İslam Forumu - İslami Forum
Kullanıcı Adı Sürekli Bağlı Kal
Şifre:
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Favorilere Ekle  |  Yazdır  
Gönderen Konu: SÜNNET VE HADİS’İ ANLAMA ÇABALARI  (Okunma Sayısı 3323 defa)
0 Üye ve 0 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
01 Ekim 2007, 14:07:02
MUSAB

Alışıyorum

*


Üye No : 1380

Yaş : 38

Nerden : ESKİŞEHİR

Konu  : 32

Mesaj : 170

Aldığı Teşekkür 2
Offline
« : 01 Ekim 2007, 14:07:02 »






SÜNNET VE HADİS’İ ANLAMA ÇABALARI
HADİS İLİMLERİ-1

HZ. PEYGAMBER VE SAHABE DÖNEMİ

   İnsanları yoktan var eden Yüce Allah, onları başıboş bırakmamış “İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını mı sanıyor?” (Kıyame 75/36), en büyük ihsanı olan akıl ve düşüncenin yanı ısra, onlara vahiy ile de yol göstermiştir. “İşte biz sana, böyle Arapça bir Kur'an vahyettik; şehirlerin anası (olan Mekke halkı)nı ve çevresinde olanları uyarıp-korkutman için ve kendisinden şüphe olmayan toplanma gününü (haber verip onları) uyarıp-korkutman için de. (O gün onların) Bir bölümü cennette, bir bölümü de çılgınca yanan ateşin içerisindedirler.” (Şura 42-7) “Sonra Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras kıldık. Artık onlardan kimi kendi nefsine zulmeder, kimi kendi orta yoldadır, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda yarışır-öne geçer. İşte bu, büyük fazlın kendisidir.” Fatır 35-32) Vahyi, insanlara bildirmek için, kendilerinden bir insan seçmiş (istifa ve ictiba), seçtiği bu insan vasıtasıyla mesajlarını tebliğ etmeyi adet (sünnetullah) edinmiştir. Peygamberler, bu Sünnetullah gereği sadece vahyi iletmekle kalmamış, onu yaşanan bir din haline getirmeyi görev bilmişlerdir.

   Vahiy, kaynağı sadece ilahi olan mücerret (yalnız, tek, halis) bir bilgiden ibarettir. Bu bilgiyi yaşanan bir hayata dönüştürme işi, çok yönlü sosyolojik bir hadise, bir değişim ve dönüşüm işidir. Bir başka Sünnetullaha göre bu değişim ve dönüşüm, birden değil, belli bir süreç dahilinde tahakkuk eder.

   Böyle büyük  bir değişim ve dönüşümün tezahürleri sayılabilecek söz ve davranışlarının anlaşılmasını konu edindiğimiz son Peygamber “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiç birinin babası değildir; ancak o, Allah'ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi bilendir.” (Ahzab 33-40) Hz.Muhammed’de (sav) on üç yıllık Mekke ve on yıllık Medine hayatında böyle bir süreci yaşamış, gönderildiği toplumu da böyle bir değişim sürecinden geçirmiştir. O, bu büyük değişimi, Siyeri efsaneleştiren eserlerde anlatıldığı gibi, tılsımlı yollarla değil, hayatın tabii akışı içinde gerçekleştirmiş, hayatın gerçeklerinden kopmayarak bu süreci tahakkuk ettirmiş ve hayata veda etmiştir. Ölü eti, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilen, boğulmuş, vurulmuş, yüksek bir yerden düşmüş, boynuzlanmış, yırtıcı hayvan tarafından yenmiş, -(henüz canlıyken yetişip) kestikleriniz hariç,- dikili taşlar üzerine boğazlanan (hayvanlar), ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. Bunlar fısktır (günahla yoldan sapmadır.) Bugün küfre sapanlar, sizin dininizden (dininizi yıkmaktan) umut kesmişlerdir. Artık onlardan korkmayın, Ben'den korkun. Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı seçip-beğendim. Kim 'şiddetli bir açlıkta kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı karşıya kalırsa' -günaha eğilim göstermeksizin- (bu haram saydıklarımızdan yetecek kadar yiyebilir.) Çünkü Allah bağışlayandır, esirgeyendir. (Maide 5-3)

   Hadisçilere göre bu süreç, bisetle değil, Hz.Peygamber’in doğumuyla başlamıştır. Zira, hasımlarına el-Emin dedirten biset öncesi hayatının da, bu sürecin bir hazırlık aşaması olduğunda şüphe yoktur. İbrahimi geleneğe bağlı dinleri tek çatı altında değerlendirenler, bu süreci Hz.İbrahim ile başlatırlar. Hatta başlangıcı ilk insan ve ilk peygamber Hz.Adem’e kadar götürenler de olmuştur.(Mahmud Abdülhalim, el-Kur’anu ve’n-Nebi)

   Son Peygamber Hz.Muhammed’in (sav), vahyi yaşanan bir dine dönüştürme işini, gerçekleştirdiği değişim ve dönüşümü, ne sadece kaynağı ilahi olan bilgi (vahy) den, ne de bu değişimi meydana getiren kendisinin sözlerinden ve fiillerinden anlayabiliriz. Söz ve davranış, bir insanın sadece gösterebildiği, ifade edebildiği tezahürleridir. Tarihsel bir şahsiyeti bütünüyle incelemek için, göstergebilimin ifade kabul ettiği her türlü göstergeye (Mehmet Rifat, Genel Göstergebilim Sorunları) başvurma zorunluluğu vardır. Gerçekleştirdiği sosyal değişimi anlamak için de, sosyal bilimlerin tüm alanlarından yararlanmak gerektiği kanaatindeyiz.

   Bununla birlikte, iletişim ve bildirişim işinde kullanılan göstergelerin başında söz ve hareket alır. Hele bu söz ve hareket, yepyeni bir toplum oluşturma ameliyesine girişmiş olan bir Peygamberden sadır olursa, bunun iletişimin çok cılız olduğu bir toplumda dahi büyük yankılar uyandırması kaçınılmazdır. Sözün Arapça karşılığı kavl ve kelamdır. Ancak onun sözleri için bu iki kelime değil de, bunların bir sıfatı olan hadis kelimesi kullanılmıştır. Etimolojik yapı ile hadis, daha önce söylenmeyen, yepyeni söz demektir. Günümüz Arapçasında çağdaş ve modern demek olan el-Hadis, bu yönden Hadis ile eş anlamlıdır. Her yeni de olduğu gibi, söylene bu yeni sözlerin de, yüzyıllarıdır dört dağ arasına hacz (hapsedilmek) edilmiş Hicaz bölgesinde monoton bir hayat süren insanların her türlü ilgi ve alakasına mazhar olması hem tabii, hem de sosyal bir gerçekliktir.

   Öte yandan bu sözlerin ilk muhatabı olan sahabe, hayatını, Kur’an-ı Kerimin ruhuna uygun hale getiren bir rehber iradeye; yani Hz.Peygamber’in iradesine teslim etmişti. Zira yıllarca tapınıp ibadet ettikleri, hayatlarının vazgeçilmez birer parçaları haline gelen bütün tanrılara (putlara) tercih ettikleri ilahi irade öyle istiyordu. Allah her fırsatta kendisine itaat ile birlikte, Resulüne itaati de zikrediyor. “De ki: "Allah'a ve Resulüne itaat edin." Eğer yüz çevirirlerse şüphesiz Allah, kâfirleri sevmez” (Al-i İmran 3-32); “Ey iman edenler, Allah'a itaat edin; peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah'a ve Resulüne döndürün. Şayet Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.” (Nisa 4-59); “Allah'a itaat edin, peygambere de itaat edin ve sakının. Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki, elçimize düşen, ancak apaçık bir tebliğidir.” (Maide 5-92) “Allah'a itaat edin, peygambere de itaat edin ve sakının. Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki, elçimize düşen, ancak apaçık bir tebliğidir.”(Enfal 8-1) “Ey iman edenler, Allah'a ve Resulüne itaat edin. Siz de işitiyorken, ondan yüz çevirmeyin.” .”(Enfal 8-20) Resulüne itaati kendisine itaat olarak kabul ediyordu. “Kim peygambere itaat ederse, gerçekte Allah'a itaat etmiştir. Kim de yüz çevirirse, Biz seni onların üzerine koruyucu göndermedik.” (Nisa 4-80) Aralarında çıkan bütün anlaşmazlıklarda ona başvurmayı emrediyor “Ey iman edenler, Allah'a itaat edin; peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah'a ve Resulüne döndürün. Şayet Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.” (Nisa 4-59), onun verdiği hükme şeksiz şüphesiz teslim olmayı, imanın gereği addediyordu. “Hayır öyle değil; Rabbine and olsun, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiç bir sıkıntı bulmaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar.” (Nisa 4-65) Kendisini sevmenin Peygambere tabi olmaktan geçtiğini “De ki: "Eğer siz Allah'ı seviyorsanız bana uyun; Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayandır, esirgeyendir."(Al-i İmran 3-31), bildiren aynı irade, ona muhalefetin kendileri için hiç de iyi olmayacağını açıkça ifade ediyordu. “Peygamberin çağırmasını, kendi aranızda bir kısmınızın bir kısmını çağırması gibi saymayın. Allah, sizden bir diğerinizi siper ederek kaçanları gerçekten bilir. Böylece onun emrine aykırı davrananlar, kendilerine bir fitnenin isabet etmesinden veya onlara acıklı bir azabın çarpmasından sakınsınlar.” (Nur 24-63) Devam edecek…

