İslam Forumu - İslami Forum
Kullanıcı Adı Sürekli Bağlı Kal
Şifre:
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Favorilere Ekle  |  Yazdır  
Gönderen Konu: HZ. PEYGAMBER’İN ERDEMLİ İNSAN YETİŞTİRME KAVRAMINA VERDİĞİ ÖNEM  (Okunma Sayısı 4760 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
24 Aralık 2007, 15:27:53
MUSAB

Alışıyorum

*


Üye No : 1380

Yaş : 38

Nerden : ESKİŞEHİR

Konu  : 32

Mesaj : 170

Aldığı Teşekkür 2
Offline
« : 24 Aralık 2007, 15:27:53 »






HZ. PEYGAMBER’İN ERDEMLİ İNSAN YETİŞTİRME BAĞLAMINDA
ÎSÂR (DİĞERGAMLIK) KAVRAMINA VERDİĞİ ÖNEM-1

Giriş
İslâm, kolektif yaşanılan bir dindir. Onun temsilcisi ve elçisi konumunda olan Hz. Peygamber, fedakâr, cömert, başkalarını kendine tercih eden, samimi insanlardan oluşan erdemli bir toplum oluşturmayı amaçlamıştır. Onun hedefi, iyi huylarla bezenmiş, kötü huylardan arınmış erdemli bir birey modeli/insan-ı kâmil örneğini oluşturmaktır. Başkasını düşünmeyen ve başkasıyla ilgilenmeyen bir bireycilik anlayışının dinde yeri yoktur. İnsanlar arasındaki ilişkilerin/ dostlukların sağlam olması aradaki güven, vefa, samimiyet, hoşgörü ve fedakârlık gibi duyguların var olmasıyla doğru orantılıdır. Kendi salt nefsi ve menfaati için çalışan insanlar, pragmatist anlayışın esiri olan ve dünyayı kendi çıkarından ibaret olduğunu zannedenlerdir. Bu zihniyetin kökeninde diğerkâmlığa hiç önem verilmemesi yatmaktadır. Dünyaya diğerkâmlık gibi ulvî ve yüce duygular hâkim olmuş olsaydı, tarih boyunca haksız ve gereksiz yere yapılan pek çok savaş yapılmamış, insan kanı akıtılmamış olacak ve günümüzde de daha âdil ve insanca yaşanılır bir dünya olacaktı. Dolayısıyla Müslümanların sadece ibadetlerle yetinmeyip, bu tür güzel huyları sosyal/günlük hayatta canlı tutmaları ve  davranışlarında bir meleke haline getirmeleri bir gerekliliktir. Aksi takdirde toplumumuzda batı ülkelerindeki gibi yaşanan, üstesinden gelinmesi ve çözülmesi zor bir takım sosyal içerikli problemlerin (sokak çocukları, kuşak çatışması, bazı hakların ihlali, güvensizlik gibi sorunların) yaşanması kaçınılmaz olacaktır.

Îsâr Kavramı ve Toplumdaki Önemi

Türkçe’de diğerkâmlık ve özgecilik, Batı dillerinde ise altrüizm karşılığında kullanılan îsâr kavramının sözlükte “bir şeyi veya bir kimseyi diğerine üstün tutma, tercih etme, bir şeye karşı sevgisi olmak, öncelik vermek, ikram etmek” gibi manalara gelmektedir.1 Îsâr, ahlâk terimi olarak “bir kimsenin, kendisi ihtiyaç içerinde bulunsa bile sahip olduğu imkânları başkalarının ihtiyacını karşılamak üzere kullanması, başkasının yararı için fedakârlıkta bulunması” demektir. 2 Başka bir ifade ile başkalarının hak ve menfaatlerini, kendi hak ve menfaatlerinden önde tutmaktır.3 Cürcânî îsârı, “kişinin başkasının yarar ve çıkarını kendi çıkarına tercih etmesi veya bir zarardan öncelikle onu koruması” şeklinde tarif ederek bu anlayışın din kardeşliğinin en ileri derecesi olduğunu belirtir. 4 Bir kimsenin cömertlikte îsâr derecesine ulaşabilmesi için ikram ettiği şeye kendisinin fiilen muhtaç durumda bulunması şart değildir; önemli olan, muhtaç olsa dahi başkasını kendisine tercih edebilecek bir ahlak anlayışına ve irade gücüne sahip bulunmasıdır.5 Îsâr konusu, tasavvuf kaynaklarında çok daha geniş bir yelpazede ele alınmakta, konu değişik hikâye ve görüşlerle geniş olarak anlatılmaktadır.6 Îsâr, iman, sevgi, şefkat ve aşk coşkusunun bir tezahürü  ve neticesidir.
Îsârın zıttı olan bencillik, insanın yalnız kendisiyle ilgilenmesi, ilişkide bulunduğu herkesi ve her şeyi kendi yararına kullanma isteği anlamına gelmekte, ahlak sistemlerinde ve insan davranışlarında ciddi bir kusur olarak kabul edilmektedir. Bencillik, hemen her konuda ve alanda yardımlaşmaya, dayanışmaya ve işbirliğine engel olmaktadır. Kibir, cimrilik, kin gütme, aşırı hırs, açgözlülük, tamahkârlık gibi bazı kötü huylar, bencillik duygusundan kaynaklanabilmektedir. 7 Bencilliğin dayanağı, bireyin kendi özüne bağlılığı, başkalarına karşı kendini üstün görme arzusudur. Bencillik aslında bir açgözlülüktür. Bencil insan, her şeyi kendisi için ister, kimseyle bir şeyi paylaşmaya yanaşmaz.8 Hadiste bencil karakterli insanlar yadırganmakta ve bencilliğin kötü bir huy olduğu vurgulanmaktadır: “İnsanların en düşük karakterlileri bencil ve korkak kimselerdir.” 9 “İman ve haset Müslüman bir kimsenin kalbinde bir araya gelemez.”10 Çocuklara iyi huyları, özellikle cömertlik gibi güzel huyları sistematik olarak çok erken dönemlerde kazandırmaya başlanılması gerekir. Aksi takdirde belli bir dönemden sonra bu eğitimde başarılı olmak mümkün olmayabilir. Başkalarının iyiliğini düşünmek, yararına davranmak; hazlarını artırmak, acılarını dindirmek, başkalarının yararı için kendi isteklerinden özveride bulunmak ve tutkularını sınırlamak sosyal hayatın geleceği açısından fevkalade önemlidir. Diğer bütün ahlâkî faziletlerde olduğu gibi, diğerkâmlık da insanda bir huy ve meleke haline gelmekle kazanılmış olur. Bunun meleke halini alması da bu alandaki davranışların örnek alınmasına ve güçlü bir irade eğitimine bağlıdır. Yarar ummadan ve karşılık beklemeden bir insanın diğerine yardım etmesi, yani özgeci davranış biçimi can, mal ve ırz güvenliğinin teminatıdır. Birey kendi canını, malını, namusunu nasıl kutsal biliyor ve koruyorsa, diğerlerininkini de öyle bilmelidir.11
Logged
27 Aralık 2007, 17:40:10
MUSAB

