39/ZUMER-17:Vellezînectenebût tâgûte en ya'budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâd(ıbâdi).
Onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinab ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar) çünkü

'a yöneldiler (

'a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!
Sahâbe, tagutun (insan ve cin şeytanların) kulu iken,

’a ulaşmayı dilemişler ve tagutun kulu olmaktan kurtulup,

’ın kulu olmuşlardır. Onlara hem cennet müjdesi hem de dünya müjdesi vardır. Öyleyse

’a ulaşmayı dilemeyen birisi,

’ın kulu değildir; tagutun kuludur.
6-

’a ulaşmayı dilemeyen kişi aynı zamanda şeytanın dostudur.

’ın dostu değildir.

’ın dostu,

’a ulaşmayı dileyen mü’minlerdir.

û Tealâ, mü’minlerle kâfirlerin mukayesesini Bakara Suresinin 257. âyet-i kerimesinde şöyle ifade etmiştir:
2/BAKARA-257: Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilen nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tagûtu yuhricûnehum minen nûri ilaz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

, âmenû olanların (

’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur, onları (onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete çıkarırlar. İşte onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.

û Tealâ diyor ki: “

âmenû olanların (

’a ulaşmayı dileyen mü’minlerin) dostudur.” Bu kişi

’a ulaşmayı dilemeseydi tagutun dostu olacaktı. Ama burada,

’ın dostu olan mü’minlerden bahsediyor. Âmenû olanların içinden,

’ın dostu olan kişilerden bahsediyor. Yani

’a ulaşmayı dileyen mü’minlerden bahsediyor.

û Tealâ: “

onların dostudur. Onları (onların kalplerini) zulmetten nura çıkarır.” diyor.
Kalplerini zulmetten nura çıkardığı kişilerin dışında da elbette birileri vardır.

û Tealâ âyet-i kerimenin devamında onlardan da bahsediyor ve şöyle buyuruyor: “Ve o kâfirler ki tagutun dostudurlar. Onlar da tagut tarafından nurdan zulmete götürülürler.”
Öyleyse “kâfirler” ifadesi açık olarak âyette geçtiğine göre tagutun dostları kâfirlerdir. Diğerleri mutlaka mü’minlerdir.

’ın dostu olduklarına göre, kalpleri zulmetten nura ulaştığı cihetle, bunlar

’a ulaşmayı dilemişlerdir. Mürşidlerine ulaşmışlar ve tâbî olmuşlar, ruhları

’a doğru yola çıkmıştır ve

’a ulaşmıştır. Kalpleri %100 zulmetle doluyken, %51 nura kavuşmuştur (

’a ulaştığı yere kadar anlatılıyor). Bundan sonra bu kişiler tagut tarafından kandırılmış ve kalplerindeki

’ın nurları, onlar

’a ulaşmayı dilemekten vazgeçtikleri için, zikirleri yavaş yavaş azaldığı için,

’ın koruyucu kalkanı kalktığı cihetle şeytan o kişi üzerinde tesir icra ettiği için adım adım yok olmuştur. Bu kişi tagut tarafından nurdan zulmete götürülmüştür. Bunların isimleri “kâfirler”dir.
7-

’a ulaşmayı dilemeyen kişi kâfirdir. İki nevi insan vardır:

’a ulaşmayı dileyenler ve dilemeyenler. Bunların birincisi

’a ulaşmayı dileyenler, mü’minlerdir. Bu mü’minler,

’a ulaşıncaya kadar geçen süre içindeki mü’minlerdir. Sonra bu kişilerin kalpleri nura ulaştıktan sonra, tagut tarafından nurdan aşağı düşürülürler. Bunlar da kâfirlerdir.
Mü’min olmak ya da kâfir olmak bu tarzda bir dizayn içeriyor. Bütün insanlar için, kişinin

’a ulaşmayı dilediği andan itibaren cennete girecek olan bir mü’min olması söz konusudur. Ama

’a ulaşmayı dilemezse,

’a inanması onu hiçbir zaman cehennemden kurtaramaz. Bu açıdan bakıldığı zaman, Kur’ân-ı Kerim kavramları son derece önemli kavramlardır.

