözeten kimseler müstesna, onların gizli toplantılarının çoğunda hayır yoktur. Bunları Allah'ın rızasını kazanmak için yapana büyük ecir vereceğiz. Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra, peygamberden ayrılıp, inananların yolundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne döndürür ve onu cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir (Nisa/105-115)
Bu kıssaya benzer bir olay insanlık tarihinde görülmemiş, yeryüzü ilk defa böyle eşsiz bir olaya şahit olmuştur. Çünkü Kur'an, adalet sahibi Allah tarafından indirilen bir kitaptır ki, onun eşsiz seviyesine, bütün düşüncelerini, ruhlarını antsalar, huylarını düzeltseler, beşeriyetin tek başına bu seviyeye yükselmesi mümkün değildir. Ancak bu seviyeye gelmek bu dinin gölgesinde ve bu metodun takip edilmesiyle mümkündür.
Bu ayetlerin vahyedilmesine sebep olan olay kısaca şöyledir:
"Ensar'dan Katade b. Numan ve amcası Rıfa'e'nin zırhı çalındı. Beni Zafer kabilesinden Beşir b. Ubeyrik'in çalmış olabileceğinden endişe ettiler. Zırh'ın sahibi Resulullah'a gelerek: "Beşir b. Ubeyrik zırhımı çaldı" dedi. Hırsız durumu fark edince zırhı Zeyd b. es-Semin ismindeki bir yahudinin evine attı. Beşir, akrabaları ve Beni Zafer kabilesinden birçok kişi işbirliği yapıp suçu, suçsuz olduğunu savunan Yahudinin üzerine yıktılar. Te'ame'nin akrabaları yahudiyi suçlamayı sürdürerek şöyle söylediler: "Hakkın düşmanı olan, Allah ve Rasulüne inanmayan bir yahudinin sözüne güvenilmez. Bizim arkadaşımız zırhı bu yahudinin çaldığını gördü, biz de biliyoruz. İnsanların huzurunda arkadaşımızın suçsuz olduğunu duyur" Rasulullah zırhın yahudinin evinde bulunduğun görünce Beşir b. Ubeyrik'in suçsuz olduğunu halkın huzurunda söyledi. Akrabaları zırh yahudinin evinden çıkmazdan önce, Rasulullah'a Katade ve amcasının müslüman birisini delil olmaksızın hırsızlıkla itham ettiklerini söylediler.
Katade: "Rasulullah'ın yanına gittim. Kendisiyle konuştum. Bana: "Sen müslüman birini delil olmaksızın hırsızlıkla itham ettin" deyince döndüm ve malımdan bir miktarını çıkarıp vermeyi, Rasulullah'la bu konuda konuşmamayı istedim. O sırada amcam geldi, bana: "Ne yaptın?" diye sorunca, Rasulullah'ın bana söylediklerini söyledim. O da: "Allah yardım edendir" dedi. Çok zaman gedmedi, bu ayetler nazil oldu.
Logged


ALLAH YOLUNDA BEDENİMİN PARAMPARÇA OLMASIDIR DUALARIMIN İLKİ,DİLEKLERİMİN EN GÜZELİ
Şubat 20, 2008, 14:55:23
çeçenfedai

Gelişmiş Üye

***


Üye No : 10033

Yaş : 225

Nerden : Tüm Dünya

Konu  : 43

Mesaj : 807

Cihad Anabilim Uzmanı
Offline
« Yanıtla #7 : Şubat 20, 2008, 14:55:23 »

DEVAMI....