Alışıyorum

*


Üye No : 1380

Yaş : 38

Nerden : ESKİŞEHİR

Konu  : 32

Mesaj : 170

Aldığı Teşekkür 2
Offline
« Yanıtla #1 : 27 Aralık 2007, 17:40:10 »

HZ. PEYGAMBER’İN ERDEMLİ İNSAN YETİŞTİRME BAĞLAMINDA
ÎSÂR (DİĞERGAMLIK) KAVRAMINA VERDİĞİ ÖNEM-2

Cömertlik, Empati ve Îsâr İlişkisi
Cömertlik, İslâm ahlâkının en çok önem verdiği faziletlerden biridir. Çünkü hiçbir karşılık beklemeksizin sahip olduğu mal ve imkânı başkasına ihsan etmek olan cömertlik, başkalarına yardım arzusunun insanda karakter halini alması demektir. Pek çok âyet ve hadiste infak, ihsan ve cömertliğin ilâhî bir sıfat ve peygamberlerin sahip oldukları erdemlerden biri şeklinde gösterilmesi, ayrıca cimriliğin şiddetle kötülenmesi, İslâm ahlakçılarının bu konuya özel bir önem vermelerine yol açmıştır.12 İyilik yapmak, kişinin ahlâk ve faziletteki kemâl derecesine bağlıdır. Bazı ahlakçılar bu açıdan cömertliği sehâvet, cûd ve îsâr olmak üzere üç dereceye ayırmışlardır. Kişinin, imkanlarının çoğunu kendisine ayırarak azını hayır yolunda kullanmasına sehâvet, azını kendisine ayırarak çoğunu başkasına ikram etmesine cûd, gerektiğinde kendisini tamamen mahrum bırakarak imkanını başkaları için kullanmasına da îsâr denir.13 Kişinin kendini geçici bir süre başkasının yerine koyup, olaylara onun bakış açısından bakması ve hissetmeye çalışması şeklinde tanımlanan/anlaşılan empatinin, isârın bir önceki aşamasını teşkil ettiği söylenebilir. Başkasına bir iyilik veya bir hayır yapılacağı zaman genellikle bu duygular kişide canlanır. Ve bu süreç kişiyi hayra yöneltici bir etkendir. Empati yapmak, insanlar arasındaki birçok problemi çözecektir. Başkalarının sıkıntısına duyarsız kalmak veya “diğerinin acısı benim acımdır” anlayışında olmamak dinen yadırganan bir anlayıştır. Hadis kaynaklarında empati kapsamına dahil edeceğimiz pek çok hadis bulmak mümkündür. “Sizden biriniz kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe (hakiki manada) iman etmiş olamaz.14 “Komşusu aç i en, tıka basa karnını doyuran kimse (gerçek) mü’min değildir.”15 “Müslüman, elinden ve dilinden başkalarının emin olduğu kişidir.”16 “Kötülüklerinden komşusunun emin olmadığı kimse mü’min olamaz.”17 “Hizmetçileriniz sizin kardeşlerinizdir. Allah onları ellerinizin altına verdi. Kimin elinin altında bir kardeşi bulunuyorsa ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onlara kaldıramayacakları işi yüklemesin, eğer yüklerseniz kendilerine yardım ediniz.”18 “Müslümanların derdiyle ilgilenmeyen onlardan değildir.”19 İslâm anlayışında salt kendini başkasının yerine koyma ve başkasını düşünme ile yetinilmeyip, bunun gereğinin yapılması istenilen bir husustur. Düşünme aşaması, bir nevi eylemin yapılması için hazırlık safhasıdır. Akabinde gereğinin fiili olarak yapılması söz konusudur. Gereğini yapmayanlar genellikle vicdan azabıyla karşı karşıya kalırlar. Hadislerde, bencil duygularla hareket edilerek başkasının zararına olan şeylerden kaçınılması da istenmektedir. Dolayısıyla iyilik yapılması istenilmesine karşın, başkasına kötülük yapılmaması veya başkasına zarar verilmemesi konusunda da uyarıcı hadisler söz konusudur: “Biriniz kardeşinizin alışverişine artırıcı olarak müdahale etmesin.”20 “Biriniz kardeşinin istediği kıza talip olmasın.”21 “Kişi, kardeşinin satışına kendininkini satmak için müdahale etmesin.” 22 Günümüz ortamında bu tür hadislerde mündemiç olan evrensel ilkelere herkesin kulak vermesi bir zorunluluktur. Kibir, haset, cimrilik, öfke, kıskançlık, kin gibi kötü ve zemmedilmiş huylardan kendini arındırmayanlar, bu tür hadislerde zikredilen hususlarda çokça hatalara düşebilmektedir. Dolayısıyla nefsin tezkiyesi, insanî ilişkilerin olumlu ve dostane bir şekilde yürütülmesinde önemli bir etkendir Başkalarını düşünen insan, kendisinden önce başkalarının iyiliğini ve yararını düşünür, sadece düşünmekle kalmaz, bu düşüncesini eylem haline getirir. Karşılığında hiçbir şey beklemeksizin başkalarına yararlı olmayı, başkaları için kendi çıkarlarından ödün vermeyi ve fedakârlıkta bulunmayı göze alır. Herhangi bir davranışı yaparken bunun başkalarına zarar verip vermeyeceğini ve onları üzüp üzmeyeceğini dikkate alır.23 Bütün bunları ahlakî bir erdemlilik olarak kabul ettiği için uygular. Diğerkâmlık, kendisinden önce başkalarının iyiliğini düşünmektir. Böyle bir insan, karşılığında hiçbir şey beklemeksizin başkaları için kendi çıkarlarından ödün vermeyi göze alır. Diğerkâmlık isteği, başkalarının maddî yardımına koşmanın yanında, sempati ve insan sevgisi gibi çeşitli görüntülerle de dışarıya yansır. Düşünürler, diğerkâmlığı insanlığın ahlâk ve kültür bakımından gelişmesinin şartı olarak görürler. Eğitim ve öğretim yoluyla başkalarının çıkarlarını kendi çıkarlarına üstün tutan insanların yetiştirilmesine ihtiyaç duyulduğunu belirtirler. Kendisinin bir kişilik olduğu ve kendisinden başka kişiliklerin de varlığı bilinciyle hareket eden insan, sadece kendi çıkarlarını düşünerek hareket edemez, kendi kişisel iyiliğini hayatın nihaî amacı sayamaz. Eğer toplumun çoğunluğunu bu tür insanlar oluşturmaya başlarsa sağlam kökleri olan sosyal bir düzen ortaya çıkar.24 Îsâr, bazı sûfilere göre tasavvufun on esasından birisi sayılmıştır.25