’a ulaşmayı dilemek, konunun en büyük faktörüdür.
Kurtuluşa ulaşacak olan tek fırkanın mü’minler olduğunu, geri kalan fırkaların şeytana kul olduğunu,

û Tealâ bir başka âyette daha anlatıyor. Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesinde

û Tealâ şöyle buyuruyor:
34/SEBE-20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mûminîn(mûminîne).
Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü’minleri oluşturan bir fırka (

’a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.
Mü’minleri oluşturan bir tek fırka hariç, geri kalan bütün fırkalar kâfirlerdir. Rum Suresinin 32. âyet-i kerimesine tekrar bakarsak,

û Tealâ şöyle buyuruyor:
30/RUM-32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).
(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.
Bunlardan sadece bir tek fırka şirkte olmayanlardır. Geri kalan 72 fırka şirkte olanlardır. Şirkte olmayanlar için sadece bir tek faktör belirtilmiştir. O da,

’a ulaşmayı dilemektir (

’a yönelmektir).
8-

’a ulaşmayı dilemeyen kişi hüsrandadır.
9-

’a ulaşmayı dilemeyen kişi hidayette değildir.

û Tealâ şöyle buyuruyor:
10/YUNUS-45: Ve yevme yahşuruhum keen lem yelbesû illâ sâaten minen nehâri yete ârefûne beynehum, kad hasirellezîne kezzebû bi likâillâhi ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).
Ve o gün (

û Tealâ), gündüzden bir saatten başka kalmamışlar (bir saat kalmışlar) gibi onları toplayacak (haşredecek). Birbirlerini tanıyacaklar (aralarında tanışacaklar).

’a mülâki olmayı (

’a ölmeden önce ulaşmayı) yalanlayanlar, hüsrana düştüler (nefslerini hüsrana düşürdüler). Ve hidayete eren kimse(ler) olmadılar (ruhlarını ölmeden evvel

’a ulaştıramadılar).
Bu âyete göre,

’a ulaşmayı dilemeyenlerin hem hüsranda olması hem de hidayette olmaması söz konusudur.
10-

’a ulaşmayı dilemeyen kişi dalâlettedir.

û Tealâ Rad Suresinin 27. âyet-i kerimesinde şunları söylüyor:
13/RAD-27: Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbih(rabbihi), kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî ileyhi men enâb(enâbe).
Ve kâfirler: “Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. “Muhakkak ki

, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O’na yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).”
Buradaki ifadeye dikkat edin! “

dilediğini dalâlette bırakır.” ifadesi, “

dilediğini seçer, isterse dalâlette bırakır ya da dalâlette bırakmaz.” anlamına gelmemektedir.

, dalâlette olan kişiyi dalâlette bırakır. Kim

’a ulaşmayı dilemiyorsa, onların hepsi dalâlettedir.

û Tealâ da onları, o dalâlette olduğu şekilde bırakır. Acaba dalâlette bırakmayı dilemediği kişi kimdir?

û Tealâ âyet-i kerimenin devamında şöyle söylüyor: “Kim de

’a mülâki olmayı dilerse,

’a yönelirse (

’a münîb olursa),

onları Kendisine ulaştırır.”

’a ulaşmayı dilemeyen insanlar vardır, onlar dalâlettedirler.

’a ulaşmayı dileyen insanlar ise dalâletten kurtulanlar ve

’a ulaşanlardır.

’a ulaşmayı dilemeyen insanların dalâlette olduğu kesinlik kazanıyor. Yunus Suresinin 45. âyet-i kerimesine göre

’a ulaşmayı dilemeyenler hidayette değillerdir. Burada da dalâlette oldukları bir defa daha vurgulanıyor.
Münîb kelimesi, yunîb kelimesi, münîbîne kelimesi, yönelmek demektir. Peki, “

’a yönelmek” ifadesinin, “

’a ulaşmayı dilemek” anlamına geldiğini nerden biliyoruz? Şura Suresinin 13. âyet-i kerimesinde

û Tealâ bunu bize ispat ediyor.

û Tealâ şöyle buyuruyor:
42/ŞURA-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
Dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiğimiz (farz kıldığımız) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi sana da vahyederek, size de şeriat kıldık. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (

’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi.

, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine hidayet eder (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).

