| Haziran 10, 2008, 01:03:13 |
|
|
 |
« Yanıtla #120 : Haziran 10, 2008, 01:03:13 » |
|

Aşk demirden bir dağı delip, boynuna takmak gibidir.
Zaten kolay olsaydı, o zaman herkes aşık olurdu...
Taşlıcalı Yahya Bey
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Haziran 10, 2008, 01:11:31 Gönderen: VuSLaT »
|
Logged
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap"Aşk'ına Tâlib'im, Ey Yâr... Söyler misin, ne olur; Vuslâdım'a daha, ne kadar var?"

|
|
|
| Haziran 11, 2008, 23:06:29 |
|
|
 |
« Yanıtla #121 : Haziran 11, 2008, 23:06:29 » |
|
|
|
|
|
|
Logged
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap"Aşk'ına Tâlib'im, Ey Yâr... Söyler misin, ne olur; Vuslâdım'a daha, ne kadar var?"

|
|
|
| Haziran 11, 2008, 23:57:23 |
|
|
 |
« Yanıtla #122 : Haziran 11, 2008, 23:57:23 » |
|
Aşk yolunda akılla yürüyenler,
güneşi mumla arayanlar gibidir..
Muhammed İkbal
|
|
|
|
|
Logged
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap"Aşk'ına Tâlib'im, Ey Yâr... Söyler misin, ne olur; Vuslâdım'a daha, ne kadar var?"

|
|
|
| Haziran 13, 2008, 19:03:14 |
|
|
 |
« Yanıtla #123 : Haziran 13, 2008, 19:03:14 » |
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş YapAşkın Elif Hali
Sözüm biter,gecem bitmez Ben ki kendimden seni gizlerim Sabah olur kıyametin başlar Ben ki aşkın elif halindeyim
Yaşanır ancak söze gelmez Bilen söylemez söyleyen bilmez
Yusuf gibi kuyular içindeyim Bulan almaz alan anlamaz Sorular geçer ellerimden Ben ki aşkın elif halindeyim
Yaşanır ancak söze gelmez Bilen söylemez söyleyen bilmez
aşkın elif hâlinde
eliften habersiz
kendime ordular biçiminde
lâl olmuş haller içindeyim!
Ya Râb,
lâl oldum kendime,
lâl oldum içime!
İhanetin eskitemediği bir umut vardır,
ordan girilir aşkın elif haline...
elif haline...
elif haline...
elif haline...
Murat ÇeliK
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
| Haziran 15, 2008, 15:39:55 |
|
|
 |
« Yanıtla #124 : Haziran 15, 2008, 15:39:55 » |
|
Kıyama Kalk Ey Aşk-ı Sücud!!
Kan damladı gökkubbenin şakağından yazgıma..bozuldu düşüm………. bir nefes lazım şimdi bana ölmek için…
Eyy ardından koşarken ardıma kalan yar! Hesap dürüldü aşkla, sicilime al düştü.. söyle istanbul’una, değmeyin artık bana…Ölesi aşikar, sereserpeyim işte, alnımın karasını yalayan zefzefelerin çıkmaz sokak kuytuluğunda..sırtımda yalın bir aşk ,kulluk namına..örtün mahrem sızılarımı örtün , utanıyorum arzdan..! ‘’VENNECMİ ! ‘’……zelilim el aman ! didik ettiler taa içimi, en ürkek yanıma sözlerini dikerek! Ellerim vardı yanımda bir tek, yüzüme kapanası ellerim.. ‘’AŞK ! ’’ dediler…sus’tular… meylettim diz üstü…
berzahındayım… gayrı ölümsüyorum içimi,, gülümseyerek…cehennemden sıçramış bu harlanış ki, ölüp ölüp dirilmeler vaktinin vakad’ıyım! bağdaş kurdum işte mizanın kıyısına, alacaklıyım verdiğim kadar.. ellerim.. düşün yakasından yarin..dilim sus, günah kadar! Hadi.. ör saçlarını nil kıyımına züleyha,yum sözlerini aleme ki bilmesinler , leyl çökmüş kirpiğinde bir ‘’yusuf lekesi’’ var !!!
doğruluyorum yar’e kıyamdan… BİSMİLLAH.., bu aşk SANA aşikar!