Hz. Peygamber bir hakim olarak kendi önüne getirilen delillere göre hüküm verecek olsaydı suçlu sayılmazdı. Çünkü hakimler, kendi önlerine getirilen delillerle hüküm vermelidirler ve bazen insanlar olayı yanlış aksettirerek kendi lehlerine hüküm verilmesini sağlamayı başarabilirler. Fakat meselenin bir yönü daha vardır. Eğer Hz. Peygamber İslam ile küfür arasında kıyasıya bir çatışmanın hüküm sürdüğü o dönemde yahudinin aleyhine hüküm vermiş olsaydı, İslam düşmanları onun İslam toplumunun ve İslam davetinin aleyhinde sıkı bir propagandaya girişip: "Müslümanlar arasında hiç adalet yoktur. Bu yahudiye verilen hükümden de anlaşılacağı üzere, onlar her ne kadar ön yargı ve kavmiyetçiliğin aleyhinde gibi görünüyorlarsa da önyargılı ve kavmiyetçidirler" diyeceklerdi. Bu nedenle Allah, müslümanları bu tehlikeden uzaklaştırmak için meseleye doğrudan müdahale etmişti.
Bu ayetlerde bir taraftan kendi kabilelerinden suçlu olan kişinin suçunu gizlemeye çalışan müslümanlar, kavmiyetçilikleri nedeniyle sert bir şekilde azarlanıyorlar, diğer taraftan bütün müslümanlara kavmiyet ve kabile endişelerinin adaleti engellememesi gerektiği öğretiliyor. Bir kimsenin haksız olduğu halde kendi gurubundan bir kişiyi savunup, haklı olduğu halde karşı guruptan bir kimseyi suçlaması apaçık bir ihanettir.
Burada amaç sadece hırsızlıkla itham edilen bir yahudinin aklanması değil, Rahman'ın ölçüsünde mazluma yardım etmek geniş bir yer kaplar. Bu hüküm, diğerinden daha önemli bir hükümdür.
Bu hükümde Rabbani metod adalet üzerine temellen dirilmiştir. Müslüman cemaat bunu başkasına tatbik etmeden önce kendisine uygulamalı, başkalarının malı, kanı ve canı hakkında adaletle hüküm vermeden önce, müslüman toplumlar üzerinde gerçek adalet uygulanmalıdır. Bu metodun uygulanmasında nefis ön plana çıkarılmamalı, şehevi duygularla sarsılmamalı, akrabalık, soy-sop ve kavmiyetçilikten ötürü bir takım menfaatler bu hükme tesir etmemelidir.
Üstad Seyyid Kutup şöyle der: "İnsan bu yüce ufuktan, bu ulvi seviyeden aşağıya bakıyor, dönüp tekrar bakıyor. Orada bütün insanlığı görüyor, sefalet içinde !... Ruhi aşağılık içinde !... O yüce ufukla bu sefil hayat arasında büyük bir taş parçasının varlığını görüyor. Hile, riyakarlık, siyaset, bilgi, maharet, devlet menfaati, vatan menfaati gibi çeşitli etiketlerle donatılan kaya... Bir o yana bir bu yana dönen, rüzgara göre şekil değiştiren bir kaya... insan biraz dikkat edince bu etiketlerin altında neler gizlendiğini hemen fark ediyor. Kurtların, böceklerin, ihtiras ve alçakça niyetlerin dolaşıp kaynaştığını ibretle temaşa ediyor.
İnsan tekrar bakıyor. Bu sefer İslam ümmetinin küçük bir örneğine gözü takılıyor. Tarih boyunca o bataklıktan bu zirveye doğru yükselen mutlu insanları görüyor. Bu biricik nizam göstermiş olduğu o yüce ufka ulaştıklarını hayretler içerisinde seyrediyor.
Geçmiş ve modern cahiliyyet devri insanlarının adalet diye isimlendirdikleri bozulmaya sıra gelince; bu mübarek, makamda ondan bahsetmeye, iç yüzünü ortaya dökmeye değmez" (Fi Zilal'ü-Kur'an 2/753)
Zulmü insanların üzerinden kaldırmak, Allah'ın indirdiği kitaplarda peygamberlere vahy ettiği önemli görevlerdendir. Allah'a kulluk ve itaatin olduğu yerde zulmün devam etmesi, basitliğin ve uyuşukluğun hakim olması, küfrün belirtisidir. Şafii bir şiirinde şöyle der:
Yaşıyorsam yiyeceğim olmalı Öleceksem kabrim olmalı Arzum meliklerin arzusudur. Nefsim hürdür, zilleti küfür görür.
Zorbaların ayakları altında zulüm içerisinde yaşamaya razı olan mustazaflar dünyada her zaman zelil ve rezil olmaya, ahiretde de çetin azaba müstehaktırlar:
"İnsanlardan özürsüz olarak yerlerinde oturanlar ile, mal ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler birbirine eşit değildir Allah mal ve canlarıyla cihad edenleri, mertebece oturanlardan üstün kılmıştır. Allah hepsine de cenneti va'detmiştir. Ama Allah cihad edenleri oturanlara, büyük mükâfatlar, dereceler, mağfiret ve rahmetle üstün kılmıştır. Allah bağışlar ve merhamet eder. Kendilerine yazık edenlerin canlarını aldıkları zaman onlara: "Ne yaptınız bakalım?" deyince, "Biz yeryüzünde zavallı kimselerdik" diyecekler, melekler de: "Allah'ın arzı geniş değil miydi? hicret etseydiniz ya!" cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü dönülecek yerdir. Çaresiz kalan, yol bulamayan zavallı erkek ve çocuklar müstesnadırlar. İşte Allah'ın bunları affetmesi umulur. Allah affedendir, bağışlayandır" (Nisa/95-99)
Zalimlerin içerisinde yaşamaya razı olup hicret etmeyenlerin cezası ebedi kalacakları cehennemdir. Yukarıdaki ayetlerin sebeb-i nüzulünü öğrendiğinizde hayretler içerisinde kalacaksınız. Buhari'de yer alan bir hadiste İbn-i Abbas şöyle rivayet eder: "Müslümanlardan bazıları mallanılın orada bulunması nedeniyle Mekke'de müşriklerle beraber yaşıyorlar hicret etmiyorlardı. Bir gün bir ok fırlayıp birisine isabet etti ve öldü. Bunun üzerine Allah: "Kendilerine yazık edenlerin canların aldıkları zaman..." ayetlerini indirdi.
Mekke'de kızarmış kömürü avuçlar gibi dini avuçlamış mü'minlerin durumu anlatılmaktadır. Medine'ye hicret edip müslüman olarak yaşamaları mümkün olduğu halde kendi beldelerinde yarı İslami bir hayat yaşayarak sadece bir lokma ekmek ve bir parça elbise ile meşgul oldular.
Zulmün kaldırılması ve mazlumlara yardım etme konusunda kımıldamayanlar Allah'a mustazafların yalvardığı gibi yalvarırlar: "Size ne oluyor da : "Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir sahip gönder, katından bize bir yardımcı lütfet," diyen zavallı çocuklar, yaşlılar ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz? " (Nisa/75)
Onlar nefislerine zulmetmişlerdir, mazlumlardan zulmün kaldırılması için asla gayret göstermezler. Savaşı emreden ilk ayetin gerçek sebebi zulmün yok edilmesidir: "Haksızlığa ve zulme uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir. Allah'ın onlara yardım etmeye elbette gücü yeter. Onlar haksız yere ve Rabbimiz Allah'tır dediler diye yurtlarından çıkarılmışlardır. Allah insanları bir kısmını diğeriyle savmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah adı çok anılan camiler yakılıp giderdi. And olsun ki, Allah'a yardım edenlere o da yardım eder. Daha doğrusu Allah kuvvetlidir ve güçlüdür." (Hac/39-40)
Müslümanlar yurtlarından çıkarılmakla haklarına tecavüz edilerek, kendilerine zulmedildi. Kovulmalarındaki gerçek sebep tevhidti. Allah'ı bir olarak kabul etmek müşrikler nazarında en büyük günahlardan birisi idi. Tevhid Allah düşmanlarının nazarında suçtu ve Tevhidin mübelliğini ve taraftarlarını Mekke'den çıkarmakla cezalandırmışlardı.
İbni Abbas şu olayı nakleder: "Rasulullah Mekke'den çıkınca Hz. Ebubekir (ra): "Nebilerini çıkardılar. Allah'tan geldik ve tekrar ona döneceğiz, mutlaka müşrikler helak olacak" dedi. Allah bu olaylardan sonra müşriklere karşı savaşa izin veren ayeti indirince, Hz. Ebu Bekir: "Anladım ki artık savaş kaçınılmaz" dedi. (Tefsirii İbn-i Kesir, 3/225)
"Allah'ın onlara yardım etmeye elbette gücü yeter" ayeti müslümanlar savaşmadan da Allah'ın yardımı onlara yeter, fakat Allah kullarından kendisine itaat konusunda gayretlerini sarf etmelerini ister şeklinde izah edilir.
Biz de diyoruz ki:
1-Cihad Allah'ın bize emrettiği farz ibadetlerinin en önemlilerindendir. Namaz, oruç, zekat gibi cihadın da ifa edilmesini emretmiştir.
2-İslami farzlar üzerinde çalışmak ve onları yerine getirmek, -her insana ilahi bir emir, Rabbani bir tekliftir. Bu gerçek ve mantıki emirler karşısında mücadele edenler hilekâr ve kavgacı kişilerdir.
3- Biz müslümanlar birçok ülkede zulme uğradık. Hayvanların faydalandığı haklardan bile mahrum edildik. Yeryüzünde hiçbir kuvvet soylu koçların ölürken veya kanları akarken dahi hareket etmelerini engellemeye güç yetiremez. Biz ise, bize kılıç çeken eli tutup kesmemiz engellendi. Yaşıyorken sesimizi yükseltmemizi yasakladılar. Hırsız yatak odasına kadar girip bizi yüzüstü yere çarptı. Namuslarımızı yağmalayıp mallarımızı talan edip,kanlarımızı akıtırken onu kovmaktan alıkoyduk.