Kur’ân-ı Kerim’de Îsâr Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de îsâr kelimesi beş yerde geçmektedir. Dört yerde sözlük  manasına26, bir yerde de terim manasına kullanılmıştır.27 Bu dört yerde “yeğlemek, tercih etmek ve üstün tutmak” gibi manalarda kullanılan îsâr kelimesi, hadislerde de çoğunlukla aynı manalarda kullanılmaktadır.28 Ancak şunu da belirtelim ki, gerek Kurʹân’da ve gerekse hadislerde îsâr kelimesi geçmediği halde îsâr konusunun işlendiği pek çok nass bulmak mümkündür. Bunun örneklerine ileride yer verilecektir. Haşr suresinde terim anlamında kullanılan ayette şöyle buyrulur: “Kendileri ihtiyaç içersinde olsalar bile, diğer kardeşlerini kendilerine tercih ederler.”29 Ayet, toplumda başkalarının da düşünülmesi gerektiği hususunu, olgun müminlerin özellikleri olarak nitelemektedir.30 Kişinin kazandığının sahibi ve maliki olması İslâm hukukunun tanıdığı bir husustur, fakat ondan diğer insanları da faydalandırması ahlâkî bir husustur. İslâm’ın bu insanî yaklaşımını Batı kalıplarına göre düşünenlerin anlamaları oldukça zordur.31 Başkalarını düşünme ve muhtaç olduğu halde kardeşini tercih etme düşüncesi ahlâkî meziyetlerin en üstünüdür.32 İslâm, dünyanın geçici olduğunu, sahip olunan mal ve servetin bir gün zorunlu olarak terk edileceğini, bunun için başkalarının da maddi- manevi açıdan düşünülmesi gereğini sık sık hatırlatır. Bu özverinin ve feragatin yerine getirilmesini ister. İslâm dininde inananlar arasındaki ilişkiler din kardeşliği temeline dayanır. Din kardeşliği, kan kardeşliğinden daha bir önem arz etmektedir. Bir toplumu, kardeşini tercih edebilecek seviyeye ulaşmış sağlam vicdanlar koruyabilir, ayakta tutabilir.33 Dolayısıyla aralarında hiçbir statü farkı gözetilmeksizin tüm inananların kardeş olduğu kesin bir ifade ile belirtilmiştir: “Müminler ancak kardeştirler.”34 Yukarıdaki verdiğimiz îsâr konusundaki ayetin nüzulü ile ilgili farklı iki olay anlatılmaktadır. Birincisi şudur: Bir adam Resulullah’a geldi, “Ey Allah’ın elçisi, açlıktan dermansız kaldım” dedi. Hz. Peygamber kadınlarına haber gönderdi, ancak onların yanında hiçbir şey bulamadı. Bunun üzerine Allah Rasûlü ashabına: “Bu adamı bu gece kim misafir etmek ister? ki, Allah ona rahmet buyursun” dedi. Ensâr’dan biri kalkıp: “Ben Ey Allah’ın elçisi” diye karşılık verdi. Ve adamı alıp evine götürdü. Sonra da hanımına “Bu, Allah Elçisi’nin misafiridir, yarına bir şey saklama, ne varsa getir buna ikram edelim” dedi. Hanımı: “Vallahi yanımda çocukların yiyeceklerinden başka bir şey yok” dedi. Kocası da ona “O halde sen çocukları oyala, akşam yemeğini istedikleri zaman onları uyut, sonra gel kandili söndür. Sofrada biz de yiyormuş gibi yapalım. Biz bu geceyi aç geçirelim” dedi. Kadın da öyle yaptı. Sonra bu adam, ertesi gün Hz. Peygamber’in yanına gittiğinde Resulullah ona: “Bu gece misafirinize yaptıklarınızdan Allah Teâlâ memnun oldu.” dedi. Bunun üzerine Yüce Allah: “Kendi ihtiyaçları dahi olsa kardeşlerini kendi öz canlarına tercih ederler” ayetini indirdi.35 Zikredilen olaydan çıkarılacak pek çok ilke mevcuttur. O yıllarda Müslümanlar arasında maddi imkânsızlığın ileri derecede yaygın olduğu anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber, önce adamı kendi ağırlamak istiyor, ancak evinde bir şey olmayınca alternatif olarak bir başkasına havale ediyor. Çaresiz kalan kişiyi hiçbir zaman ortada bırakmıyor. Evine misafir alan sahabe de incelik sahibi birisi olup misafirini tedirgin etmeden ve evinde yeteri kadar erzak olmadığını belli etmeden ağırlıyor. Böylece Allah Teâlâ’nın rızası gözetilerek Hz. Peygamber’in isteği yerine gelmiş oluyor. İkinci olarak zikredilen ayetin nüzul sebebi şöyledir: Hz. Peygamber, Nadir Oğulları’ndan ganimet olarak elde edilen malların önemli bir kısmının Muhacirlere dağıtılmasından dolayı Ensâr, gönüllerinde en ufak bir burukluk hissetmedi, hiçbir şekilde haset ve kıskançlık belirtisi göstermedi. Bütün bu fedakârlıkları yaparken Ensâr, bolluk içerisinde olmayıp, aksine kendileri de muhtaç ve yoksulluk içinde yaşıyordu. Fakat Muhacirlerin iyiliğini ve mutluluğunu kendilerininkinden daha öncelikli olarak görmüşlerdi. Muhacirleri kendi maddî varlıklarına ortak etmekle kalmadılar, hem kendileri, hem de Muhacirler arasında paylaştırılması gereken imkânları bütünüyle onlara bıraktılar. Üstelik bunu severek gönül rahatlığıyla yaptılar.36 Ensâr, muhacirlere yaptıklarını bilinçli ve istekli yapıyordu. Ortada bir zorlama ve baskı söz konusu değildi.37 Bazı bilginlere göre bu olay yukarıdaki ayetin nüzul sebebi olarak değerlendirilmektedir. 38 Hangi olay nüzul sebebi olarak kabul edilirse edilsin her ikisinde de îsâr söz konusudur. “Îsar” terimine yer verilen ayetlerde başkalarının iyiliğini, mutluluğunu, refahını amaç edinme, karşılığında hiçbir şey beklemeksizin başkalarına yararlı olma, başkaları için çıkarlarından ödün verme, fedakârlıkta bulunma, karşılıksız olarak iyi ilişkiler kurma, sevgi ve şefkatle yaklaşma olguları anlatılır. Bunların sadece düşünülen ve hissedilen değil, eyleme dönüştürülmesi istenen tutum ve davranışlar olduğu belirtilir. Kur’an’dan anladığımıza göre, özgeci karakter geliştirmek nefsi bencillikten korumakla mümkündür. Nefsin bencilliğinden korunabilmek için de bireyin kendisini, bütün içtenliğiyle Allah’ın koymuş olduğu evrensel ahlâk ilkelerine bağlanmaya, onlara uymaya yöneltmesi, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmayı amaç edinerek, sahip olduğu kıymetleri başkalarıyla paylaşmayı nefsine benimsetmesi gerekir. Bencillik, kontrol altına alınmadığı takdirde her türlü kötülüğe, erdemsizliğe kaynaklık eder. Kur’ân, bencil tutum ve davranışların kontrol altına alınması için insanın Allah ile olan ahlâklı ilişkisini sürdürmesini, O’nun koyduğu değerleri benimsemesini ve O’nun otoritesini kabul etmesini önerir. Bencilliğin erdemsizlik halini aldığı durumlarda yapılması gereken, kişilikte böyle bir karakterin oluşmaması için çaba harcamak, onun yerine hoşgörüyü ve özgeciliği yerleştirmeye çalış-
maktır.39 Kur’ân-ı Kerim’de îsâr kelimesi geçmediği halde isârı konu edinen ve îsârdan övgüyle bahseden âyetler de vardır: “Yoksula, yetime ve esire verenler o yiyeceği sevmelerine rağmen verirler: “Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz.” (derler).”40 “İnsanlar arasında Allah’ın rızasını kazanmak için canını verenler vardır.”41 “Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”42 “Sevdiğiniz şeylerden vermedikçe asla iyiliğe erişemezsiniz. Ne verirseniz, Allah onu bilir.”43
Logged
04 Ocak 2008, 09:57:44
MUSAB