Vaktidir.. LA Azrail, nazar etme ömre ! ve sen ey aşk, kalem hakkı için söyle! Kuyudan bozma yürek aralarında zamana uğramayası mısın sen!Hep ölüme özentili ölümsüz bir yanılgı mı kalmaya ahdettin..? dünlerinden yitik orta asya’nın bağrına yamanan , kurutulmuş kan bezeli bir yara mı kalacaktın, ümmete kanayısı… ömrün bir ‘’sus’’ boyunda mıydı ki ölçüsü alındı.. kelepçeli özgürlükmüş yalnızlık, eyvallah,,, kursağıma dolandı… peki neden yüzün bende hala.. sahi.. senin gitmelerin hep ardına mıydı..?
ahh şeh-i yar! derinlikli besmeleler salıyorum, ciğerlerini gelgitleyen mavinin arsızlığına.. heyhat İstanbul!.. az durulsana…
zelilim… arasatta yalan sayılmaz sandım.. yetişemedi bir Arafat duası ardıma ki, başım önde taddım kızıl elmadan.. heyyy! beni hüzne yalnız ayartan iblis! Şimdi çiğne en pak amelimi dişlerinin arasında ! İsrafil üflüyorken sur’uru şah damarıma, gel ya Azrail, hükmü vurmadan akla! Tırnağımdan başla içimi sökmeye eyy Meryem, heybende ki hurmayla damağımı ısla… yum beni yusuf’un gözlerinde, sandık lekesi vurmadan yazgıma… çenemi bağla yar! Ki lanetlenmesin aşk! Salın beni kuyuma, kefenimin iliğini arkadan vurarak! ‘’gelmeyi istememişti hiç.. böylesi gidişi istemediği kadar…..’’
şimdi hangi ölüm tekil çekilmeyi vaat ediyor bana, yırtınarak! ki aşk değil midir , iki kişilik cinayetlere tek tabut kaldırmayı maharet saymak! değil midir ki aklı çarık yapıp, yürek tokmaklarına dervişane vurulan mühürlerle delilik dergahından cazet almak... firdevs-i a'la'sındayım aşkın .. son durak......... önüme durma anneee..! heveslendim bir kere , ölesim var.........eteğine düşen kor vurmadan ciğerine, hadii dikil şehr-i yarin alın hizasına... iyi bakk!... bir ben miyim sanıyorsun intihar yolcusu yalınayak! koşşş yedi tepe arası sa'ylarda, sen oku selamı türkü yakarak..
''o yar..nefs elinden şarap içmiş kaç vakit önce.. dilini vurdu yavruma soyu yücelsin diye.. kınalanmış gayrı, gönüş yok ki geriye... izzet-i dergah'ında kabul buyur Rabbisiiii... kızım.. kurban oldu.............. aşka..''
Züleyha Çay
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
| Haziran 16, 2008, 01:21:49 |
|
|
 |
« Yanıtla #125 : Haziran 16, 2008, 01:21:49 » |
|
RABBİM razı olsun neva kardeş... harika paylaşımlar...Kalbe
Düşmüş
Üç
Harfli
Bir
İmza,
Sonsuz
Bir
Sevda,
Koca
Bir
Muamma,
Ah
Mine'l
Aşk...
|
|
|
|
|
Logged
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap"Aşk'ına Tâlib'im, Ey Yâr... Söyler misin, ne olur; Vuslâdım'a daha, ne kadar var?"