4- Vatanımız düşmanlarımıza teslim edildikten sonra mukaddesatımızı muhafaza etmeyi, namus ve şerefimizi korumayı bize haram ettiler. Mescid-i Aksa, onu savunacak, on müslüman uğrunda şehid olmadan elimizden çıktı.
Bütün bu olanlardan sonra; kalplerinde biraz kıskançlık kalmış, nefsinde yiğitlik ve cesaret taşıyan kimseler bir araya gelmeye gayret ettik. Mescid-i Aksa'ya rahat rahat giren yahudileri rahatsız etmek istedik, bize cihadı yasakladılar, bütün kuvvetleriyle bize düşmanlıklarını gösterdiler. Bundan daha büyük bir zulüm, bundan daha büyük haksızlık, bundan daha beter bir zorbalık olamaz.
5-Bizi cihaddan alıkoyup, ona hazırlanmamızı yasakladılar. Silah İslam aleminde suç oldu. Silah taşıyanlar yaka paça yakalandı. Onu eline alan, silah taşıma suçundan askeri mahkemece tutuklanır, elleri kelepçelenir, güneş görmeyen, içeri ışık sızmayan, saf temiz bir dostun, vefalı bir arkadaşın olmadığı hücrelere tıkılırdı.
Yeryüzünde azgınların ayaklarının altında mustazaf olarak ölmemeyi ve zilleti omuzlarımızdan atmak istediğimiz zaman berrak hislerimizi, uçsuz bucaksız emellerimizi ortaya koymaktan utandık, sıkıldık. Biz bu köleliğin zilletinde yaşadığımız, cihadın yasak olduğu, suç ve cezalara önem verilen bu yerden hicret etmeye karar verdik.
Ebu't-Tib'in dediği gibi:
Zillet içinde yaşamaya razı olduğunuz vakit,
Keskin kılıçları hazırlamayın.
Mızrakları atların üzerine uzatmayın.
Kuvvetli atlar beslemeyin.
Karnını doyurmaktan utanan aslanın hiçbir şeye faydası olmadığı gibi,
Şiddetli açlıktan da kendini kurtaramaz.
Allah nesi'e olayını (Tevbe/37) (Cihad yapmamak için haram ayların yerini değiştirmek) küfürde ileri gitmek olarak isimlendirirken, cihadı kanuni suç olarak isimlendirip cihad yapanların cezalarını utanmadan sıkılmadan iletişim araçlarıyla ilan edenleri neyle isimlendirmeliyiz?
Bunların yaptıkları, Arapların haram aylan ve sayılarını gözetip fakat ne zaman işlerine gelse bir haram ayı, kendi arzularına göre savaş ve intikam için adam öldürmenin helal olduğu normal bir ay gibi kabul etmeleri, daha sonra haram aylarında oluşan eksikliği tamamlamak üzere bu ayın yerine başka bir ayı haram ilan etmelerinden veya güneş ve ay yılını dengelemek için yıla bir ay daha ekleyip hac mevsimini her yıl aynı mevsime denk getirmelerinden daha şiddetli ve büyük bir suç değil midir?
Her yıl hac mevsiminde Kinane kabilesinden Ebu Sümame halkın huzuruna gelerek: "Ey nas! Muharrem ayının yerine sefer ayını haram ay kabul ettik" der ve ertesi yıl aynı konuşmasını tekrarlardı. (Tefsirü İbn-i Kesir, 2/356)
Cihadı yasaklamak küfürdür, dinden çıkarır. Allah'ın dostlarına karşı savaş açmak, beldelerine hücum etmek, onlara zulmetmek, nabızlarını yoklamak, ağızlarını bağlamak, beldelerin harap olmasına ve insanların helakına sebep olan büyük bir suçtur.
Hz. Ebu Bekir'in sözünü işitmedin mi? : "Nebilerini Mekke'den çıkardılar - Ondan geldik yine ona döneceğiz - onlar helak olacaklar"
Allah'ın dostlarını ve davetçilerini yurtlarından çıkaranların durumunu şu hadis ifade ediyor: "Kim benim dostuma benden ötürü düşmanlık ederse ona harple karşılık veririm." (Buhari)
Bu ifadeler karşısında İslam hukuku, cihadı yasaklayan,fuhşu sanat olarak nitelendiren, faizi faydalı kabul eden, İslam'ı ve dinin kurallarına uymayı gericilik ve sapıklık kabul eden kimselere nasıl bir hüküm verir?
Allah'ım kalplerimizi sana imanda sabit kıl. Seni zikretmekte, sana şükretmekte ve güzel ibadetler yapmakta bize yardım et.
Allah'ım sen olmasaydın ne hidayete erebilirdik,
Ne tasadduk ederdik, ne de namaz kılardık,
Sen bizim kalplerimize huzur verdin
Düşmanlarımızla karşılaştığımızda bize kuvvet ver.
Onlar bize karşı azdılar, fitne çıkarmak istediklerinde
Onlardan yüz çevirdik
Allah'ım sen biliyorsun ki, onlar bize zulmettiler. Biz dinimiz hususunda herhangi bir alçaklığı kabul etmeyiz. Bize yamamaya çalıştıkları küfre ve fitneye de asla razı olm
ayız.