Logged
01 Ekim 2007, 14:27:50
MujaHiD

Forum Hizmetçisi

Kurucu

*


Üye No : 1

Nerden : Istanbul

Konu  : 433

Mesaj : 1,313

Aldığı Teşekkür 46
Şehidan , Ey Şehidan !
WWW
Online
« Yanıtla #1 : 01 Ekim 2007, 14:27:50 »

Eyvallah 
Logged

03 Ekim 2007, 10:17:17
MUSAB

Alışıyorum

*


Üye No : 1380

Yaş : 38

Nerden : ESKİŞEHİR

Konu  : 32

Mesaj : 170

Aldığı Teşekkür 2
Offline
« Yanıtla #2 : 03 Ekim 2007, 10:17:17 »

                                HADİS İLİMLERİ-2

   Böylece ilahi vahyin rehberliğinde, bu değişim ve dönüşüme karar vermiş tüm insanlar, tek irade etrafında kenetlenmiş ve bu uğurda canlarını ve mallarını vermeye hazır hale gelmişlerdi. “Gerçek şu ki, iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler ile (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım edenler, işte birbirlerinin velisi olanlar bunlardır. İman edip hicret etmeyenler, onlar hicret edinceye kadar, sizin onlara hiçbir şeyle velayetiniz yoktur. Ama din konusunda sizden yardım isterlerse, yardım üzerinizde bir yükümlülüktür. Ancak, sizlerle onlar arasında anlaşma bulunan bir topluluğun aleyhinde değil. Allah, yapmakta olduklarınızı görendir.”(Enfal 8-72) En ideal iletişim ve bildirişim için artık ortam hazırdı. Zira en ideal iletişim, konuşan ve dinleyenin veya anlatan ve muhatabın ortak ideal ve düşüncelere sahip olmaları, aynı arzu ve istek içinde bulunmaları halinde gerçekleşir.

   Peygamber-Sahabe iletişimini kolaylaştıran unsurlardan birisi de, Hz.Peygamberin açıklama ve anlatım tarzıdır. Rivayetler onun iyi bir anlatıcı olduğunda müttefiktir. Buhari’nin Hz.Enes’ten rivayet ettiğine göre o, her ne zaman bir şey anlatırsa, üç defa tekrarlamıştır. Hz.Aişe, onun yavaş konuşmayı tercih ettiğini, saymak isteyenin kelimelerini sayabildiğini, ayrıca onun rast gele konuşmadığını, kelime ve cümlelerini itina ile seçtiğini ifade eder. Aynı zamanda jest, mimik ve işaretlerle ifadeye katkıda bulunmuştur. Sözün gereği tebessüm ettiği yerler olduğu gibi, ağladığı yerler de olmuştur. Buhari’nin İbn Mesud’dan rivayetine göre, Hz.Peygamber bıkkınlık getirir endişesiyle sürekli konuşmamış, yapacağı konuşmanın insanların zinde oldukları zamana denk gelmesi için itina göstermiştir.

   Öte yandan sahabenin de Hz.Peygamberi dinlemeye istekli oldukları bilinmektedir. Ebu Said el-Hudri, onların Peygamberin konuşmalarını dinlerken takındıkları tavrı,”Başlarına birer kuş konmuşçasına susuyorlardı”  şeklinde ifade etmiştir. Tabii ki aradaki bu bildirişim, sadece mescide ve hutbelere özgü değildir. Hz.Peygamber, içlerinden biri gibi yaşadığı için, aradaki bilgi akışı hayatın tabii seyri içinde, evde, yolda, çarşıda ve seferde deva etmiştir. Bazı sahabiler, etrafında kenetlendikleri bu rehber iradenin söylediklerini ve yaptıklarını kaçırmamak için, özel meclislerinde bulunmayı nöbete bağlamıştır. Buhari’nin rivayet ettiğine göre, Hz.Ömer komşusu ile bu konuda anlaşmıştır. Kendisi günlük işleriyle uğraşırken komşusu dinlemiş, komşusu tarlasında çalışırken de kendi hazır bulunmuş, akşamları buluşarak bilgi alış verisi yapmışlardır. Hz.Peygamberin eğitim-öğretim amacı ile tertip ettiği meclislere sadece erkekler değil, hanımlar da aktif olarak katılmış, hatta erkeklerden yer bulunamayınca, kendilerine özel bir gün tahsis etmesin istemişler, o da bunu kabul ederek Perşembe günlerini onlara tahsis etmiştir. Hz.Peygamberin bu faaliyeti  sadece Medine ile sınırlı kalmamış kendisine gelen heyetler (vufud) ve başkalarına gönderdiği elçiler (buus) vasıtasıyla başka beldelere de ulaşmıştır.

   Hz.Peygamberden işitilen bu hadisleri yazmanın, Kur’an metinleriyle karışır endişesiyle geçici olarak bizzat kendisi tarafından yasaklandığı bilinmektedir. Binaenaleyh sahabe, işittiklerini hafızaya almak ve şifahi yolla nakletmek durumundaydı. Ancak istisnai olarak yazma ruhsatını elde edenler de yok değildi. Fakat mühim olan, bu sözleri ezberlemek değil, anlamak ve kavramaktı. Bu sebeple Hz.Peygamber, kendisinden işittiklerini başkalarına tebliğ etmeyi emrederken, anlayarak ve kavrayarak tebliğ etmelerini istiyordu. Zeyd b.Sabit’in rivayet ettiğine göre, o şöyle buyurmuştur:
   “Benim sözlerimi işitip de, ezberleyip anladıktan sonra başkasına aynen tebliğ edenlerin Allah yüzlerini ağartsın. Nice fıkıh taşıyıcıları vardır ki, fakih değildir. Nice fıkıh taşıyıcıları, bunu kendilerinden daha fakih olan kimselere taşırlar.” Buna göre hadisleri sadece hafızaya alıp ezberlemek yeterli değildir, bunun yanı sıra, anlayıp, idrak etme zorunluluğu da vardır.

   Yukarıdaki hadis, dinleyenler arasında anlayış farkının olabileceğine de dikkat çekmektedir. Bu, muhataptan kaynaklandığı gibi, sözün dilsel özelliklerinden ve sözü nakleden raviden de kaynaklanabilir. İnsan dillerinden herhangi birinde veya aynı dilin lehçe ve üsluplarında tek başına söz, sahibinin gaye ve maksadını belirtmede, şüpheye yer bırakmayacak tarzda muradını ortaya koymada her zaman yeterli olmaz. Kaldı ki, sözü dinleyenin anlama kapasitesi de; zeka durumuna, konuşmanın yapıldığı dilin formlarına, konuşmayı yapanın mensup olduğu sınıfın terminolojisine aşinalığının farklı oluşuna göre de değişiklik arz eder. Hz.Peygamberin, sosyal olan her sahada olduğu gibi, dil sahasında da bir inkılap gerçekleştirdiğini bazı Arap dilcileri ifade etmişlerdir. Onun nasıl bir dil kullandığını ve bu dili anlamanın ne gibi zorlukları olduğunu ileride görülecektir.

   Birçok sebepten dolayı, Hz.Peygamber henüz hayatta iken dahi, söyledikleri ve yaptıkları, Sahabe tarafından farklı farklı anlaşılıp değerlendirilebilmiştir. Nitekim bir hadisinde, kendisine verilen ilim ve hidayeti gökten inen bereketli bir yağmura benzeten Hz.Peygamber, bu bilgi ve hidayeti fıkhedip kavrayanları, daha doğrusu öğrenip öğretenleri, anlayıp açıklayanları, bu yağmuru içine sindirip yeşillik ve semere veren verimli toprağa, kendisinden aldığı bilgiyi sadece hafızasına alıp anlamayanları da yağmurun suyunu katmanlarına alıp bırakmayan ve hiçbir bitki bitirmeyen verimsiz çorak araziye benzetmiştir. Devam edecek.

Logged
03 Ekim 2007, 11:30:36
VuSLaT

Admin

*


Üye No : 11

Nerden :

Konu  : 1286

Mesaj : 9,771

Aldığı Teşekkür 191
Vuslatın Kalbimde Lâle...
Offline
« Yanıtla #3 : 03 Ekim 2007, 11:30:36 »

bir hadisinde,,,
kendisine verilen ilim ve hidayeti gökten inen bereketli bir yağmura benzeten Hz.Peygamber, bu bilgi ve hidayeti fıkhedip kavrayanları, daha doğrusu öğrenip öğretenleri, anlayıp açıklayanları, bu yağmuru içine sindirip yeşillik ve semere veren verimli toprağa, kendisinden aldığı bilgiyi sadece hafızasına alıp anlamayanları da yağmurun suyunu katmanlarına alıp bırakmayan ve hiçbir bitki bitirmeyen verimsiz çorak araziye benzetmiştir.