|
|
|
| Haziran 16, 2008, 02:50:06 |
|
|
 |
« Yanıtla #126 : Haziran 16, 2008, 02:50:06 » |
|
 razı olsun. Çalışmanız çok güzel olmuş.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
| Haziran 17, 2008, 12:32:27 |
|
|
 |
« Yanıtla #127 : Haziran 17, 2008, 12:32:27 » |
|
aşkıtarif etmek zor iştir vesselam.. eşrefoğlundan dinleyelim aşk ne imiş.. saygılarımla esselam... ....................... Adı Aşk
Cihanı hiçe saymaktır adı aşk, Döküp varlığı gitmektir adı aşk...
Elinde sükkeri ayruğa sunup, Ağuyu kendi yutmaktır adı aşk...
Bela yağmur gibi gökten yağarsa Başını ona tutmaktır adı aşk...
Bu alem sanki oddan bir denizdir Ana kendini atmaktır adı aşk...
Var eşrefoğlu Rumi bil hakikat Vücudu fani etmektir adı aşk
Eşrefoğlu Rumi
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
| Haziran 22, 2008, 23:01:08 |
|
|
 |
« Yanıtla #128 : Haziran 22, 2008, 23:01:08 » |
|
Âşıklık odur ki... Pejmürde ve derbeder bir hayatın sürüklediği şairlerden Adanalı Ziya'nın (ö. 1932) güzel bir beyti vardır. Sarhoş bir halde seraskerin yüzüne karşı hakaret edip de hapse gönderilirken arkadaşlarının "Bu delidir!" diyerek affettirmeye çalıştıkları ama bu sefer de "Madem delidir, doğru Bakırköy'e!" denildiği sırada mestlikten geride kalmış son akıl ile söylediği bu beyit, tabiri caiz ise insanlığın bütün macerasını özetleyen bir vüs'ate sahiptir:
Aşk-ı cihânı bu dil-i nâlâna verdiler Bir ra'şedâr ele dolu peymâne verdiler
Mecazlar dünyası içinde "Dünyanın bütün aşkını şu benim inleyip duran yaralı kalbime verdiler. Öyle ki titrek bir ele dolu kadehi emanet ettiler." demeye gelen bu beyitte kalp biçiminde yapılmış kadehlerden, insanı mest eden gönül kadehine, lebaleb dolu bir kadehi dökmeden içmeye çalışan bir sarhoş ile, yaşı ilerleyip bedeni söğüt yaprağına dönen veya irtiaş illetine (Parkinson) tutulup devamlı eli titreyen birinin emaneti koruma, kadehi dökmeme gayretine, aciz bir varlık olan insanın, dağlara taşlara teklif edilip kabul görmeyen ulvi emaneti taşımak gibi bir zavallılığa talip oluşundan buna muhatap tutulmakla kazandığı şerefe varasıya kadar pek çok açılım ve yorum mündemiçtir. Ancak, şimdilik bizi asıl ilgilendiren husus, inleyişler içindeki bir gönle aşk-ı cihanın nasıl yüklendiğidir ki insanlık macerası biraz da bu yüklemeden ibarettir.
Aşkın merhalelerine ve duraklarına baktığımızda önce sevenin sevgiliye bağlandığı bir zaman dilimine, bütün hayatı kuşatıp şekillendirecek o kısacık anın büyüsüne gitmek gerekir. Buna "alâka" denir ki kelime itibariyle bir ilgiyi, bir bağlanışı ifade eder. Yani sevgiliye bağlanan bir gönül. İster saçlarının teline (tasavvufta masiva) bağlanıp ardından sürüklensin, ister zülfünün zincirine bend olup asılsın...