Alışıyorum

*


Üye No : 1380

Yaş : 38

Nerden : ESKİŞEHİR

Konu  : 32

Mesaj : 170

Aldığı Teşekkür 2
Offline
« Yanıtla #2 : 04 Ocak 2008, 09:57:44 »

HZ. PEYGAMBER’İN ERDEMLİ İNSAN YETİŞTİRME BAĞLAMINDA
ÎSÂR (DİĞERGAMLIK) KAVRAMINA VERDİĞİ ÖNEM-3

Hz. Peygamber’in Cömertliği
Îsâr kavramı yukarıda belirtildiği üzere cömertlikle yakın ilişkili olan bir kavramdır.
Îsâr yapan aynı zamanda cömert bir kişidir. Cömertlik olmadan îsâr da
olmaz. Dolayısıyla Hz. Peygamber’in cömertliği bilinmeden ve anlaşılmadan
onun îsâr anlayışı da tam olarak anlaşılmaz. Onun için Hz. Peygamber’in cömertliği
üzerinde de bir nebze durmak da fayda var.
Kurʹân-ı Kerim’de 73 ayette geçen infak tabiri44, din ve insanlığın yararına
olan her türlü meşru harcamayı içine almaktadır.45 İslâm, sosyal ve iktisadî kutuplaşmayı
kaynağında önleyici ve geniş halk kesimlerinin teşebbüs gücünden
faydalanıcı bir özelliğe sahiptir.46 Varlıklı Müslümanların zekât ve sadakalarını
fakir, yoksul, yetim, kimsesiz ve darda bulunanlara vermeleri, sosyo-ekonomik
farklardan ileri gelen bölünmeleri ortadan kaldırarak toplumsal dayanışma ve
kaynaşmanın gerçekleştirilmesinin canlı tablosunu oluşturur.47 İnfakın içtimaî
adaleti sağlama yanında en önemli rolü ruhî eğitime yaptığı katkıdır.48 İnfaka
teşvik mahiyetinde iyi bir eğitime tabi tutulan kimseler, daha duyarlı ve başkalarını
düşünen bir şahsiyete sahip olabilirler.49 İnfak ve tasadduk kavramı çok
yaygın olarak kullanılan kapsamlı kavramlardır.
Hz. Peygamber’in ahlâkî hasletlerine yer veren rivayetlerin hemen hepsinde
onun cömertliği ön planda gelir.50 Hz. Peygamber, asgari geçim seviyesinde
aile ihtiyaçlarının ötesindeki fazlalıkları hiç bekletmeden daima muhtaçlara ve
harp için gerekli silah ve malzeme teminine harcadığından, sene sonunda zekât
mükellefi olma gibi bir durumla karşılaşmamıştır. Aslında onun yaptığı şey bir
bakıma her zaman zekât vermek gibi bir şeydir.51 İbn Abbas’dan gelen bir rivayette
onun cömertliği şu şekilde anlatılır: “Allah Rasûlü (iyilik yapma bakımından)
insanların en cömerdi idi. En çok cömert davrandığı zaman Ramazan ayı idi.”52 Başkalarını
düşünmeyi ve onlarla paylaşmayı öngören şu hadisler de dikkat çekicidir:
“Cömert, Allah’a, cennete, insanlara yakın, ateşten ise uzaktır; cimri ise Allah’tan,
cennetten ve insanlardan uzaktır, ateşe ise yakındır. Muhakkak cömert bir cahil, Allah
Teâlâ’ya cimri bir âbidden daha sevimlidir.”53 “Cimrilikten sakının; çünkü cimrilik,
sizden öncekileri helâk etmiştir. Onları aralarında kan dökmeye ve dokunulmazlıklarını
çiğnemeye sürüklemiştir.”54 “Âdemoğlu öldüğü zaman üç şey hariç amel defteri kapanır:
(Bunlardan birisi) sadaka-i cariyedir.”55 Cimrilik, nefsânî sıfatlar cümlesindendir.
56 Vermesini bilenler, vermenin erdemine gönülden bağlı olanlardır. Yoksa
çok zengin olan ya da olmayı bekleyenler değildir. Çağımızı kuşatan çıkarcı
değer yargılarını yıkmanın tek yolu, vermek ve sürekli vermesini öğrenmek ve
öğretmektir.57
Hadiste malı olup da onu iyi yollarda kullanan ve Allah yolunda harcayan
kişinin gıpta edileceği ifade edilmektedir.58 “Hediyeleşin ki, sevişesiniz.” 59 Hadisinde
ise “hediye verin” değil de, “hediyeleşin” ifadesi dikkat çekici olup, toplumun
bütün fertleri arasında maddi bir transferi ve manevi yakınlaşmayı ifade
eder.60 Hz. Peygamber, hediye kabul ettiği gibi, hediye de vermiştir. Örneğin
Hz. Ömer’den devesini satın almış ve deveyi oğlu Abdullah’a hediye etmiştir.61
Ayrıca “Allah’ım! İnfak edenin malını artır.”62 Diye dua eden Hz. Peygamber,
hayatı boyunca kendisinden bir şey istenildiğinde hayır dememiştir.63 Şayet
elinde o an için yardım etme imkânı yoksa o kişiye kendi adına ve hesabına
istediği şeyi filancadan alması talimatını verir ve kendisinin daha sonra o hesabı
ödeyeceğini belirtirdi.64 Dolayısıyla insanların en cömerdi olan Hz. Peygamber,
isteyen hiçbir kimseyi geri çevirmemiştir. Bir seferinde yolda kalan ve bir
bineğe ihtiyacı olan bir kişiyi başka bir sahabeye göndererek ihtiyacının giderilmesi
yolunu tercih etmiştir.65 Mudar kabilesinden yanına gelen bir grup insanın
çok mağdur durumda olduğunu görünce onların bu durumundan çok
etkilenmiş ve üzülmüştü. Bunun üzerine sahabeyi toplayarak infak ve
tasaddukun öneminden bahsederek onlara yeteri kadar yardım toplanmasını