Gökten inen yağmurların bereketinden bizleri mahrum eyleme YA İLAHİ...AMİN..
RABBİM verimsiz çorak arazilere benzemekten sana sığınırız...
Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
06 Ekim 2007, 09:47:34
MUSAB

Alışıyorum

*


Üye No : 1380

Yaş : 38

Nerden : ESKİŞEHİR

Konu  : 32

Mesaj : 170

Aldığı Teşekkür 2
Offline
« Yanıtla #4 : 06 Ekim 2007, 09:47:34 »

HADİS İLİMLERİ-3

   Hendek savaşından sonra meydana gelen bir hadise, sahabenin hadisleri nasıl farklı anlayıp değişik uygulayabileceğini göstermiştir. Benü Kurayza topraklarına hareket emrini veren Hz.Peygamber, gün batımından önce oraya varmayı arzu ettiğinden “Hiç kimse Benü Kureyza’ya varmadan ikindi namazını kılmasın” der. Ancak yolda güneşin batmak üzere olduğunu gören sahabe, Hz.Peygamber’in yukarıdaki sözünün ne anlama geldiği üzerinde ihtilaf ederler. Onun bu sözden maksadının, bir an önce hedefe varmak olduğunu söyleyenler, yolda namazlarını eda etmişler, sözün lafzına bağlı kalanlar ise, namazı ertelemek gerektiğini savunmuş ve vardıkları yerde kaza etmişlerdir.

   Bir başka örnek olay, Hz.Peygamber’in gözleri önünde cereyan etmiştir. Ebu Said el-Hudri’nin rivayetine göre Hz.Peygamber, bir gün namaz kıldırırken ayağındaki çarıkları çıkarıp sol tarafına bırakmış, bunu gören sahabeden bazıları da aynı şekilde davranmışlardır. Namazdan sonra, “neden çarıklarınızı çıkardınız” diye sormuş onlarda “senin çıkardığını görünce biz de çıkardık” demişlerdir. Bunun üzerine Hz.Peyamber “Cebrail bana onda bir pislik olduğunu haber verdi onun için çıkardım” demiştir.

   Hz.Peygamber henüz hayatta iken söylediklerinin ve yaptıklarının sahabe tarafından farklı farklı değerlendirilip anlaşıldığına dair daha bir çok örnek verilebilir. Ancak sahabe, Hz.Peygamber’e her an soru sorma imkanına sahip olduğundan, yanlış anlamalar kısa süre içinde düzeltilebiliyordu. Hadis külliyatındaki Hz.Peygamber’in soru sormayı yasakladığı ve sahabenin fazla soru soramadığı şeklindeki haberler bizce yanlış anlaşılmıştır. Zira aynı hadis külliyatı sorulara verilen cevaplarla doludur. Olsa olsa bu yasak, anlamsız ve lüzumsuz sorularla ilgili olabilir. Arapçada sual kelimesinin hem soru hem de istek ve dilenmek manasına gelmesi de yanlış anlamanın bir başka sebebidir.

   Hz.Peygamber’in vefatı ile birlikte sahabe, anladıklarını doğrulatma ve test etme imkanından mahrum kalmış, yanlış anlamaları düzeltmek için Hz.Peygamber’in meclisinde fazla bulunan fakih arkadaşlarına veya mü’minlerin annelerine müracaat etmek durumunda kalmışlardır. Fakih olarak bilinen sahabiler de, duyduklarını ve gördüklerini farklı değerlendirdikleri için, aralarında farklı anlamalar meydana gelmiştir. M. Said Hatiboğlu’nun da ifade ettiği gibi, bir kimsenin rivayet ettiği bir şeyin tam gerçeği ifade edebilmesi, şüphesiz o şahsın naklettiği hususu iyice anlamış olmasına, dolayısıyla da, ilim ve irfanına taalluk eden bir husustur. Çok söylemiş ve çok rivayette bulunmuş olmak, gerçeği bilmek manasına gelmez. Nitekim ashabın en büyük alimleri Kalilu’r-Rivaye (azhadis rivayet eden) olanlardır. Mukrirunu’s-Sahabe (sahabeden çok çok hadis rivayet edenler) dediğimiz yedi zatın hepsi fakih olarak kabul edilmiş değildir. İşte bundan dolayıdır ki, fukaha seviyesine yükselmiş sahabe, diğerlerinin rivayetini, sırası gelmiş düzeltmiş, zaman olmuş tekzib (yalanlama) etmiştir.

   Hz.Peygamber’den sonra, sahabe arasında, hadisleri anlamada ve yorumlamada iki farklı yaklaşım, hatta iki ayrı temayül baş göstermiştir.

   1.Birinci Temayül: lafız-mana ve rivayet-dirayet ilişkisi açısından, lafza ve rivayete öncelik tanımış, hadisleri anlamada lafızcı, sünneti anlamada şekilci davranmıştır. Bunlar, Hz.Peygamber’in fiillerini değerlendirirken, çağdaş anlambilimde duygusal anlama adı verilen anlama tarzına başvurarak, onun her davranışını Sünnet olarak görmeye, her yaptığını harfiyen tatbik etmeye başka bir ifadeyle Hz.Peygamber’e benzemeyi örnek almaya tercih etmeye meyletmişlerdir. Bu grupta yer alanlar için, söylenen sözün kaynağı, yapılan işin bağlayıcı olup olmadığı, ne derece örneklik teşkil ettiği araştırılmaya dahi lüzum görülmemiştir. Bu görüşe temayül gösteren sahabilerin başında, Abdullah b.Ömer, Ebu Hureyre, Abdullah b.Amr b.As, Ebu Zerr el-Gıfari gibi sahabiler gelir.

   2. İkinci Temayül: bir hadisi anlamaya çalışırken, Hz.Peygamber’in ne dediğini değil, ne demek istediğini araştırmış, duyduğu her rivayeti olduğu gibi kabul etmemiş, Hz.Peygambe’rin her yaptığı işi Sünnet kategorisine sokmamıştır. Anlamada istinbat (davranıştan hüküm çıkarma, dolaylı olarak anlama) ve fıkıh melekesini elden bırakmayan bu sahabiler, hadislerin Kur’an ve İslam’ın temel ilke ve esasları doğrultusunda anlaşılmasına özen göstermişlerdir. Bunların da başında, düzelttiği yanlışlar ve sahabeye yönelttiği eleştiriler, bir kitabın hacmini dolduran Hz.Aişe, Hz.Peygamber’in getirdiği ilke ve esasları devlet müesseselerinde icra mevkiine koyan Hz.Ömer, Irak Rey Ekolünün ilk muallimi olarak bilinen Abdullah b.Mesud ve fakih olması için Resulullah’ın duasına mazhar olan Abdullah b.Abbas gibi sahabiler gelir.

   Bu iki yönelişe kapsamlı birer metodoloji gözüyle bakmak yanlış olur. Ancak daha sonra ortaya çıkacak olan usül ve yöntemlere öncülük ettikleri de bir gerçektir. Birkaç örnekle bu iki temayül arasındaki farkı ortaya koymak yerinde olacaktır. Devam edecek…

Logged
07 Ekim 2007, 02:54:03
VuSLaT

Admin

*


Üye No : 11

Nerden :

Konu  : 1286

Mesaj : 9,771

Aldığı Teşekkür 191
Vuslatın Kalbimde Lâle...
Offline
« Yanıtla #5 : 07 Ekim 2007, 02:54:03 »

Bende bulduğum örnekleri paylaşıyım inş...

BİRİNCİ TEMAYÜL...

Abdullah ibni Ömer (r.a) hacca giderken devesini  aşağı yukarı döndürmüş ve kendisine neden bunu yaptığı sorulduğunda ise şu enteresan cevabı vermiştir. “Ben de bilmiyorum. Ancak Resulüllah’ın böyle yaptığını görmüştüm, onun için ben de yaptım.” ( Kadı Iyad, Eş Şifa)

Yine İbni Ömer’in Arafat’ta Hz. Peygamberin defi hacette bulunduğu yerde ihtiyacını gidermeye çalıştığı rivayet edilmektedir. ( İbni Hanbel, Müsned)

Yine hac esnasında Resûlüllah’ın dinlenmek için mola verdiği yerde Ebu Hureyre ‘nin “sünnet” diyerek hacıları nasıl çöktürdüğü ve bunu Hz. Aişe ile Abdullah ibni Abbas’ın itirazlarına sebep olduğu bilinmektedir ( Müslim, Hacc)



İKİNCİ TEMAYÜL...