Alâkadan sonraki merhaleye sevgi deriz. Kalp sevgiliye doğru eriyip akar ve gün günden şiddetlenerek (gözden) akışı hızlandırır. O dönemde âşık ister ki cihanın bütün âşıkları yerine aşkı tek başına kendisi soluklansın, bütün yükü insanlığın sırtından alıp omuzlasın, başka âşıkların adları tarihten silinsin ve geriye, uğrunda varlığını yok etmeye hazır olduğu sevgilinin adından gayrı bir şey kalmasın. İster ki sevgi denen lezzetin tümünü kalbinde taşısın ve ne kendinden evvelkilerden, ne de sonra geleceklerden kimse ondan bir pay almasın. Hani Hz. Ebubekir'in "Rabbim! Bedenimi öyle büyüt, öyle büyüt ki cehennemi yalnızca ben kaplayayım da orada başka kullarına yer kalmasın!" alicenaplığı gibi bir şey... Aşkın üçüncü merhalesinde tutku vardır. Tutku olmasının sebebi Sevgili'nin, kalpten hiç ayrılmaması, orada tutunup kalmasıdır. Hani bir alacaklının borçlusuna yapışıp ondan ayrılmaması gibi. Bir devamlılık ve ayrılmazlık halidir ki gözyaşına boğulmuş âşıkın içinde gittikçe büyüyen bir ateş yakar; ateş ile suyu üst üste biriktirir.
Gönüldeki ateşin yeterince büyüyüp kalbe ve bedene zarar vermeye başladığı aşamaya aşk denir. Aşk, seven ile sevilen arasındaki maceranın dördüncü kademesidir ve önce aklı kovar, mantık zincirini bozar. Bu ruhsal ve anatomik tagayyür sebebiyle aşka bir hastalık gözüyle bakanlar olmuşsa da bunun tedavi kabul eder bir şey olmadığı ortadadır. Beşinci basamakta şevk vardır. Buna özlem de diyebiliriz. Kalbin sevgiliye hızla yol alışından ibarettir. Vuslata kanat çırpmak, sevgilinin yüzünü görmek ve kendini ona adamak gibi özellikler bu kademede müşahede eder. Âşık bu merhalede sevgilinin yolunu bütün yollardan daha doğru, daha sahih görür. Sevgilinin bir yerde kendisini beklediğini vehmeder ve bu yolculuk uğruna her şeyini vermeye hazırdır. böyleleri için bir hadis-i kudsîde "Müttakilerin bana olan özlemleri arttı. Benim onlarla buluşma iştiyakım ise daha çoktur." buyurur. Hz. Peygamber'in, "Her kim 'la buluşmayı arzularsa da onunla buluşmayı arzular" hadisi ile Kur'an'daki "Kim bir gün 'ın huzuruna çıkacağını ümid ediyorsa, 'ın belirlediği sürenin sonu elbette gelecektir (Ankebut, 5)" ayeti de bu özleme işaret ederler. Âşıkın sevgiliye kavuşmadan kalbinin durulması işte bu yüzden mümkün olamaz. Burada sevgilinin âşıkı için randevu vermiş olması da, randevusunu geciktirmesi de, hatta ayrılığın uzatılması da hep bu özlemin artmasına zemin hazırlar. Özlem büyüdükçe vuslatın kadr u kıymeti de büyür; dolayısıyla seven ile sevilen arasındaki yakınlık da. Sevgili, vadinden dönmeyen, sözüne sadık bir Sevgili ise özlemin artması âşıkı mutlu eder. Çünkü her an hayali gönlünde, ismi dilindedir. Sevgili kalbinin içinde iken onu özlemek, sevgili gözbebeğinde iken onu aramak, bir sır gibi içindeyken onu dillendirip durmak hep bu özlem basamağının insanı arıtan, yakan, pişiren, olduran yanıdır. Aşk, sevenin sevdiğine kul olmasıyla kemale erer. Bu son merhalede kulluk ile tapınma neredeyse yan yana durur. Çünkü kim birisini severse önce ona boyun eğer; sonra kalbi ona kulluk etmeye başlar. Sevilen bir köle, seven bir efendi de olsa durum farksızdır ve görünüşte kul ile efendi ayrı olsa da, kalb kalbe roller değişmiş olur. Çünkü kulluğun hakikati sevilene boyun eğme, önünde kendi acziyetini ve zelilliğini ikrardır. Âşıkın en şerefli ve mutlu hali kulluk mertebesine yükseldiği haldir. Bu yüzden , elçisi Muhammed'i Kur'an'da "kulum" diye anar (Bakara, 23). Çocuklarına Abdullah, Abdurrahman, Abdurrahim, Abdüssettar vb. isimler veren babalar yüzyıllar boyunca işte o kulluğun (abd=kul=âşık) izini sürdüler. Ve kul kendine bir Sevgili edindiğinde...