sağlamıştır.66 Cimrilik duygusundan Allah’a sığınan Hz. Peygamber67, geçmişte
bazı kavimlerin cimrilik yüzünden birbirlerinin kanlarını akıtmak suretiyle
helak olduklarını ifade ederek ümmetini bu konuda uyarmıştır.68
İnfak ve tasadduk gibi feragata dayanan manevî duygular, toplum hayatında
fertleri birbirine bağlayan, aralarındaki bağları güçlendiren, kısaca sosyal
hayatın ahengini sağlayan, sevgi, dostluk, ülfet ve muhabbetin oluşmasına zemin
hazırlayan çok güçlü unsurlardır. Başkalarının düşünülmesi ve onlara insanca
muamele edilmesi aynı zamanda medeni olmanın bir ölçütüdür. Bir ülke
sadece ileri derecede zengin olmakla, ileri teknolojiye sahip olmakla medeni
olamaz. O ülke yönetimi ve halkının, kendi fakir, yoksul ve zayıflarına nasıl
muamelede bulunduğuna, onlara karşı gereken ilgi ve şefkati gösterip göstermediğine
bakılmalıdır. Bir toplumda bir yanda süper zenginler, öte yanda çöplükten
beslenen insanlar varsa, aradaki uçurum/mesafe veya milli gelirdeki
eşitsizlik had safhada demektir. Ve böyle bir ülkede sosyal barışın sağlanması
oldukça güçtür.
Resulullah’ın (s) vasıflarından biri mal ve mülke düşkün olmamasıdır. O,
bilhassa davası uğruna büyük fedakârlıklar yaparak varını yoğunu bu yolda
harcamıştır. Bilindiği gibi peygamberliğinden önce Resulullah (s) çok başarılı
ve varlıklı bir tüccardı. Resulullah (s) Hz. Hatice (r.a.) gibi zengin bir hanımın,
mallarının sahibiydi. Bu mallar, Kureyş’in bütün zengin kabile reislerinin mallarının
toplamı kadar büyüktü. Resulullah (s) ile zevcesi, bu büyük sermayeyi
peygamberlikten önce sadece kendi rahat ve lüks yaşantısı için kullanmıyorlardı,
aksine fakir fukara ve muhtaçlara cömertçe dağıtıyor ve misafirleri için harcıyorlardı.
Bu devrede de Hz. Peygamber (s) ve hayat arkadaşı bütün hayır
işlerine seve seve katıldılar.69 Hz. Peygamber, peygamber olmadan önce de
cömert kişiliğiyle tanınıyordu. Vahyin gelişinden sonra eşi Hz. Hatice’nin,
onun için “Sen muhtaçlara yardım eder, zayıf olanları ağırlar, zorda kalanlara destek
olur, yardımına koşarsın.” şeklindeki ifadelerinden70 bunu anlıyoruz.
Hz. Peygamber, sahip olduğu mal ve servetini yığmamış, biriktirmemiş,
çevresindeki ihtiyaç sahibi kişilere dağıtmıştır. O’nun en önemli niteliklerinden
birisi başkalarını düşünmesi, tokgözlü ve cömert olmasıdır. Özellikle hadis
kaynakları, O’nun bu özelliğinden çokça bahsetmektedirler. O, bir ikindi namazından
sonra, daha cemaat dağılmadan hızlıca evine gider. Daha sonra merakla
bekleyen sahabeye şöyle der: “Evde bulunan bir miktar altın hatırıma geldi.
Elimde kalır korkusuyla hemen gidip onları dağıttım.”71 Hastalığında bile evinde
yedi (veya altı) altın bulunduğunu hatırlayınca onların fakirlere dağıtılmasını
istemiştir. Kendisi bu halde iken ölmeyi uygun bulmamıştır.72 “Eğer Uhud Dağı
kadar altınım olsa, borç ödemek için sakladığım dışında, ondan yanımda bir miktar
bulunduğu halde üzerimden üç gece bile geçmemesi beni sevindirir.”73 O’nun cömertliğine
dost düşman hayran olmuş ve bazıları bu sayede Müslüman olmuştur.
Maddeten hiçbir kimsenin yapamayacağı cömertliği gösteren Hz. Peygamber’in
cömertliğine sayısız örnekler verilebilir. Bir seferinde, birine bir vadi dolusu
koyun hibe etmiş, o adam da şaşkınlık içinde çevresindekilere “Gidiniz,
Müslüman olunuz, Muhammed fakirlikten korkmadan çok büyük ihsanlarda bulunuyor.”
demiştir.74 Ashabın ileri gelenlerinden Cabir (r.a.) onun bu özelliğini şöyle
dile getirir: “O’ndan bir şey istenip de ona ‘hayır’ dediği hiç görülmemiştir.”75 Kalp-
lerini İslâm’a ısındırmak için de Müslüman olmayanlara maddi bazı infaklarda
bulunmayı ihmal etmemiştir. Örneğin, Huneyn ganimetlerinden bu tür kişilere
yüklü bir şekilde ikramlarda bulunmuştur. Bunlar arasında yer alan ve mala
karşı düşkünlüğü ile bilinen Safvân b. Ümeyye şaşkınlığını gizleyememiş ve
şöyle demiştir: “Resulullah, daha önce en çok buğzettiğim insan iken, Huneyn günü
bana o kadar çok verdi ki, artık en çok sevdiğim kişi oldu.”76
Cömert insanın Allah’a daha yakın olduğunu ifade eden Hz. Peygamber,77
insanın maddeye, para ve servete karşı hırslı olduğunu, bunun infaka ve cömertliğe
engel olmaması için eğitilmesi gerektiğini zımnen şöyle ifade etmektedir:
“İnsanoğlunun bir dere dolusu altını olsa, bir dere daha ister, onun ağzını topraktan