Ebu Hureyre’nin “uğursuzluk şu üç şeydedir, evde, kadında, ve atta”( Buhari , Tıbb:43, Müslim, Selam 116.) rivayetini duyan Hz. Aişe, öfkeden adeta kendisini parçalayarak “Kur’an-ı Muhammed’e indiren Allah’a yemin olsun ki O asla böyle bir şey dememiştir.” der.

Yine Hz. Aişe, Ebu Hureyre’nin “kadın, siyah köpek, ve merkep, namaz kılanın önünden geçtiği takdirde o kimsenin namazı bozulur.” ( Müslim, Salat 266.; Buhari, Salat 105.) rivayetini duyunca “bizi köpek ve merkebe denk tutmanız ne kötü şey, kadın kötü bir hayvan mı?” diyerek Resulullah’ın asla Kur’an’ın ilke ve esaslarına muhalif bir şey söylemeyeceğini belirtmiştir.

Bu konuda ön bilgi mahiyetinde Bedruddîn Zerkeşi’nin yazmış olduğu “Hz. Aişe’nin Sahabeye Yönelttiği Eleştiriler” adlı eserinde Hz. Aişe’nin hadisi anlama ve değerlendirmedeki metodu diye bileceğimiz konu başlıklarına bakmak yeterlidir: Kur’an’a arz, Sünnete arz, Hadise arz, Tarihe-vakıaya arz, mantık ve dile arz, aklına ve kanaatine arz, Hz. Aişe’nin uygulamaları, fetvaları, sorulara verdiği cevaplar gibi konu başlıkları, Hz. Aişe’nin Hadis ve Sünnet’i anlama konusunda gösterdiği hassasiyeti bize göstermektedir
Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
08 Ekim 2007, 10:06:41
MUSAB

Alışıyorum

*


Üye No : 1380

Yaş : 38

Nerden : ESKİŞEHİR

Konu  : 32

Mesaj : 170

Aldığı Teşekkür 2
Offline
« Yanıtla #6 : 08 Ekim 2007, 10:06:41 »

   HADİS İLİMLERİ-4

   Birinci temayülün mümessili olarak zikrettiğimiz İbn Ömer, Hadis ve Sünnete duygusal anlama yöntemiyle yaklaşmış, anlama ameliyesinde akıl ve tefekkür yerine, sevgi boyutunu ön plana çıkarmıştır. Hacca giderken, devesini durup-dururken aşağı yukarı döndürmüş, kendisine neden böyle yaptığı sorulduğunda şu cevabı vermiştir:
   “(Neden yaptığımı) bende bilmiyorum. Ancak Resulullahın böyle yaptığını görmüştüm, onun için ben de yaptım.”

   İbn Ömer’in Arafat’ta Hz.Peygamberin def-i hacette bulunduğu yerde ihtiyacını gidermeye çalıştığı, Ahmed b.Hanbel ve Nureddin Heysemi’nin naklettikleri rivayetler arasında yer almıştır. Hz.Peygamberin hacc esnasında dinlenmek için mola verdiği yerlerden el-Muhassab (veya el-Ebtah) denilen mevkide, Ebu Hureyre ile birlikte, Sünnet  diyerek hacıları nasıl çöktürdüğü ve bunun Hz.Aişe ile Abdullah b.Abbas’ın itirazlarına sebep olduğu, her vesile ile zikredilen bir örnektir.

   Hz.Peygamber, seferde namazı kasrettiği ve bunu bir ruhsat olarak emrettiği için, İbn Ömer, buna muhalefet ederek namazı seferde tam kılanın onun sünnetine ters düşmüş olacağını söylemiştir. “Hanımları mescidlere gitmekten alıkoymayın” hadisini naklettikten sonra, dileyen hanımını göndersin, ama ben göndermeyeceğim diyen oğlu Bilal’e hiddetlenerek –üç defa- “Allah sana lanet etsin, ben sana Allah Resulünün, hanımları engellemeyin dediğini söylüyorum, sen ise aksini yapacağını ifade ediyorsun” diyerek bulunduğu yeri terk etmiştir.

   Kısaca Abdullah b.Ömer’in meclisinde bulunanlar, onun, sürekli Hz.Peygamberin hatıralarını nakletmekle iktifa ettiğini, hiçbir zaman fikir yürütmeye yanaşmadığını ve kendisine bir şey sorulduğunda –şayet o konuda bir hadis yok ise- bilgim yok, bilmiyorum diye cevap verdiğini naklederler.

   İbn Ömer, Hz.Peygamberin gerek söylediklerine gerekse yaptıklarına o kadar bağlı kalmıştı ki, azadlısı Nafi onun hakkında şöyle bir değerlendirmede bulunmuştur:
   “İbn ömer, Resulullahın emirlerine öyle yapışmış, fiillerine o kadar bağlı kalmış, izinden ayrılmamaya o kadar itina göstermişti ki, sanki aklını oynatmış olabileceğinden endişe edilirdi.”

   Hz.Peygambere duyduğu sonsuz aşk ve sevginin tezahürü olarak, onun hatırasını yaşamak ve yaşatmak ile sünnete uymayı eşdeğer kabul edenler, İbn Ömer’den ibaret kalmamıştır. Şecere-i Rıdvan altında biat ederken, Hz.Peygamberin, “Bana ne üzerine biat ediyorsun?” sorusuna, “Uğrunda ölüme” diye cevap veren ve Hz.Peygamber ile bütün savaşlara iştirak eden Seleme b.Ekva Resulullahın vefatından sonra Mescid-i Nebevide sürekli bir yerde namaz kılmış, “Mescidin başka bir köşesinde neden kılmıyorsun?” diye soranlara, “Hz.Peygamber hep burada kılardı” diye cevap vermiştir.

   “Ateşte pişen şeylerden dolayı abdest alınız.” Mealinde bir hadis rivayet eden Ebu Hureyre’ye İbn Abbas, biraz da alaylı olarak, Mealinde bir hadis rivayet eden Ebu Hureyre’ye İbn Abbas, biraz da alaylı olarak, “Sıcak su ile abdest alırsam bana ne lazım gelir?” deyince, Ebu Hureyre, “Ey kardeşimin oğlu sana bir hadis gelince fikir yürütme.” diyerek bu yaklaşımın temel düşüncesini ifade etmiştir. Ebu Zerr el-Gıfari’nin bir tek ayete ve bir iki hadise dayanarak, sermaye birikimine ve özel mülkiyete nasıl karşı çıktığı herkesçe bilinen tarihi bir vakıadır. Devam edecek…
Logged
19 Ekim 2007, 10:09:38
MUSAB

Alışıyorum

*


Üye No : 1380

Yaş : 38

Nerden : ESKİŞEHİR

Konu  : 32

Mesaj : 170

Aldığı Teşekkür 2
Offline
« Yanıtla #7 : 19 Ekim 2007, 10:09:38 »

HADİS İLİMLERİ-5

   İkinci temayülün başında zikrettiğimiz Hz.Aişe, henüz Hz.Peygamber hayatta iken, bazı hadisleri Kur’an ayetleri ile mukayese etmiş, bizzat Hz.Peygamberle tartışıp, doyurucu açıklama aldıktan sonra onları kabul etmiştir. Resulullahın vefatından sonra da, bilhassa birinci temayülün öncüleri sayılan Ebu Hureyre ve İbn Ömer’in hadis sıfatıyla rivayet ettiklerini tashih etmiş, yanlış anlamaları düzeltmiş,
Sünnet olarak değerlendirilen bazı fiillerin Sünnet olmadığını ilan etmiştir. Ebu Musa el-Eşari, onun hakkında: “Biz, Peygamber ashabına müşkil gibi görünen bütün hadisleri Hz.Aİşe’ye götürür ve mutlaka hakkında bilgi alırdık” demiştir. Hz.Aişe, bu özelliğini şüphesiz, sürekli Peygamberle beraber olmanın kazandırdığı avantaja borçludur.

   Ev, kadın ve at uğursuzdur gibi, İslamın ilke ve esasları ile bağdaşmayan bir rivayetin ortalıkta dolaştığını duyan Hz.Aişe, “öfkeden adeta kendisini parçalayarak”, “Kur’anı Muhammed’e inzal eden Allah’a andolsun ki, o, asla böyle bir şey dememiştir.” der ve Allah Resulü’nin, Yahudilerin veya cahiliye ehlinin bu üç şeyi uğursuz saydığını söylediğini, ancak bunu işintenlerin rivayeti eksik duyup naklettiklerini ifade eder.

   Ebu Hureyrenin “kadın, siyah köpek ve merkeb, namaz kılanın önünden geçtiği takdirde, o kimsenin namazı bozulur” mealindeki bir hadisi naklettiğini duyunca, önce rasyonel bir anlamadan hareketle, Bizi köpek ve merkebe denk tutmanın ne kötü şey, kadın kötü bir hayvan mı? Demiş, arkasından Resulullah namaz kılarken, ben önünde cenaze gibi sere serpe uzanırdım diyerek Hz.Peygamberin böyle bir şey demiş olamayacağını ifade etmiştir.