ÜSTAD ABDULLAH AZZAM
Logged


ALLAH YOLUNDA BEDENİMİN PARAMPARÇA OLMASIDIR DUALARIMIN İLKİ,DİLEKLERİMİN EN GÜZELİ
Şubat 27, 2008, 19:03:32
çeçenfedai

Gelişmiş Üye

***


Üye No : 10033

Yaş : 225

Nerden : Tüm Dünya

Konu  : 43

Mesaj : 807

Cihad Anabilim Uzmanı
Offline
« Yanıtla #8 : Şubat 27, 2008, 19:03:32 »

Altıncı Soru: Eğitimsiz Müslümanların Safında Cihad İlân Edilebilir mi?
Zaaf içinde olduğumuz zaman müşriklerden yardım isteyebilir miyiz?

Bir kısım insanlar Afgan cihadında Amerika'dan ve batılı ülkelerden yardım istemeyi uygun görüyor. Ayrıca Filistin'de yahudilere karşı Rusya'dan yardım istenmesine olumlu bakıyorlar. Bu tür yardım istemeler fukahanın icmasıyla (oybirliğiyle) haram sayılmıştır. Ayrıca cihadı nihaî olarak hedefinden saptırmak olarak değerlendirilmiştir. Fakat bu meselede birbirleriyle çelişen hadisler vardır. İşte böyle yardım istemeyi yasaklayan hadisler:
1. Sahih-i Müslim'deki bir hadiste Peygamberimiz (s.a.v) Bedir günü müşriklere şöyle seslendi:- Hemen geri dönmelisiniz. Zira ben asla müşriklerin yardımına başvurmayacağım." (Neyle'l- Evtar, 7/128)
2. Başka bir hadis-i Şerifte; "Ben müşriklere karşı savaşırken yine onlardan yardım istemem." Buyurmuştur.(Hadisi Ahmed ve Taberânî rivayet etti. Haysemî de Mecmau'z-Zevlid adlı kitapla; Ahmed ve Taberânî'nın rivayet zincirindeki ravilerinin güvenilir olduğunu belinü. Bu konuda Safvan b. Omeyye'nin kâfir olduğu halde Hz. Peygamberimizin (s.a.v) safında savaştığı sahih hadisi vardır.)
Nevevî, Tehzîbu'l- Esma ve'l- Lügat adlı eserde (Sayı: 263); "Safvan b. Ümeyye Huneyn gününde, kâfir olarak Nebi (s.a.v) safında savaşırken şehit düştü. Nitekim Peygamber (s.a.v) Huneyn gününde Safvan b. Ümeyye'nin zırhını ödünç almıştı. Hz. Peygamber (s.a.v) onun hakkında (çıplaktır ve hakkım ödemiştir)" ifadesini kullanmıştır. (Bu sahih hadisi Hakim rivayet etmiştir. Bkz. Sahihu'l-Cami, No: 3862) Siyer otoritelerine göre Kuzman'ın Rasülullah (sa.v) safında Uhud günü savaşta yer aldığı, müşriklerin sancağını taşıyan üç kişiyi öldürdüğü ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in Kuzman hakkında: "Allah bu dini facir bir adamla kalkındırır." yorumunu yaptığı kesin belgelerle ispatlanmıştır.
Rivayetler arasında bu çelişirliğe dayanarak fakihler bu hadislerin arasını uzlaştırmak konusunda ayrılığa düştüler. Bunlardan bir uzlaştırıcı görüş şöyledir: Müşriklerden yardım istemek yasaklanmıştı, sonra ruhsat verildi. Hafız, Telhis'te bu görüşü benimsemediğini söylerken, İmam Şafiî'nin fetvasının da bu yönde olduğunu vurgular. (Neyle'l-Evtâr, 8/44)
Öte yandan dört fakih, kâfirlerden yardım istenebileceği konusunda aşağıdaki şartlarla ittifak etmişler:
1. İslâm'ın hükmünün her zaman aktif olmasıdır. Yani müslümanlar kendilerinden yardım istedikleri ve kendileriyle savaştıkları müşriklerin toplamından güçlü olmalıdır. Şöyle ki bütün müşrikler topyekün savaşa girseler, yine de müslümanlar onlara üstünlük sağlar.