başka bir şey doldurmaz. Ama Allah, tevbe edenin tevbesini kabul eder.”78 “İnsan
ihtiyarlasa bile, onun iki duygusu hep genç kalır: Çok kazanma hırsı ile çok yaşama
arzusu.”79 Bu iki hadiste her insanda mal ve servete karşı bir meylin olduğu
mesajı verilmektedir. Mal ve servete karşı duyulan bu meylin ve hırsın kişiyi
gayr-i meşru yollara sürüklememesi için eğitilmesi gerekmektedir.
Hz. Peygamber, sahip olduğu malı, bazen fakir veya muhtaçlara dağıtır,
bazen Allah yolunda harcar, bazen da gönülleri İslâm’a ısındırmak için verirdi.
Kendisi ise sade bir hayat yaşardı. Bazen da açlıktan dolayı karnına taş bağladığı
olurdu.80 “Hz. Peygamber, bilhassa hayatının sonlarında, istediği takdirde
sayısız nimetlere sahip olacak imkânlar içerisinde iken ve dünyanın en güçlü
devletlerinden birinin lideri olduğu halde dahi mütevazı yaşayışında hiçbir
değişiklik yapmamış, dünyevi nimetlere iltifat etmemiştir. Yerde oturur, altına
minder dahi koymazdı.”81 Hz. Peygamber, sade ve mütevazı bir hayat yaşamayı
bizzat kendisi tercih etmiş, kral ve melik bir peygamber olmak istememiştir.
O, bu konuda şöyle buyurmuştur: “Rabbim bana, Mekke vadisini benim için altın
yapabileceğini teklif etti. Dedim ki; hayır Yarabbi. Ben, gün olur doyar; gün olur acıkırım.
Acıktığım zaman, Sana niyazda bulunur ve Seni hatırlarım. Doyunca da, Sana
şükreder ve Sana hamd ederim.”82
Kısaca diyebiliriz ki, Hz. Peygamber, fakirlikten korkmayan insanın bağışıyla
bağışta bulunuyordu.83 O, ömrünün sonlarında zengin olduğu dönemler-
de elinde çok mal bulunmasına rağmen hasta yatağındayken bile tasadduk
ediyor ve veriyordu. Çünkü onun gönlü zengindi.84 Tasavvuf kaynakları da,
Hz. Peygamber’in bu yönü üzerinde yoğun bir şekilde durmakta ve geniş açıklamalar
yapmaktadır.85
Sahabeyi anlatan kaynaklar, sahabe arasında varlıklı, servet sahibi olan
kişiler ve onların servetleri hakkında geniş bilgi vermektedir. Bunlar, aynı zamanda
varlıklı olmakla beraber, cömertlik, îsâr, tasadduk ve infak etmeleriyle
de meşhur olmuştur. En başta Hulefâ-i Râşidîn olmak üzere Talha b.
Ubeydullah, Zübeyr, Abdurrahman b. Avf ve Sa’d b. Ubâde gibi mal sahibi bir
grup sahabe, Hz. Peygamber’i örnek alarak canları ve mallarıyla onun yanında
yer alıyordu. İslâm ordusunun teçhiz edilmesi için Hz. Ömer malının yarısını
getirmişti. Hz Ebû Bekir ise, bütün malını tasadduk edince Hz. Peygamber, “Ya
Eba Bekir, ehlin ve evlatların için geride ne bıraktın? Diye sordu.” O da, “onlara Allah
ve Rasûlünü bıraktım” cevabını vermişti.86 Hz. Osman, hem cahiliye, hem de
İslâm döneminde tacir idi. Malını mudârebe yoluyla çalıştırırdı.87 O, malını
toplum yararına kullanmaktan hiçbir zaman geri durmamıştır. Rûme kuyusundan
hiçbir kimsenin parasız su içemediği bir zamanda, kuyuyu satın alarak
gelen geçene sebil yapmıştır.88 Hz. Osman, güçlük ordusunu (Tebük savaşındaki
orduyu) teçhiz etmede de yardımcı olmuş, onun, 1000 dinar getirerek
Resulullah’a verdiği89 ve 300 deve bağışladığı rivayet edilmektedir.90 Hz. Osman’ın,
Tebük gazvesinde orduya yüklü bir yardımda bulunması üzerine Hz.
Peygamber, “Ey Allah’ım, Osman’dan razı ol, çünkü ben ondan razıyım.”91 Buyurarak
bu güzel hareketinden dolayı onu övmüş ve örnek şahsiyet olarak göstermiştir.
Başka bir savaşta Hz. Peygamber’in yardım istemesi üzerine Hz. Osman
10.000 dinar yardımla katkıda bulunmuştur.92
Sahabenin önde gelen varlıklı kişilerinden birisi olan Abdurrahman b. Avf
da, sahâbe arasında cömertliği ile de meşhur olmuştur. Medine’ye geldiğinde
yine ticaretle meşgul olmuş, kısa zamanda maddi durumunu düzeltmiş ve evlenmişti.
93 Abdurrahman b. Avf’ın sadece Uhud gününde 30 kadar köle azad
ettiği rivayet edilmiştir.94 Onun zenginliği o derece artmıştı ki, başarıları birbirini
izlemişti. Hz. Peygamber zamanında malının yarısı olarak 4.000 dirhem,
sonra 40.000 dinar, sonra 500 at, sonra 1500 deve Allah yolunda tasadduk etmiştir.
95 O, Şam’dan gelen 700 develik kervanı develerin semer ve yükleriyle
her şeyiyle birlikte Allah yolunda tasadduk etmişti.96 Hz. Osman’dan 40.000
dinar karşılığında satın aldığı bir yeri Beni Zühre, Müslüman fakirler ve
mü’minlerin anneleri arasında taksim etmiştir.97 Bu örneklerden sahabenin ne
derece cömert ve ihtiyaç sahipleri karşısında ne kadar duyarlı olduğu anlaşılmaktadır.
Logged
04 Ocak 2008, 10:00:36
MUSAB