BERCESTE Âşık öldürmek tutalım muktezâ-yı hüsn imiş Tîğ-ı hicrân ile katl etmek kimin fermanıdır Ahmet Paşa
Diyelim ki âşık öldürmek, güzelin güzellik hakkıdır. Peki de, âşıkı ayrılık denen kılıca mahkûm ederek canını almak, kimin fermanıdır? İskender Pala
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
| Haziran 24, 2008, 13:14:14 |
|
|
 |
« Yanıtla #129 : Haziran 24, 2008, 13:14:14 » |
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap Bildi tamâm-ı âlem kim derd-mend-i aşkım Yâ Rab henüz hâlüm bilmez mi ola yârim Aşk derdini çektiğimi bütün âlem biliyor.
Ya Rab, durum bu iken, hâlâ sevgilim benim hâlimi bilmiyor mu acaba?! Bir âşık için en büyük ıstırap, sevgilisinin kendisinden tegafül göstermesi, yani onu âşık saymamasıdır. Görmezden ve bilmezden gelmenin bir adım ötesi de duymazdan gelmedir. Şairin bunca feryadına rağmen sevgilinin onu işitmemesi yahut işitmiyormuş gibi davranması, çekilir dert değildir. Üstelik bütün âlemin bildiği bir şeyi inkâr noktasında hakikî aşk kendini gösterir. Çünkü aşk, yalnızca seveni ilgilendirir, sevilenin bundan haberdar olması yahut ona cevap vermesi aşkın değerini de düşürecektir. Gerçek âşık odur ki sevgilisine olan aşkını gizli tutup bu uğurda can versin.
Vaslından ayrı n'ola kanım dökülse gül gül
Ben gülbün-i firâkım bu fasldır baharım
Sana kavuşma özlemiyle kanım gül gül dökülse ne çıkar; ayrılığın gül dalı benim ve şimdiki bu mevsim de benim baharımdır.
Fuzûlî, salt ayrılıktan yaratılmış bir fidan olarak gördüğü için gül rengindeki gözyaşlarını (kanlı gözyaşı) bu fidanın bir meyvesi yani ayrılığın tabiî sonucu olarak anlıyor ve ayrılık acısıyla aldığı her nefesi kendisinin en mutlu olduğu mevsim ve çağ olarak nitelendiriyor. Kendisini baştan ayağa bir gül fidanı ile teşhis eden bir âşığın yaprak dökmesi de ancak gül yapraklarının dökülmesi yani kanlı gözyaşlarının gül yaprakları gibi yere saçılması şeklinde anlaşılabilir ki, bu da gülün, ömrünün sonuna geldiğine delâlet eder. Yani şair, ayrılık acısıyla can verme noktasına gelmiştir. Çünkü aşk uğruna henüz can vermeyen âşıkta dökülecek kan var demektir.
Rüsvâylarından ol meh saymaz beni Fuzûlî
Divâne olmayam mı dünyâda yok mı ârım
O dolunay sevgili, yazık ki beni aşkıyla rüsva olanlar arasında saymıyor. Ey Fuzûlî, bu tutum karşısında nasıl çıldırmam; dünyada benim ar ve namus duygum kalmadı mı yani?!.. Bir insan aşk divanesi olduktan sonra zaten rezil rüsva olmuş, dolayısıyla ar ve namustan sıyrılmış demektir. Buna rağmen sevgilisi onu görmezden gelip uğrunda çektiklerini hiçe sayıyorsa, ona hakaret ediyor demektir. Âşığı çıldırtan, onun namusuna dokunan da işte budur.