2. Kâfirlerin Müslümanlara her zaman iyi duygular beslemesi, hainlik yapmalarından her zaman güven içinde olunmasıdır. Nitekim bu davranışları karşılıklı ilişkileri sırasında iyice gözlenir.
3. Müslümanların her zaman kâfire yahut kendilerinden yardım aldıkları kâfirlere ihtiyaçları olmasıdır.
a) Hanefîler'in Görüşü: Muhammed b. Hasan diyor ki: "Müşrik bir halka karşı savaşırken, müşrik diğer bir halktan Müslümanların yardım istemesinde hiç sakınca yoktur. Elbette İslâm'ın yönetim esasları üstün durumda olduğu zaman." (Kitabu's-Siyer Şerhi, Fıkra, 251)
Cassas ise; "Bizim tarafımızdaki fakihler: Onlar ne zaman aktif duruma geçerlerse, yine de İslâm'ın yönetim esasları aktif duruma geçtiğinden yola çıkılarak Müslümanların başka müşriklerle savaşırken müşriklerden yardım almalarında sakınca olmadığı görüşündedirler." demektedir. (Cassas: Ahkamu'l-Kur'ân)
b) Malikîler'in Görüşü: İbnu'l- Kasım diyor ki: "Kendileriyle savaşırken yine onlardan yardım alınmasını uygun bulmuyorum. Ancak o kâfir gücün mizacı uygun yahut hizmeti sever durumda olursa o zaman bir sakınca görmem." (el-Müdevvene, 2/40)
İmam Malik şöyle diyor: "Müşriklere karşı müşriklerden yardım istenmesini ancak hizmetkâr durumda olurlarsa uygun görürüm." (Kurtubi 8/100)
c) Şafiîler'in Görüşü: Er-Remlî şöyle diyor: "İmam (yönetici) veya vekili, harb durumunda olsalar bile kâfirlerden yardım alma yetkisi vardır. Ancak bizim hakkımızda iyi düşünceler beslemelerinin bilinmesi gerekir. Ayrıca yardımlarını alabilmek için, hizmet veya savaş yönünden sayımız az olduğundan o yardıma ihtiyacımız bulunması şarttır." (Nihayetu'l-Muhtac. 8/58 ve Tekmiletu'l-Mecmû'. 19/28)
d) Hanbeliler'in Görüşü: İbni Kudâme der ki: "Ahmed b. Hanbel'den gelen rivayetlerde kâfirden yardım alınabileceğine dair cevaza rastlanmaz. Ancak ganimetten pay alamayacaklarını savunan cumhurun görüşünün aksine; devlet başkanının safında savaştığı taktirde kâfirin de ganimetlerden pay almasının gerektiğine dair tmam-ı Ahmed'den rivayet gelmiştir." (el-Muğnî, 8/414)
Birçok yazarlar barış içinde yaşanabileceğini yazdıklarında ve nasslarıyla tarihî gelişmelerini bilmeden Tevbe süresindeki şu kılıç âyeti gelinceye kadar Kur'ân-ı Kerîm'deki cihadla ilgili âyetlerin aşamalı gelişmelerini iyi bilmek gerekir.
"Nasıl onlar sizinle topyekün (bütün guruplarıyla) savaşa giriyorlarsa, siz de müşriklerle topyekün (cemaatler üstü anlayışla) savaşınız. Bilesiniz ki Allah müttakilerle (Allah'ın hayır-şer düzenini koruyanlarla) beraberdir." (Tevbe/36)
"Her bulduğunuz yerde müşrikleri öldürünüz Onları yakalayıp ablukaya alınız. Her gözetleme kulesinden gözetleyiniz." (Tevbe/5)