Alışıyorum

*


Üye No : 1380

Yaş : 38

Nerden : ESKİŞEHİR

Konu  : 32

Mesaj : 170

Aldığı Teşekkür 2
Offline
« Yanıtla #3 : 04 Ocak 2008, 10:00:36 »

HZ. PEYGAMBER’İN ERDEMLİ İNSAN YETİŞTİRME BAĞLAMINDA
ÎSÂR (DİĞERGAMLIK) KAVRAMINA VERDİĞİ ÖNEM-4

Hz. Peygamber’in Îsâra Önem Vermesi
Hz. Peygamber, sürekli kendini düşünen, kendi menfaatinden başka bir şeyi
görmeyen, kısaca ben ve çıkar merkezli bir dünya anlayışını kesinlikle tasvip
etmez. Zorunlu olarak bir arada yaşayan insanların birbirlerini düşünmesi,
gözetmesi hem İslâmî, hem de bir insanlık görevidir.98 İnanan insanın en
önemli özelliklerinden birisi, kendisinden başka insanların da bu dünyada var
olduğunu, dünyanın kendisinden ibaret olmadığını fark etmek/düşünmek,
bencillik duygularından arınmış olarak başkalarına yardım etmek ve cömert
olmaktır. Egoist ve çıkar merkezli hareket eden Batı insanından farklı bir insan
tipinin oluşmasında hadislerin rolü küçümsenemez. Darda kalana, ihtiyaç sahibine
yardım etmeyi99 kısaca sosyal hayatta başkalarıyla paylaşımı esas alan ve
mensuplarını da bu yönde yönlendirici ilkeler koymuş olan Hz. Peygamber,
hayatında uygulamalı bir şekilde bunu göstermiştir.
Hz. Peygamber, diğerkâmlığı öncelikle kendisi ailece yaşamış ve bunun
örneklerini göstermiştir. Kaynaklar, kendisi ve ailesinin maddi sıkıntı içerisinde
yaşadığı dönemlerden çokça bahsetmektedir. Ancak belli zamanlarda maddi
yönden ferahlık içerisinde olduğu -özellikle H.4. asırdan itibaren başlayan
maddi ferahlama- dönemlerinden de bahsedilmektedir ki, o, sürekli sade hayatı
ve cömertliği tercih ettiğinden yine onun maddi sıkıntıları eksik olmamıştır.
O, maddi durumunun düzeldiği dönemlerde de hayatında bir değişiklik yapmamış,
eski sadeliğini devam ettirmiştir. Hz. Peygamber’in bazı dönemlerinde
özellikle de Medine’ye hicretin ilk yıllarında maddi sıkıntı çektiği tarihi bir gerçektir.
Konuyla ilgili rivayetlerin çokluğu dikkat çekmektedir.100 Hz. Peygamber’in
zaman zaman aç kalışının sebebini etrafındaki fakir ve yoksul insanlarla
ilgilenmesiyle ve kendisi muhtaç olduğu halde onların ihtiyaçlarını karşılamak
için uğraş göstermesiyle yakın ilişkilidir. Şu yorumu da gerçekçi buluyoruz:
Hz. Peygamber’in sofrasında uzun müddet su ve hurmadan başka bir madde
bulunmayışının ve zaman zaman aç kalışının bir sebebi, onun fedakâr ve cömert
olmasıydı. Yoksa yokluktan değil; kendi dışındaki muhtaçların çokluğundandır.
O, böyle insanların var olduğu bir toplumda tıka basa yemeyi, rahat
yaşamayı tercih etmemişti. Her kademedeki insana örnek olma durumu söz
konusu idi. Sürekli başkalarını kendine tercih etmişti. Bu durum, Peygamber
Efendimiz’in: “Komşusu aç iken, tıka basa karnını doyuran kimse (gerçek)
mü’min değildir” hadisinin,101 bizzat kendisi tarafından yaşanmasıdır. Bu konu
ile ilgili hâdisleri açıklayan bir kısım âlimlerin: “Hz Peygamber’in geçim sıkıntısı
çekmesi, ihtiyarî (kendi iradesi ile ortaya çıkan) bir fakirliğin neticesi olup,
ıztırârî (çaresizlik sonucu) bir fakirlikten dolayı değildi” demelerinin hakikati
de budur.102 Onun amacı mal-mülk yığmak ve zengin olmak değildi. O, isteseydi
bunu rahatlıkla sağlayabilirdi. Ancak o, sahip olduğu kişisel zenginlikleri
elinde tutmayıp, Allah yolunda harcıyor ve ihtiyaç sahiplerine dağıtıyordu.103
Hayatı boyunca mal varlığını fiili olarak ashabıyla paylaşmaktan geri durmamış,
onların sıkıntılarına ortak olmuştur. Çok güzel cömertlik/fedakârlık ve isâr
örneklerini insanlığa sunmuştur
Hz. Peygamber’in sofrasında misafir hiç eksik olmazdı, yalnız başına ye-
meğe oturduğu çok nadirdi. Çünkü o dönemde ihtiyaç sahibi insanlar çoktu.
Aynı zamanda dışarıdan gelen heyetlere de sofralar kurulup ziyafetler veriliyordu.
104 Hz. Peygamber’in kurduğu üç çeşit sofradan bahsedilir: a)- Aile sofrası
b)- Fakirlere ve misafirlere kurduğu sofralar c)- Siyasi sofralar.105 Dolayısıyla
o, ashabını kendine tercih etmiş, onları hiçbir zaman unutmamış ve ihmal de
etmemiştir.
İnsanların acı ve ızdıraplarını paylaşmak, dertlerine deva olmaya çalışmak
ve bu yolla Allah’ın rızasını kazanmak, gerçek manada Hz. Peygamber’in sünnetini
yerine getirmek demektir. Hz. Peygamber, insanların bir arada yaşamalarını
ve birbirlerinin sıkıntılarına katlanmalarını daha hayırlı olarak kabul etmektedir.
O,“İnsanlarla haşir-neşir olup ezalarına katlanan Müslüman, insanlara
karışmayıp ezalarına katlanmayan Müslümandan daha hayırlıdır.”106 Buyurarak
toplumdan ayrı yaşanmasını tasvip etmemiştir. Bir arada yaşanıp birbirlerinin
sıkıntı ve ızdıraplarına katlanılmasından yanadır.
Dinin samimiyet olduğunu ve içten gelerek samimi bir şekilde özümseyerek
yaşanması gerektiğini ifade eden Hz. Peygamber, aynı zamanda Müslümanlara
karşı da samimi olunmasını istemiş107 ve konuya önemine binaen hassaten
dikkat çekmiştir. Hadislerde ameli güzel ve başkalarına faydalı olan insan
övülmüştür.“İnsanların en hayırlısı, ömrü uzun, ameli güzel olanıdır.”108 “İnsanların
en hayırlısı insanlara faydalı olandır.”109 “Sizin en hayırlınız ahlakı en güzel olanınızdır.”
110 Hadislerde iyiliğin güzel ahlaktan ibaret olduğu açıklanarak iyilik
yapmaya teşvik edilmiştir.111 İyiliklerin kişiyi cennete götüreceği ifade edilmiştir.
112 Uygulamada insanlara faydası dokunan, onların ihtiyaçlarını karşılayan
insan, örnek olarak gösterilmektedir. Hadislerin amacı, her yönüyle toplumda
aktif görevler ifa edecek, rol oynayacak, toplumda faydalı işler yapacak, başkalarının
işini veya bir ihtiyacını yerine getirmekten haz alan, olgun ve erdemli
insanlar yetiştirmektir. Böyle bir insan, toplum hayatının her kesiminde başkalarının
ihtiyaçlarını karşılamayı bir erdemlilik olarak kabul edecektir.
Logged
04 Ocak 2008, 10:01:43
MUSAB