   “Ölü, kendisine ağlayanlardan dolayı muazzeb olur” “Veled-i zina üç şerlinin en kötüsüdür”  gibi haberlere karşı “Bu konularda size Kur’an yeter” diyerek, “Kimse kimsenin günahını çekmez.” Ve “Allah kimseye çekemeyeceği yükü yüklemez.”Bakara 2/233  ayetlerini okumuş ve her iki rivayetin bağlamlarından koparılarak nakledildiğini söylemiş ve tashih etmiştir.

   Tabiundan Amir b. Vasile (Ebu Tufeyl), bu temayülün diğer bir öncüsü sayılan İbn Abbas’a, “Senin kavmin ve Hz.Peygamberin Kabe’yi tavaf ederken remel (çalımlı yürümek) yaptığını ve bu davranışın sünnet olduğunu söylüyor.” Dediğinde, İbn Abbas, “hem doğru hem yanlış; Hz.Peygamberin remel yaptığı doğrudur fakat bunun sünnet olduğu yanlıştır.” diye cevap verir ve arkasından, Hz.Peygamberin, kendilerine hasta diyen müşriklere dinç ve sağlıklı olduklarını göstermek için remel yaptığını ifade eder. Ebu Tufeyl, sözlerine devamla, “Senin kavmin, Hz.Peygamberin Safa ve Merve arasında deve ile sa’y ettiğini ve bunun da sünnet olduğunu söylüyor.”  Deyince yine, “Hem doğru hem yanlış; deve ile sa’y ettiği doğru, fakat bunun sünnet olduğu yanlıştır” diye cevap verir ve Hz.Peygamberin sa’y ederken, herkese görünmek ve sesini işittirmek amacıyla deveye bindiğini söyler. Sahabe arasındaki farklı anlayışları ifade eden örnekler çoğaltılabilir. Ancak biz bu kadarıyla yetinerek biraz da bu farklı anlayışların tarih içinde nasıl ekolleştikleri üzerinde durmak istiyoruz. 
Logged
19 Ekim 2007, 10:59:42
VuSLaT

Admin

*


Üye No : 11

Nerden :

Konu  : 1286

Mesaj : 9,771

Aldığı Teşekkür 191
Vuslatın Kalbimde Lâle...
Offline
« Yanıtla #8 : 19 Ekim 2007, 10:59:42 »

sağolasın MUSAB kardeş çok faydalı oldu inş...
Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
01 Kasım 2007, 10:07:37
MUSAB

Alışıyorum

*


Üye No : 1380

Yaş : 38

Nerden : ESKİŞEHİR

Konu  : 32

Mesaj : 170

Aldığı Teşekkür 2
Offline
« Yanıtla #9 : 01 Kasım 2007, 10:07:37 »

HADİS İLİMLERİ-6

HADİS İLMİNİN TEŞEKKÜL DÖNEMİNDE SÜNNET VE HADİSLERİN ANLAŞILMASI

   Hadis ve Sünnet, İslam Peygamberinin sözleri ve uygulamaları olmak sıfatıyla, her zaman, her dönemde Müslümanların yüksek ilgi ve alakalarına mazhar olmakla birlikte, tarihin üç döneminde, İslam Tarihinin üç dönüm noktasında, bu ilgi ve alaka daha fazla artmış ve kültür tarihimiz içinde daha baskın bir yer tutmuştur. Her üç dönemden sonra, Hadisin tahammül, eda, telif(düzenleme) ve tasnif(sınıflara ayırma) faaliyetlerine hız verilmesi, hadisçilik diye bir cereyanın, bir ekolün ortaya çıkmış olması da bunu göstermektedir. Bu üç dönemin, Hz.Peygamberin vefatından sonra, İslam aleminin siyasi, sosyal, ve kültürel tüm sahalarda uğradığı üç ayrı sarsıntıdan sonraya denk gelmiş olması, üzerinde araştırmalar yapılması gereken bir husustur.,

BİRİNCİ DÖNEM; Üçüncü Halife Hz.Osman’ın katliyle başlayan, Cemel ve Sıffin savaşlarıyla alevlenen, ideal hilafet sisteminden saltanata geçişle neticelenen dönemdir. Siyasi sahada meydana gelen bu sarsıntıyı, İslam topraklarının hızla genişlemesi, Müslümanları çok farklı din ve kültürlerle karşı karşıya gelmesi ile birlikte, düşünce ve kültür sahasında bir sarsıntı takip etmiştir. Fakihlerin hukuk sahasında, kelamcıların düşünce ve kelam sahasında oluşturdukların dinamizm, çeşitli mezheb ve fırkaları ortaya çıkarmıştır. Yunancadan yapılan tercümeler, daha sonra başka bir sahanın; felsefenin kapısını aralamıştır.

İKİNCİ DÖNEM; 656/1258 yılında İslam’ın Hilafet merkezi olan Bağdat şehrinin yağmalandığı ve Hindikuş dağlarından Kızıldeniz ve Akdenize kadar Müslümanların yaşadığı tüm coğrafyanın Moğollar tarafından istila edildiği dönemdir.

ÜÇÜNCÜ DÖNEM; Rönesans ve sanayi devrimi ile başlayan, sömürge hareketleriyle devam eden ve imparatorlukların çöküşü ile biten dönemdir.

   Hemen belirtelim ki, her üç dönemde yaşanan siyasi, sosyal ve kültürel sarsıntı ve çöküşün sebepleri, inançların zayıflamasından başka bir yerde aranmamıştır. İnançların zayıflığı ise, elli üç yıl süren saadet döneminin saf ve berrak düşüncelerinin kaybolmasına bağlanmıştır. Öyleyse yapılacak saf şey, Hz.Peygamberin yaşadığı zaman dilimini ve bu zamana hakim olan hayat tarzını yeniden keşfederek, o saf ve berrak inancın ana ilkelerini ortaya çıkarmıştır. Hz.Peygamberi ve yaşadığı saadet asrını keşfetmenin yolunun da, onun söylediklerini ve yaptıklarını, yani Hadislerini ve Sünnetini yeniden ihya etmekten geçtiği kabul edilmiştir.

   Şimdi her biri müstakil bir araştırma ve tahlil konusu olabilecek bu üç dönem sonrası hadis çalışmalarına ve bu çalışmalar içindeki anlama faaliyet ve yöntemlerine kısaca göz atmak istiyoruz.

   Kanaatimizce birinci sarsıntıyı takip eden istikrar döneminde, İslam aleminde, ilim ve kültür sahasında meydana gelen dinamizmi bir başka kültür tarihinde görmek mümkün değildir. Bu dönem, aynı zamanda bütün ilmi disiplinlerin teşekkül ettiği dönemdir. Kronolojik sıra itibariyle ilimlerin teşekkülünü, düşünce sistemlerinin oluşumunu tespit etmek oldukça güçtür. Ancak biz edindiğimiz bilgilerden hareketle, hadislerin anlaşılmasını esas alarak, kısa bir tarihçe vermek istiyoruz.

   Öyle anlaşılıyor ki, İslami ilimler arasında, hayat ile doğrudan irtibatı bulunduğundan, ilk teşekkül etmeye başlayan ilim fıkıh ilmidir. Usül ve yöntemiyle oluşması, sonraki tarihlerde gerçekleşmiş olsa da Hz.Peygamber ve Sahabe asrında ilke ve esasları en çok belirginleşmeye başlayan ilim, bizce fıkıh ilmidir. Onu, Hz.Osman’ın katlinden sonra meydana gelen siyasi hadiselerle irtibatı bakımından kemal ve akaid sahasındaki tartışmalar takip etmiştir.

   M.Sait Hatiboğlu’nun ifade ettiği gibi, Şeriatın teşekkülündeki esaslı rolü yanında, sünnet malzemesinin kemiyyet (adet) ve keyfiyet (nitelik) bakımından arz ettiği durum, İslam fıkhının tedvininde (bir araya toplama) ilahiyatçıların farklı iki yol tutmalarına sebep olmuştur. Bunlardan birisi, kafi derecede şer’i kuvveti haiz hadislerin bulunmadığı sahalarda, şer’i istidlal (delile dayanarak sonuç çıkarma) yollarıyla hükümler koyucu ve Irak fukahasının temsilcisi oldukları Ashabu’r-rey, diğeri de şer’i bütün meselelerde muhakkak bir hadise dayanılması gerektiğini ileri süren ve Medine’yi merkez edinmiş bulunan Ashabu’l-Hadis cephesidir.
Logged
05 Kasım 2007, 10:40:45
MUSAB

Alışıyorum

*


Üye No : 1380

Yaş : 38

Nerden : ESKİŞEHİR

Konu  : 32

Mesaj : 170

Aldığı Teşekkür 2
Offline
« Yanıtla #10 : 05 Kasım 2007, 10:40:45 »