Nitekim İbni Kayyum, Za'dü'l- Meâd'da cihad hareketinin Mekke-i Mükerreme döneminde yasak sayıldığını, sonra hicret esnasında yapılmasına emir verildiğini ve nihayet topyekün müşriklerle yapılması emrinin geldiğini beyan etmiştir.
İbn Abidin bu konuda şöyle diyor: Bilinmeli ki savaşma emri periyodik bir sıralamaya göre indi. Nitekim Rasûlullah (s.a.v) ilk önce tebliğ etmek ve çekimser kalmakla emrolunmuştu. Bu hususta Allah Teâlâ;
"Soner emrolunanı açıkça şöyle ve müşriklerin davranışlarından çekimser kal." buyuruyor.(Hicr/94) ( İbni Abidin Haşiyesi, 3/239)
Sonra en güzel olan yollarla mücadeleyi emrediyor:
"Rabb'inin yoluna bilgelikle ve güzele götüren öğütle onları davet et ve çağına en uygun olan metodla onlarla mücadele ver." (Nahl/125) Daha sonra Müslümanlara savaş yapma izni verildi: "Kendileriyle savaşılanlara, zulme uğratılmaları nedeniyle izin verildi. Zira Allah onları zafere erdirme kudretine sahiptir." (Hacc/39)
Daha sonra kendilerine savaş açarlarsa savaş yapmakla emredildiler: "Eğer size savaş açarlarsa onları öldürünüz. Küfredenlerin cezası işte böyledir," Daha sonra haram aylar çıkma şartıyla savaşmalarına emir verildi: "Haram aylar çıktığında müşrikleri bulduğunuz yerde hemen Öldürünüz." (Tevbe/5)
Sonra koşulsuz olarak savaşmakla emrolundular: "Sizlerle savaşanlarla Allah yolunda savaşınız. Sakın aşın gitmeyin. Zira Allah aşırı gidenleri sevmez". (Bakara/190)
Bu nedenle ayetlerin nazil olduğu kronolojik sıralamayı bilmek gerekir. Davetin ilkelerini koruma altına alacak bir kimlik ve otorite yetkisi olmadığından ilk önce ve davetin ilk aşamalarında siyasal anlamda pazarlık görüşmeleri yapmak caiz olmaz. Ancak siyasî görüşmelerdeki ilk aşamalarda tslâmî davete geçildiğinde katı kurallar yumuşatılır, birbirine karıştırılır ve o ilkelerin kavramları halkın anlayacağı şekilde biçimlendirilir. O ilkelere bir dayanılacak üs yapılmaz. Davet, siyasî oyuncakların ve uluslararası tuzakların sapık tutumları içinde kaynar gider.
Bu fetret dönemini şu sûre-i celîlde çok güzel canlandırılır: "De ki; ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmıyorum. Sizler de benim tıptığıma tapmıyorsunuz." Bu fetret dönemindeki müslümanın konumunu şöyle canlandırılıyor: De ki Ortaklarınızı çağırın. Sonra bana tuzak kurun ve bana göz açtırmayın. Kuşkusuz benim liderim bu Kilab'ı aşama aşama gönderen Allah'tır. O Allah, bütün büyük adamların liderliğini üzerine alır." (A'raf/195–196)
Baskı altında tutulmuşluğa karşı görkemli ve iriyan, gürbüz yapılı bir kimlik kazanıncaya, eli kolu bağlı olarak tutup götürülmeye karşı sabırlı olma noktasında ruhların pasını silinceye kadar bu ilkeleri açıktan söylemek ve davetçilerin kırık boyunlarını yükseltmek gerekir. İşte Rasûlullah (s.a.v)'in açık tutumu ve Mekke-i Mükerreme'de beraberindeki sahabesi böyleydi. Ancak İslâm devleti kurulduktan sonra Nebi (a.s)'ın antlaşmalar düzenlemesine hiçbir engel kalmamıştı.
Logged