û Tealâ: “Yehdî ileyhi men yunîb;

’a yönelmiş olan kişiyi Kendisine ulaştırır.” diyor. Yunîb olmak, münîb olmak ya da münîbîne kelimesi ile ifade edilsin; hepsi

’a yönelmektir. Yöneldiği yer

’tır ki

onu yöneldiği yere (Kendisine) ulaştırıyor. Zaten

û Tealâ “Kendisine yöneleni” diyor.
“…allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb;

dilediği kişiyi Kendisine seçer, onlardan kim

’a yönelirse, onları Kendisine ulaştırır.”
Seçtikleri henüz

’a yönelmemişlerdir ama başka insanları

’ın yolundan caydırmak diye de bir niyetleri yoktur.

’a ulaşmayı henüz dilememişlerdir ama dileyebilirler. Bu kişiler kendileri

’a ulaşmayı dilemedikleri gibi, başka insanları da

’ın yolundan caydıranlar,

’ın yolundan men edenler, ayıranlar olsalardı; o zaman bu kişiler

û Tealâ tarafından asla seçilmeyeceklerdi.
Burada, “

dilemeden siz dileyemezsiniz.” diyen insanlara cevap vardır.

û Tealâ dilemiş ve kişiyi seçmiştir. Onun Kendisine ulaşmasını dilemiştir. Ama

û Tealâ, o dilediklerinden sadece

’a ulaşmayı dileyenleri Kendisine ulaştırıyor. Yani

’ın dilemesinin arkasından kulun da dilemesi asıldır.

’ın dilemesi ve kulun dilemesi, ikisi birlikte bir sonuç oluşturuyor.
11-

’a ulaşmayı dilemeyen kişinin amelleri boşa gider. Zumer Suresinin 65. âyet-i kerimesinde

û Tealâ

’a ulaşmayı dilemeyenlerin amellerinin boşa gittiğini söylüyor:
39/ZUMER-65: Ve lekad ûhıye ileyke ve ilellezîne min kablik(kablike), le in eşrekte le yahbetanne ameluke ve le tekûnenne minel hâsirîn(hâsirîne).
Ve andolsun ki sana ve senden öncekilere: “Gerçekten eğer sen şirk koşarsan (

’a ulaşmayı dilemezsen), amellerin mutlaka heba olur. Ve mutlaka hüsrana düşenlerden olursun.” diye vahyolundu.
Mu’minun Suresinin 103. âyet-i kerimesi hüsranda olanların, günahları sevaplarından fazla olanlar olduğunu söylüyor:
23/MU’MİNUN-103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).
Ve kimin mizanı (sevap tartıları), hafif gelirse işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.
Günahları sevaplarından fazla olan kişiler hüsranda olanlardır. Hüsranda olanların

’a ulaşmayı inkâr edenler olduğunu ise

û Tealâ Yunus Suresinin 45. âyet-i kerimesinde söylemektedir:
10/YUNUS-45: Ve yevme yahşuruhum keen lem yelbesû illâ sâaten minen nehâri yete ârefûne beynehum, kad hasirellezîne kezzebû bi likâillâhi ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).
Ve o gün (

û Tealâ), gündüzden bir saatten başka kalmamışlar (bir saat kalmışlar) gibi onları toplayacak (haşredecek). Birbirlerini tanıyacaklar (aralarında tanışacaklar).

’a mülâki olmayı (

’a ölmeden önce ulaşmayı) yalanlayanlar, hüsrana düştüler (nefslerini hüsrana düşürdüler). Ve hidayete eren kimse(ler) olmadılar (ruhlarını ölmeden evvel

’a ulaştıramadılar).

’a ulaşmayı dilemeyenler hüsrandadır (Yunus-45). Hüsranda olanlar, günahları sevaplarından fazla olanlardır (Mu’minun-103). Bu hüsranda olanların amellerinin boşa çıkacağı da Zumer-65’te ifade edilmiştir.
Kehf Suresinin 103 ve 104. âyet-i kerimelerinde

û Tealâ şöyle buyuruyor:
18/KEHF-103: Kul hel nunebbiukum bil ahserîne a’mâlâ(a’mâlen).
De ki: “Ameller açısından en çok hüsrana uğrayanları size haber vereyim mi?”
18/KEHF-104: Ellezîne dalle sa’yuhum fîl hayâtid dunyâ ve hum yahsebûne ennehum yuhsinûne sun’â(sun’an).
Onlar, dünya hayatında amelleri (çalışmaları) sapmış (kaybettikleri dereceler, kazandıkları derecelerden daha fazla) olanlardır. Ve onlar, güzel ameller işlediklerini zannediyorlar.
Kim

’a mülâki olmayı inkâr ederse (

’a ulaşmayı dilemezse) onların amelleri boşa gitmektedir.
12-

’a ulaşmayı dilemeyen kişi fısktadır.