Sevgili uğruna can vermek, âşık için pek kolaydır. Ne var ki sevgili, kendi uğrunda kurban olan canı kurbanlığa kabul etmezse asıl felâket odur ve ömür boşa geçmiş sayılır.
Şair sevgilisini aya benzetirken eski yıldız ilmine göre ayın sa'd (kutluluk) ve neyyir-i asgar'ı (küçük nurluluk) temsil ettiğini, astrolojiye göre ay burcundan olanların sebatsız, ihmalkâr ve kararsız olduklarını da bize hatırlatmaya çalışıyor. Çünkü bu huyların hepsi, sevgilide olan özelliklerdir.
Nihayet şair ay ile deliliği yan yana getirerek, o ay sevgiliyi gördükten sonra nasıl çıldırmayayım, diye yakınmaktadır. Bilindiği gibi dolunay, deliliğin artmasına yol açar. Dolunaya direkt muhatap olan eşyanın tabiatı değişir, keten çürür, şarap bozulur, insanların duyguları çılgınlığa varır. O halde Fuzûlî'nin de dolunay gibi olan güzelin sevgisiyle direkt temas halindeyken delirmemesi imkan dışıdır. Buna aşk cinneti derler. Fuzûlî'nin, bu gazelde daha ilk beyitten itibaren neden âşığa değil de aşka yalvardığını ve kendini salt aşktan yaratılmış olarak gördüğünü şimdi anlıyor musunuz?!..
Cinnetini arttıran aşkına aşk olsun ey büyük âşık!..
İskender Pala
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
| Temmuz 01, 2008, 17:06:16 |
|
|
 |
« Yanıtla #130 : Temmuz 01, 2008, 17:06:16 » |
|
sağolasın nevacım... yine harika paylaşımlar...
|
|
|
|
|
Logged
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap"Aşk'ına Tâlib'im, Ey Yâr... Söyler misin, ne olur; Vuslâdım'a daha, ne kadar var?"

|
|
|
| Temmuz 06, 2008, 19:47:17 |
|
|
 |
« Yanıtla #131 : Temmuz 06, 2008, 19:47:17 » |
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş YapLinklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
...Ve Aşk AteşiSöylemeye gerek olduğunu sanmıyorum, çünkü bunu herkes bilir ki âşık ayrılığa düşünce inde yanan şeyin adı ateş olur. Aslında bu ateşin ilk kıvılcımı, sevgiliyi gördüğümüz ilk anda, onun ışığından sıçrayıp gözümüze, oradan da kalbimize girmiş, sonra da kalbimizi tutuşturmuştur. Sonraki zamanlarda duyulan özlem, sevgilinin adını her anış, onu her hatırlayış bu ateşi biraz daha alevlendirecek ve ah ettikçe dumanı aşığın ağzından dışarılara çıkacaktır. Gözde tutuşup, gönülde yanarak aşığı mütemadiyen yakan ve yaktıkça alevini arttıran bu ateş sönebilecek cinsten değildir. Âşık ona istediği kadar su serpsin (gözyaşlarını akıtsın), elinden geldiği kadar gözyaşlarını ırmaklara döndürsün nafile, ‘’Kim bu denlü tutuşan odlare kılmaz çare su!’’ Ateş manevi (ruhani), su da maddi (cismani) olunca elden ne gelir. Hani şair Karamanlı Nizami der ya:
Yandırıp yaşımı dökse ne aceb zülf ü ruhun
Ki biri ateşe benzer biri dütün gibidir
‘’Kara zülfün ile kırmızı yanağın beni yandırıp yaşımı dökse şaşılmaz. Çünkü zaten onlardan birincisi duman misali, ikincisi de ateş gibidir.’’ Suyla söndürülemeyen bu ateş, hava olup uzun ‘’aaaah!’’larla aheste aheste göklere çıkar. Ta ki âşık dört elementten süzülmüş, yani varlıktan geçmiş, yani kendinden vazgeçmiş ve sevgili için ad bulmuş, adı âşıklar defterine kaydolmuş olur. Yoksa Ferhad, Mecnun, Kerem, Romeo, Tristan, bülbül, pervane adlarını nereden bilecek, onları aşk ile anacaktık!?..