HADİS İLİMLERİ-7

   Hatiboğlu’na göre, hükümlerine esas teşkil eden hadisleri tenkidden geçirip kabul etmeleri keyfiyeti, Rey taraftarlarının mesleklerinin esasını teşkil eder. Yani hadis seçiminde rey beyan ettikleri için, bu ismi almışlardır. Rey taraftarları sadece hadis seçiminde reye başvurmamışlardır. Bundan başka hadislerin anlaşılmasında ve hadis olmayan konularda reye başvurduklarından da bu ismi almışlardır.
   Hadis ilminin oluşumuna ve bu oluşum içinde hadislerin anlaşılmasına yönelik çabalara geçmeden önce, İslam Fıkıh Tarihi içindeki bu iki temayülün, hadislerin anlaşılması ile ilgili yaklaşımlarını da özetlemek istiyoruz:
,   Her şeyden önce hadislere verdikleri önem ve hadislerin anlaşılması hususunda Irak Ekolü ile Hicaz Ekolünü kesin hatlarla birbirinden ayırmak oldukça güçtür. Zira her iki taraf da hadise başvurdukları gibi reye de başvurmuşlardır. Hadis seçiminde ve hadislerin anlaşılmasında fikir ve düşünceye her iki taraf da başvurmuştur. Ancak Irak Ekolünün bu hususta daha fazla temayüz ettiği bir gerçektir.
   Ebu Hanife ve talebeleri, hadislerin sıhhatini tesbit etmede, iki hadis arasında tercih yapmada farklı yöntemlere başvurdukları gibi, onların anlama yöntemleri de başkalarından farklı olmuştur. Onlar bir Hadisin sıhhatini, sadece ravilerin sika (adalet ve zabt sıfatlarını tam olarak taşıyan ravi) ve isnadın muttasıl (kesintisiz) olmasına bağlamamışlardır. Zira onlara göre, inkıta (kesilme) sadece şekli değildir, ayrıca birde manevi inkıta vardır ki, tamamen hadis metnin muhtevasıyla ilgilidir. Bir hadisin Kur’ana, meşhur sünnete, umum-i belvaya ve ilk dönem uygulamalarına ters düşmesi, manevi inkitadır. Mana itibariyla munkatı olan bir hadis ise merduddur. (red edilmiştir)
   Ebu Hanife ve ashabının hadislere yaklaşımını farklı kılan başka önemli hususlar da vardır. Bunların başında Sünnet-Kur’an bütünlüğü gelir. Hanefiler, hadislerin sıhhatini tespit etmek için, Kur’ana arzını savundukları gibi, muhteva itibariyle hadis metinlerini değerlendirirken, hadis ve sünneti Kur’an doğrultusunda anlamayı tercih etmişlerdir. Serahsi’nin şu ifadeleri, Hanefilerin hadisleri nasıl anladığının en güzel özetidir:
   “Her türlü bidat ve hevanın aslı, ahad (mütevatir derecesine ulaşmayan haber) haberlerin Kur’an ve meşhur sünnete arzını terk etmekten neşet etmiştir. Bazıları, Hz.Peygambere ulaşıp ulaşmadıkları şüpheli oldukları halde ve kesin bilgi ifade etmemelerine rağmen, bu tür hadisleri asıl kabul ettiler, sonra da Kur’an ve meşhur sünneti, bu asıllara göre yorumladılar, böylece tabi olması gerekeni metbu (kendisine tabi olunan), kesinlik arzetmeyen bir şeyi de esas kabul ederek bidat ve hevaya düştüler.
   Kur’an ve Sünnet bütünlüğü hususunda bütün alimlerin ve bütün ekollerin aynı düşünce içinde olduğu söylenebilir. Zira akıl sahibi hiç kimse Hz.Peygamberin Kur’ana ters bir şeysöylemiş olabileceğini veya Kur’ana muhalif (zıt, karşı) bir tutum içine girmiş olabileceğini kabul etmez. Ancak, anlama yönteminde hangisini esas alacağımız, hangisini hangisine göre anlayıp yorumlayacağımız önem arzetmektedir. Nitekim biraz sonra görüş ve düşüncelerine değineceğimiz Ehl-i Hadis, beyan olması cihetiyle Sünneti Kur’ana göre değil, Kur’anı Sünnete göre anlamayı ilke edinmiştir. Evzai’nin “Sünnet Kitabı(n anlamını) belirleyicidir” sözü bu ilkenin ifadesidir. Oysa Ebu Hanife ve ashabı, bunun tersini prensip olarak kabul etmişlerdir.
   Ebu Hanife Ekolü’nin hadislere yaklaşımını farklı kılan diğer bir husus, Hadisin lafzına, sünnetin şekline takılıp kalmamalarıdır. Onları, isnadın ali, (yüce) ravilerinin sika oluşundan çok, metnin muhtevası ilgilendirmiştir. Bu sebeple Pezdevi Hanefileri Ashabu’l-Hadis ve’l Maani diye isimlendirmiştir. Sünnet ve Hadise önem vermediklerini iddia edenlere karşı Ashabu’l-Hadis olduklarını ifade ederken, Ehl-i Hadis gibi lafzına ve senedine takılıp kalmadıklarını, daha çok hadislerin anlamlarıyla ilgilendiklerini ifade etmek için de Ashabu’l-Maani tabirini kullanmıştır. Bir Hanefi olan Tahavi de tasnif ettiği hadise dair eserine Şerhu Maani’l-Asar adını vermiştir.
   Ayrıca Hanefiler hadis yorumunda; akıl, fikir ve düşünceyi hiçbir zaman göz ardı etmemişlerdir. Gerek hadisleri Kur’an doğrultusunda anlamaları, gerekse akıl, fikir ve düşünceye başvurmaları bakımından Hanefilerin metodu, Hz.Aişe, Hz.Ömer, Abdullah b.Abbas gibi fakih sahabilerin anlayışının devamıdır, diyebiliriz. Zaten bunlardan Abdullah b.Mesud, Irak Ekolünün mümessili olarak bilinmektedir.
   Pezdevi’nin naklettiğine göre, İmam Muhammed Edebul-Kadi adlı kitabında şöyle demiştir: “Re’ye başvurulmadan (yani şeriatın genel ilke ve esasları doğrultusunda fikir yürütmeden) hadisler doğru anlaşılmaz. Hadisleri dışlayan mücerret (yalnız, tek) bir fikirde doğruluk kazanmaz.”
   İ.Hakkı Ünal, Hanefilerin hadisleri anlama ve değerlendirme yöntemini oluşturan başlıca yedi ilke ve esastan söz etmiş ve her birini örnekleriyle izah etmiştir. Bu ilkeler şunlardır:

Logged
08 Kasım 2007, 10:38:21
MUSAB

Alışıyorum

*


Üye No : 1380

Yaş : 38

Nerden : ESKİŞEHİR

Konu  : 32

Mesaj : 170

Aldığı Teşekkür 2
Offline
« Yanıtla #11 : 08 Kasım 2007, 10:38:21 »

HADİS İLİMLERİ-8

1. Bir hadiste ilk aranması gereken özellik, Kur’an’a uygun olup olmadığıdır. Zira, İmam Ebu  Hanife’nin ifadesiyle, Allah’ın Resulü Allah’ın kitabına muhalefet etmez. “Allahın Kitabına muhalefet eden de Allah’ın Resulü olmaz.”
2. Hadisin anlamı akl-ı selime uygun olmalıdır.
3. Hadisin muhtevasının, İslam’ın insana verdiği değere uygun olması gerektiği ilkesi, İ.Hakkı Ünal’ın Hanefi fıkhı hakkında yaptığı önemli bir tesbittir. Birçok hadisin, hür-köle, kadın-erkek, Müslim-gayrı-ı Müslim, ayırımına gitmeden değerlendirilmesi bunun önemli bir göstergesidir.
4. Hadisin muhtevası, İslamın kolaylık ilkesine ve toplumun maslahatına uygun olmalıdır.
5. Hadisin manası, lafzın delaletinden çok, Şariin gaye ve maksadında aranmalıdır.
6. “Örf (insanlar arasında iyi kabul edilen adetler) ile sabit olan nass ile sabit olmuş gibi kabul edildiğinden, Hadisin anlamı sahih örfe ters düşmemelidir.”
7. İmam Ebu Hanife “Hz.Peygamber ve sahabe döneminin şartları ile bizim şartlarımız aynı değildir.” diyerek Hadisin anlam ve yorumunda zamanla ortaya çıkan gelişmeleri dikkate almıştır.