ALLAH YOLUNDA BEDENİMİN PARAMPARÇA OLMASIDIR DUALARIMIN İLKİ,DİLEKLERİMİN EN GÜZELİ
Mart 01, 2008, 21:32:23
çeçenfedai

Gelişmiş Üye

***


Üye No : 10033

Yaş : 225

Nerden : Tüm Dünya

Konu  : 43

Mesaj : 807

Cihad Anabilim Uzmanı
Offline
« Yanıtla #9 : Mart 01, 2008, 21:32:23 »

İZİN İSTEME KONUSU
İzin isteme konusu: Bu konuyu biraz daha genişçe incelemek için Allah Teâlâ'nın nasip buyuracağı başarıya güvenerek deriz ki, kesinlikle bilinmelidir: Sahabe (Rıdvanullahi aleyhim) savaş sancağının er meydanında ellere alınmasından ve ümmetin savaş alayını oluşturmasından sonra Rasûlullah (s.a.v)'den izin istemeyi, söz konusu etmiyorlardı. Rasûlullah (s.a.v)'den izin istemeyi, sadece savaş kararı alma müşaveresinden sonra yahut gazveye katılacak sahâbîlerin isim listeleri hazırlanırken söz konusu ederlerdi. Nitekim Ahmed ve Neseî'nin Muaviye b. Canime es- Sülemî'den rivayet ettiği sahih hadiste: Cahime Nebi (as)'a gelerek şöyle dedi "- Ya Rasûlullah! Gazveye katılmayı arzuluyorum.
Fikrinizi almak için sizlerin huzuruna geldim.
- Anneniz hayatta mı?
- Evet!
- Onun hizmetine kendini adamaksın.Zira cennet onun iki ayağı altındadır." (Neyle'l-Evtar, 8/37)
Başka bir rivayette; "Ben gazveye katılabilmek için adımı yazdırayım diye çok çalıştım." yani cihad hareketi farz-ı kifâye konumundayken bile ben adımı listeye yazdırmak için çok uğraştım denmiştir.
Fakat, cihad hareketi ordu savaşa gitmek üzere hazırlandığından farz-ı ayın konumunda olmuşsa Nebi (sa.v)'den izin isteme eğilimi göstermek, münafıklık alâmeti sayılırdı. Nitekim her konusu gayet açıkça belirtilerek Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:
"