Âşığın içini kavuran ateşten başka onu çevreleyen bir ateş de vardır. Sözgelimi sevgilinin yanağı ve dudağı ateş rengindedir. Zaten aşkının yakıcılığı buradan gelir. Üstelik aşığını büyülerken bu ateşleri kullanır, onunla büyüler, sihir ve tılsımıyla kendinden geçirir. Her büyünün içinde elbette ateş yer alır. Dahası, âşık sarhoştur, mesttir, kendinden geçmiştir. Zaten şarap da ateş rengi dolayısıyla ‘‘ateş-i seyyale’’ (akıcı ateş) olup aşığın elinin altında bulunur. Onun bağrında yanan ateş lale misali sonunda varlığına bir dağ vurur. Hani gelinciğin bağrındaki çiğ tanesine düşen yıldırım gibi.
Divan şairine göre tasavvufi seyr ü sülûktaki ‘‘Hamdım, piştim, yandım!’’ teslisi gibi âşık da hamlığından ateşle kurtulur, pişer ve sonunda yanıp varlığını sevgili için feda eder. Burada da âşık severek büyük bir ışık kazanır ve o ışıkla parlar. Âşığın parlaması için evvela maşukun ateşini hissetmesi gerekir.
Pervâne şem’ini uyandıramaz
Başta sevda kalbde nâr olmayınca
Karacaoğlan
Bu, ‘‘Başta sevda, kalpte ateş olmayınca pervane mumunu yakamaz’’ demeye gelir. Biz onu tersinden ifade edelim: ‘‘Mumun başında ışık uyanabilmesi için onun uğrunda başını sevdaya, kalbini ateşe vermiş bir pervane gerektir.’’ [/font] [/b]
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Temmuz 06, 2008, 19:49:15 Gönderen: neva »
|
Logged
|
|
|
|
| Temmuz 07, 2008, 12:11:22 |
|
|
 |
« Yanıtla #132 : Temmuz 07, 2008, 12:11:22 » |
|
Sevgili için can isteyenin hikâyesi...
Vaktiyle bir padişahın çok güzel bir kızı vardı. Uzun saçlı bir delikanlı ona âşık oldu. Geceleri hasretiyle ah ediyor, gündüzleri sarayın kapısını gözlüyor, o nereye giderse atının ardından sürüklenip gidiyor, koşuyor, gözlerinden yağmur gibi yaşlar akıtıyordu. Bu yüzden sultanın çavuşlarından durmadan eziyet görüyor, dayak yiyor, ama bir kerecik olsun feryad etmiyor, ah demiyordu. Halk bu olup biteni gördükçe kah delikanlıyı ayıplıyorlar, kah sultanın insafsızlığına söyleniyorlardı. İçlerinden bir tanesi bile delikanlıyı kıza layık görmüş değildi. Nihayet kız, babasına, -Bu bela niceye dek sürecek, dedi; beni bu halden kurtar, artık utanıyorum. Sultan bunun üzerine o delikanlının tutulup derhal şehir meydanına getirilmesini, orada saçlarından bir atın ayağına bağlanıp bedeni paramparça olana dek sürükletilmesini ferman etti. Halk, yürekleri parçalanarak meydana toplandılar, göz yaşları toprağı kızıl güllere benzetmekteydi. Ve nihayet sultan da kızı uğrunda can feda edecek olanın halini görmek istiyordu. Herkes hazır olunca bir asker, delikanlının saçlarından tutup hazırlanan atın ayağına bağlamak üzere sürüklerken aniden kurtuldu ve padişahın huzuruna koşup eteğine yapıştı: -Ey âleme adalet veren sultan, dedi; senden bir dileğim var, bir parçacık beni dinle!... Sultan