   Medine Ekolü olarak bilinen Ashabu’l-Hadis mektebine baktığımız zaman hadisleri anlamada ve değerlendirmede, Hanefilerle bazı nüanslardan (ince fark) başka, köklü değişiklikler göremiyoruz. Bu mektebin öncüsü sayılan İmam Malik, hadisleri anlamada ve değerlendirmede üç esasa riayet etmiş, bunlara muhalif olan nice sahih hadisi de reddetme yoluna gitmiştir. Bu esaslar şunlardır:
1.Hadis, Kur’anın zahirine muhalif olamaz. Ancak İmam Malik’in bu hususta Ebu Hanife’den farkı şudur: Hadisin anlam bakımından doğruluğunu destekleyen bir icma varsa veya hadisi Medine Ehlinin Hz.Peygamberden bu yana sergiledikleri bir uygulaması destekliyorsa, hadisin Kur’anı tahsis ettiği kabul edilir.
2. Hadis, üzerinde ittifak edilen, mukarrer şer’i usul ve kaidelere, muhalif olamaz. İmam Malik’e göre bu kaidelerin başında toplumun maslahatı gelir. Ayrıca zorluğu kaldırmak (raf’u’l-harec) ve seddu’z-zeriada bu usul ve kaidelerdendir.
3. Hadis, Medine Ehlinin üzerinde ittifak ettiği bir uygulamaya muhalif olamaz. İmam Malik’in hadisleri değerlendirmede en çok başvurduğu kriter bu esas olmuştgur. O hadisin bir takım lafızlarla rivayetinden çok, Hz.Peygamberin, Medinede yaşayan Sünnet olarak bıraktığı uygulamalara önem vermiştir. Bu, çağdaş anlambilimcilerin sosyal anlama dediği bir anlam türüdür. Muvatta’ına naklettiği nice hadisleri bu üçüncü kritere uymuyor gerekçesiyle amel etmemiş ve bu sebeple, Ebu Hanife kadar olmasa da tenkidlere maruz kalmıştır.
   “En sevdiğim hadisler insanların üzerinde ittifak ettikleri hadislerdir.” Diyen İmam Malik, böylece pratik değeri, mücerred  (yalnız, tek) rivayetlerin önüne çıkarmıştır. Şatıbi’ye göre de, İmam Malik’in en çok riayet ettiği esas; çokça yapılan ve süreklilik kazanmış olan uygulamalardır. O, hakkında hadis olsa da, Medinelilerin uygulamasında yer almayan şeyleri terk etmiştir. Pratik değer ifade etmediği halde rivayet ettiği haberleri nakletmekten kendisi de rahatsız olmuş ve şöyle demiştir:
   “Bu hadislerin çoğu insanı saptırır. Kitabıma öyle hadisler aldım ki, keşke her bir hadis için iki sopa yeseydim de bunları rivayet etmeseydim.” İmam Malik’in bu sözü, talebesi İbn Vehb tarafından nakledilmiştir. İbn Vehb2in şu sözüde, İmam Malik’in hadisler karşısında nasıl seçmeci bir tavır takındığını göstermektedir: “Eğer Allah beni Malik ve Leys ile kurtarmasaydı sapıtırdım.” “Neden?” diye sorulunca da şu cevabı vermiştir: “Çok hadis topladım,şaşırıp kaldım. Hadisleri bir bir Malik ve Leys’e arz ederdim, onlar bana şunu al, şunu terk et derlerdi.”
   İmam Malik’in diğer talebesi İbn Kasım, bazı hadisleri reddederken, buna gerekçe olarak:
   “Bu hadislerin ekseriyeti ile amel edilmemektedir.” demiştir.
   Hukuk sahasında bu mektepler oluşurken, İslam coğrafyası, kemal sahasında da ciddi tartışmalara sahne oluyordu. Hatta kelami tartışmaların fıkhi tartışmalara takaddüm (önde bulunma) ettiği söylenebilir. Hadislere ve hadisçilere yönelik eleştiriler sadece fakihlerden değil, kelamcılardan da geliyordu. Doğrusu Mutezili kelamcılarının hadis ve sünnet konusundaki fikir ve düşünceleri, ilk hukuk mekteplerinin düşünceleriyle paralellik arz etmektedir. Tek fark; kelamcıların fakihlere nazaran, aklı biraz daha ön plana çıkarmalarıdır.
(Kelam: İslami inançları akli ve nakli delillerle ispatla şüpheleri ortadan kaldırmayı hedefleyen, İslamiyeti çeşitli felsefelere karşı korumak için ortaya çıkan ilim.)
   Fakihlerin hukuk sahasında, Mutezilenin de kelam alanında yol açtıkları dinamizm, değişimin getirebileceği dejenerasyonu önlemek için, bazı grupları, kendilerini muhafaza amacıyla, yaratıcı düşünceyi veya entellüktüel üretimi bastırma siyasetine sevk etmiştir. Bu siyaseti tatbik etmeye başlayan da Ehl-Hadis olmuştur. Sahabeden, çok hadis rivayet etmekle bilinen ve el-Muksirun diye isimlendirilen şahısların varlığı bilinmektedir. Ancak sahabe asrında henüz Ehl-i Hadis diye adlandırılan bir fert ya da zümre söz konusu değildir. Yukarıda fikir ve düşüncelerine kısaca temas ettiğimiz İbn Ömer ve Ebu Hureyre gibi sahabilerin, neşet edecek Ehl-i Hadis ekolüne rehberlik ettikleri doğrudur. Fakat bir ekol olarak Ehl-i Hadisin zuhuru daha sonradır. Biz burada Ehl-i Hadis derken, sadece Hadis ilmi ve rivayeti ile uğraşan Muhaddisunu kasdetmiyoruz; Ehl-i Hadis ile yalnız hadis rivayet edenleri değil, hukuki ve itikadi tüm meseleleri hadisler üzerine bina etmek isteyen, Hz.Peygamber döneminden gelen her uygulamaya Sünnet, onun dışında her şeyi bidat olarak değerlendiren kimseleri kastediyoruz.
   İlk hadis halkalarının Hz.Ömer’in vefatından sonra, Hz.Ebu Hureyre tarafından başlatıldığı bilinmektedir. Hatta Hatib Bağdadi’nin bir rivayetine göre, sahabe döneminde bile Ashabul-Hadis diye bir topluluktan söz etmek mümkündür. Ancak az önce de ifade ettiğimiz gibi, erken döneme ait bu ve benzeri rivayetler, bu ekolün ilk oluşum safhasına aittir. Esas, ilim ve kültür tarihimizde bilgi kaynaklarını rivayetlere teksif (yoğunlaştırma, toplama) eden, anlama yöntemi olarak da lafızların zahirine sarılan Ehl-i Hadis’in ortaya çıkması hicri II. asrın sonlarına tekabul eder. Fazlur-Rahman’a göre de, geniş kapsamlı hadis hareketi, birinci asrın sonunda başlamakla birlikte, hadisin ezici bir halk hareketine dönüşmesi, ikinci asrın sonlarında gerçekleşmiştir.
   Ehl-i Hadisin bir ekol olarak ortaya çıkmasından sonra, asıl tartışma Ehl-i Hadis ve Ehl-i Fıkıh arasında cereyan etmeye başlamıştır. Medine’deki Hadis Ekolü de artık Ehl-i Fıkıf içinde değerlendirilmiş, Kelamcılar da bu tartışmada Ehl-i Fıkıhın yanında yer almıştır.
   Bu tartışma kaynaklık eden haberlerden elde edilen kanaate göre, Fakih; cemiyet hayatında vuku bulan hadiselerin bizzat içinde yaşayan, zuhur eden yeni problemlere pratik çözüm yolu bulması gereken bir merci, bir otoritedir. Çalışma sahası ve ilgi alanı hadis ve hadis rivayeti olan Muhaddis ise, adeta, sosyal hayatın gerçeklerinden habersiz yaşayan, realiteleri tanımayan, mantık, muhakeme ve seyyal (akıcı) düşünceden uzak ve genelde nazariyatta (ilmin ameli olmayan yönü, teori) kalan rivayet alimidir. Elbette bu söylediğimiz bilhassa tedvin dönemi hadisçilerinin büyük bir kısmı için geçerlidir. Zira tedvin döneminde Ehl-i Hadisin, hemen hemen birçok çalışmaları rivayet ile ilgili meselelere teksif (yoğunlaşma) edilmiştir. Bunun, uydurma hadislerin baş göstermesi gibi haklı sebepleri yanında, meşakkatli yolculuklarla diyar diyar dolaşıp sözlü rivayet ve yazılı kaynak toplayan, şeyhlerden muhtelif tahammül yollarıyla hadis alıp hıfzeden, sonra da meclisler tertip edip bunları rivayet eden kimselerin, ayrıca kendilerini hadislerin Hz.Peygamberin gayelerine göre yorumlanması ve değerlendirmesine vermeye imkan bulamamalarını da zikredebiliriz.
   Hadisçiler, kendilerini öyle hummalı bir çalışmanın içinde bulmuşlardır ki, birçoğu, topladıkları hadislere, yazdıkları kitaplara tekrar bakma fırsatı dahi bulamamışlardır. Abdullah b.Mübarek, “Her kim hadislerden istifade etmek istiyorsa yazdıkları üzerinde düşünsün” demiştir. Seleme b.Dinar hicri II.asrın sonlarına doğru: “Kitap yazma devri bitti artık okuyup düşünme zamanı geldi” demiştir. Ancak sağlıklı bir anlama yöntemine sahip olmadıkları için, onların devrini  ciddi bir okuma ve düşünme ameliyesinin başladığı bir devir olarak görmek pek mümkün değildir. Bir kısım Ehl-i Hadise göre, fıkıh ve fetva kitapları telif etmek dahi bidat ve kerih bir iştir. Daha da ötesi hadislerin bablara ayrılarak tasnif edilmesine bile karşı çıkanlar olmuştur; Abdullah b.Mübarek’e Tarsus’ta hadis rivayet ederken uğrayan Hammad b.Usame el Kufi: “Ey Ebu Abdurrahman, bu babları ve yaptığınız bu tasnifi hoş karşılamıyorum, şeyhlerimizin böyle bir şey yaptıklarını görmedik” demiştir. Bilindiği gibi Abdullah b.Mübarek, konularında göre hadisleri tasnif ederek müstakil eserler vücuda getiren ilk muhaddislerdendir. Öyle olduğu halde kendisine, rivayet ettiği hadisteki anlaşılmayan bir husus sorulduğunda; “Sana Resulullah’tan bir hadis geldiği zaman kulak verip dinle” diyerek Ehl-i Hadisin egemen tavrını sergilemiştir.
   Gerek fakihlerin gerekse kelamcıların Ehl-i Hadise yönelttiği eleştirilerin ekseriyeti, hadisçilerin sadece birer ravi ve nakilci olmaktan öteye geçemedikleri üzerinde yoğunlaşmıştır. Onları Cehele, haşeviyye ve Zevamilu’l-Esfar (bilgi hamalları) gibi isimlerle anmaya başlamışlardır. Kendilerini fukahaya malzeme toplamakla görevli addeden bazı hadisçiler, bu eleştirileri kabul ederken, bunu kabul etmeyenler karşı atağa geçmişlerdir. İbn Abdilberr’in naklettiğine göre, Hammad b.Seleme, Hammad b.Zeyd ve Said b.Ebi Arebu gibi bir çok alimin kendisinden hadis aldığı Matar el-Verrak’a bir hadis sorulur, o da onu bütün tarikleriyle rivayet eder. Hadisin mana ve maksadının ne olduğu sorulunca da: “bilmiyorum, ben sadece taşıyıcıyım” cevabını verir. Eş-Şabi, kendi döneminde yaygınlık kazanan, hadisçilerin eczacı, fakihlerin doktor olduğu benzetmesini kabul etmiş ve şöyle demiştir. “Biz fakih değiliz. Ancak hadis dinledik ve onları rivayet etmekle yetindik.”
Logged
25 Aralık 2007, 12:57:44
MUSAB