û Tealâ şöyle buyuruyor:
57/HADİD-27: Summe kaffeynâ alâ âsârihim bi rusulinâ ve kaffeynâ bi îsebni meryeme ve âteynâhul incîle ve cealnâ fî kulûbillezînettebeûhu ra’feten ve rahmeh(rahmeten), ve rehbâniyyetenibtedeûhâ mâ ketebnâhâ aleyhim illebtigâe rıdvânillâhi femâ reavhâ hakka riâyetihâ, fe âteynellezîne âmenû minhum ecrehum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).
Onların arkalarından da resûllerimizi ardarda gönderdik. Meryemoğlu İsa’yı da arkalarından gönderdik ve ona İncil’i verdik. Ona tâbî olanların kalplerine refet ve rahmet kıldık. Ve üzerlerine farz kıldığımız, fakat kendilerinin güya

’ın rızasını kazanmak için icat ettikleri ruhbanlığa bile hakkıyla riayet etmediler. Biz de içlerinden âmenû olanlara (yaptıklarına karşılık olarak) mükâfatlarını verdik. Çoğu ise fasıklardı.
Sadece âmenû olanlar (

’a ulaşmayı dileyenler), ecirleri almışlardır.
Zumer Suresinin 17. âyet-i kerimesine göre, bütün sahâbe bundan 14 asır evvel üzerlerine farz olan

’a ulaşma dileğini yerine getirmişlerdir.

’a ulaşma dileği farz mıdır? Elbette farzdır.

û Tealâ buyuruyor ki:
30/RUM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (

’a) yönelin (

’a ulaşmayı dileyin) ve takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.
Zumer Suresinin 54. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:
39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye'tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).
Ve Rabbinize (

’a) yönelin (ruhunuzu

’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (

’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi

’a teslim edin). Sonra yardım olunmazsınız.
İster cehennem azabı deyin, ister kabir azabı deyin netice değişmez.

’a ulaşmayı dilemek ya da

’a yönelmek, bu dünya hayatında olması gereken bir vetiredir.

û Tealâ Lokman Suresinin 15. âyet-i kerimesinde ise şöyle buyuruyor:
31/LOKMAN-15: Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun fe lâ tutı’humâ ve sâhibhumâ fîd dunyâ magrûfen vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Bilgin olmayan bir şey hakkında, şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse, ikisine de itaat etme! Ve dünyada onlara güzellikle sahip ol. Bana yönelenlerin (ruhunu Bana ulaştırmak üzere yola çıkaranların) yoluna tâbî ol. Sonra dönüşünüz Bana’dır. O zaman yaptığınız şeyleri size haber vereceğim.
Üç âyet-i kerimede de

’a yönelmek,

’a ulaşmayı dilemek farzdır. Gördük ki bütün sahâbe

’a yönelmişler,

’a ulaşmayı dilemişlerdir.
12 ayrı cepheden,

’a ulaşmayı dilemeyen herkesin durumunu verdik. Bugün “

’a ulaşmayı dilemek” diye bir kavram dînde mevcut değildir. Asırlarca evvel İslâm dînindeki

’a ulaşmayı dilemek kavramı, bütünüyle dînden atılmış ve devre dışı kalmıştır.
Bu Kur’ân’dan ve İslâm’dan kopan kavramları incelemeye devam edeceğiz. Zamanımızın en önemli konusu Müjde’den sonra şimdi budur. Bu konuların üzerine çok daha ciddiyetle durmak mecburiyetindeyiz. İslâm’dan neler koptuğunu adım adım beraberce göreceğiz. Bu bölümde size sadece, “

’a ulamayı dileme” kavramının İslâm’dan kopmasıyla insanların neler kaybettiğini anlattık.