hışımla karşılık gösterdi: -Canını bağışlamamı istiyorsan, nafile; şu anda seni öldürtmekten daha önemli bir arzum yok. Saçımdan sürükletme, bir anda öldürecek bir yol tut diyeceksen, ahdettim, senin kanını at nallarına çiğneteceğim. Bir zaman için bana aman ver diyeceksen, bu da mümkün değil, çünkü toplanan halka karşı küçük düşmüş olurum. Yok kızımla birkaç dakika olsun yalnız kalayım diyeceksen, onun bir tek tel saçını bile sana reva görmem, artık onun yüzünü göremeyeceksin. -Hayır, ey her yaptığını güzel yapan sultan, dedi delikanlı, canımı bağışlamanızı istemiyorum sizden. Hiçbir an mühlet de dilenmiyorum hatta. Kızınızı bana göstermeyeceklerini de artık biliyorum. Atların ayağı altında sürüklenme konusuna gelince, buna da itirazım yok. Benim sizden isteğim tamamen başka. -Söyle o vakit nedir dileğin? -Elbette bugün beni öldürecek, at nalları altında hor ve hakir bir halde kanımı toprağa karıştıracaksın. Dileğim o ki beni onun atının ayağına bağlayıp sürüklet. Çünkü ben o ay yüzlünün yolunda ölünce ancak diri olabilirim. Sultan, onu bağışladı ve kızıyla evlendirip ölü gönlüne can verdi. İ.Pala
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
| Temmuz 07, 2008, 12:56:01 |
|
|
 |
« Yanıtla #133 : Temmuz 07, 2008, 12:56:01 » |
|
 razı olsun gerçekten güzel bir paylaşım olmuş. Aşk yolunda akılla yürüyenler,
güneşi mumla arayanlar gibidir..
Muhammed İkbal
|
|
|
|
|
Logged
|
" EY KALPLERİ ÇEVİREN  'IM! KALBİMİ DİNİN ÜZERİNE SABİT KIL! (sav)"
|
|
|
| Temmuz 20, 2008, 16:35:23 |
|
|
 |
« Yanıtla #134 : Temmuz 20, 2008, 16:35:23 » |
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap Aşk derdidir cihanda âşıka maksûd olan Vasl-ı dilberdir hemîn bu dâr-ı dünyâdan murâd
Cihanda âşıka gereken şey, aşk derdidir.
Nitekim bu dünya evinden maksat da dilber sevmektir(sevgiliye vuslat)
-Avnî-
Aşk sayesindedir ki insan, ebedîlik kazanır ve lamekâna erer. Ancak bu yol çok çetindir.
Aşk, yerine göre yol olur yürünür, yerine göre iman olur uyulur. Bazen ateş olup yakar, bazen deniz olup boğar. Sultan olur ülke yönetir, şarap olur sarhoş eder. At olup koşar, kuş olup uçar. Hazine olur viran gönüllerde saklanır, kimya olur hakir topraklan altına dönüştürür. Sır olur saklanır, gonca olur açılır. Gül bahçesi olur kokusuyla âşıkları mest eder, güneş olur âşıklarının ümit meyvelerini olgunlaştırır.
Aşk Mecnun'dan Leyla'ya bir feryat, Mansur'dan dâra bir sır; gözden kalbe bir yoldur. İlla ki belalarına katlanmak gerek.
Sabr etmeyen belâlarına aşkın anmasın Nûş etmesin şarâbı kaçanlar humârdan
Belâlarına katlanamayacak olanlar aşkın adını anmasınlar;
''Sonunda baş ağrısı var'' diyenler, şarabı hiç içmesinler.
-Taşlıcalı Yahya Bey-
İskender Pala Ah mine'l-Aşk [/font]
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|