Alışıyorum

*


Üye No : 1380

Yaş : 38

Nerden : ESKİŞEHİR

Konu  : 32

Mesaj : 170

Aldığı Teşekkür 2
Offline
« Yanıtla #12 : 25 Aralık 2007, 12:57:44 »

HADİS İLİMLERİ-9

   Ne var ki, tartışmaların yukarıdaki olumlu yönleri ile birlikte, olumsuz yanları da olmuştur. Bu da, tasnif dönemi hadis eserlerin tepkisel ve savunmacı bir nitelik kazanmasıdır. Tasnif dönemi eserleri, Hz.Peygamberden gelen hadisleri muhafaza etmek ve sonraki nesillere aktarmak gibi halisane bir niyetin yanında, fakih ve kelamcılara tepki olarak  Ehl-i Hadisin kendi görüş ve kanaatlerini yayma arzusunu da yansıtmaktadır. Kütüb-i Sitte içinde, Müslim hariç, Cami ve Sünen tarzı eserlerin dahi böyle bir tepkisellikten arınmış olarak kaleme alındıklarını söylemek mümkün değildir. M.Hayri Kırbaşoğlu’nun da belirttiği gibi, hadislerin belli başlıklar altında toplanması demek olan tasnif, zaten yorumun bir parçasıdır. Ancak Ehl-i Hadis, sağlıklı bir anlama ve yorumlama yöntemine sahip olmadığı için, tasnifler, ilmi ve objektif olmaktan uzaktır. Gerek Buhari’nin, gerekse diğer hadisçilerin kullandıkları bab başlıkları bunu açıkça göstermektedir. Cami türü eserler, hem fakihlere hem kelamcılara,Sünen tarzı eserler ağırlıklı olarak fakihlere, Ehl-i Hadisin kaleme aldığı Kitabu-Sünne Kitabu’l-İman ve Kitabut-Tevhid adlı eserler ise, daha çok kelamcılara birer reddiye niteliğini taşımaktadır. Sünen tarzı kitaplardaki Kitabu’s-Sünne bölümleri, başlıkları itibariyle, Cehmiyye, Hariciye ve Mürcie mezheplerine cevap niteliği taşımaktadır. Darimi ile İbn Mace’nin mukaddime niteliğinde yer verdikleri Kitabu İttibais-SÜnne bölümleri, eserlerini tasnif gayelerini açıkça ortaya koymaktadır. Kitaplarını kronolojik sırası takip edildiğinde, yıllar ilerledikçe,  yeni başlıkların da ortaya çıkmaya başladığı görülecektir. Buhari ile Kütüb-i Sitte içinde en son yazılan İbn Mace’nin Sünen’i mukayese edildiğinde bu, kolayca tespit edilecektir. Devam edecek…

KAYNAK: DR.MEHMET GÖRMEZ / SÜNNET VE HADİSİN ANLAŞILMASI VE YORUMLANMASINDA METODOLOJİ SORUNU / TÜRKİYE DİYANET VAKFI YAYINLARI
Logged
17 Ocak 2008, 16:00:07
MUSAB

Alışıyorum

*


Üye No : 1380

Yaş : 38

Nerden : ESKİŞEHİR

Konu  : 32

Mesaj : 170

Aldığı Teşekkür 2
Offline
« Yanıtla #13 : 17 Ocak 2008, 16:00:07 »

   Ehl-i Hadis-Ehl-i Fıkıh tartışmasında, hadisçilerin karşısında en çok durabilen, Hanefiler olmuştur. Ebu Hanife’den sonra, bu mektebin ikinci kuşağı, Ehl-i Hadisten gelen eleştirilere cevap vermekle uğraşmıştır. İmam Muhammed’in Kitabul-Hucce’si, İmam Ebu Yusuf’un er-Reddu ala Siyeri’l Evzai’si bu amaçla kaleme alınan eserlerdir. Buhari dönemkinde, Ehl-i Hadise muhalif olarak, belki de sadece Hanefiler kalmıştı. Bu sebeple Buhari’nin, Hanefilere cevap olsun diye bab başlıklarında serdettiği ibare bazen, babın altında zikrettiği hadislerden uzun olmuştur.

   Bu hususta Buhari’yi en çok taklid eden Tirmizi olmuştur. Ancak Tirmizi, Buhari gibi bunu bab başlıklarında zikretmek yerine, Ehl-i Hadisten addedilen, Sufyan Servi, Ahmed b.Hanbel, İshak b.Rahuye, İbn Müb arek ve Şafii (Tirmiziye göre Şafii Ehl-i Hadistendir) gibi, hadise dayalı fıkhın mümessilleri olan alimlerin kanaatlerine yer verir.

   Tirmizi “Bazı Iraklılar der ki”, diye b aşladığı ifadelerden sonra sık sık Hanefileri tenkit etmiştir. Şayet ihtilaf, Ehl-i Hadis ile Ehl-i Rey arasında ise, hemen Ehl-i Hadisi savunmaya geçer. Fakat ihtilaf Ehl-i Hadisin kendi arasında ise, ona pek dokunmaz, bu gibi hallerde kanaatini belirtecek başlıktan da sakınır.

   Ehl-i Hadis, yoğun çabalarına rağmen müstakil bir mezhep olarak kendini kabul ettirememiş, ancak bünyesinde üç ayrı mezhep çıkarmıştır. Daha doğrusu toplumda gösterdiği faaliyet ile bu dönemde ortaya çıkan mezheplere yön vermiştir. Bu mezhepler, sırasıyla  Şafii, Hanbeli ve Zahiri mezhepleridir. Ancak bu nezhepler ile Ehl-i Hadis arasında, gerek sünnet konusunda gerekse sünneti anlama hususundaki paralelliği zikretmeden önce, Ehl-i Hadisin temel düşüncelerini maddeler halinde belirtmek istiyorum.

1. Ehl-i Hadisin nazarında Kur’an ile Hadis, gerek menşe itibariyle gerekse değer itibariyle aynıdır. Ehl-i Hadisin Basra öncülerinden Süleyman b.Tarhan et-Teymi; şöyle demiştir:
   “Cebrahil (as) Kur’an’ı Allah’tan getirdiği gibi, Sünneti de getirmiş, Kur’an’ı Peygambere öğrettiği gibi, Sünneti de öğretmiştir.” diyerek sünneti de vahy kategorisinde değerlendirmiştir. Hatta göre, beyan olması cihetiyle Sünnet, Kur’an’dan daha belirleyicidi