Alışıyorum

*


Üye No : 1380

Yaş : 38

Nerden : ESKİŞEHİR

Konu  : 32

Mesaj : 170

Aldığı Teşekkür 2
Offline
« Yanıtla #4 : 04 Ocak 2008, 10:01:43 »

HZ. PEYGAMBER’İN ERDEMLİ İNSAN YETİŞTİRME BAĞLAMINDA
ÎSÂR (DİĞERGAMLIK) KAVRAMINA VERDİĞİ ÖNEM-5

Hadislerde Îsâr İle İlgili Örnekler
Hadis kaynaklarını tetkik ettiğimizde başkalarını düşünme, başkalarının ihtiyaçlarının
karşılanmasıyla ilgili pek çok rivayet olduğunu görürüz. Îsâr kelimesinin
geçtiği çok sayıda rivayet olmasına karşın bu rivayetlerde îsâr kelimesinin
genellikle terim manasında değil de sözlük manasında kullanıldığını görmekteyiz.
Aynı şekilde îsâr kelimesi geçmediği halde, îsâr konusunun yer aldığı
rivayetler de söz konusudur. Dolayısıyla burada îsâr kelimesinin geçip geçmediğine
bakılmaksızın Hz. Peygamber döneminde yaşanılan bazı örneklere yer
verilecektir. Verilecek bu örnekler, îsâr olayının daha net bir şekilde anlaşılmasını
sağlayacaktır. Hadislerde ihtiyaç sahipleriyle ilgilenilmemesi ve onların
ihtiyaçlarının karşılanmaması hoş karşılanmamakta ve yadırganmaktadır.
Kurʹân’da da aynı paralelde îsârın zıttı olan bencillik, başkalarıyla ilgilenmemek
ve başkalarının ihtiyaçlarının karşılanması için çaba göstermeyenler kınanmıştır.
113 Medine’de gerçekleşen muâhât (kardeşlik) ve ashâb-ı suffe olayı
başlı başına îsârla ilgili sosyal hayatın içinde yaşanmış öneme haiz iki olaydır.
Salt bu iki olay bile, îsâr konusunun önemini ve gerekliliğini anlatması açısından
yeterlidir.
Mekke’den Medine’ye hicret gerçekleştiğinde sosyal dayanışma adına atılan
en önemli adımlardan biri hiç kuşkusuz Muhacir ile Ensar arasında kardeşleştirme
projesinin hayata geçirilmiş olmasıdır.114 Bu kardeşlik, kan kardeşliğinin
ötesinde sevgi, saygı ve fedakârlığa dayalı bir din kardeşliğidir. Bu, aynı
zamanda sosyal ağırlıklı olan bir harekettir. Sevgi, yardımlaşma, dayanışma
yönlerinden daha önce, hatta insanlık tarihinde benzeri görülmemiş, bir sosyal
dayanışma örneğiydi. Medine toplumunda bunun izleri o kadar derindi ki,
İslâm’ın yayılması çalışmalarında Müslümanlara son derece yardımcı olmuştur.
115 Hz. Peygamber, temelde sosyal ilişkilerin, paylaşma duyguları üzerine
kurulması gerektiğini belirtir. İslâm toplumunda iş ve ticaretten siyasî ve idarî
hayata kadar her alandaki ilişkilerde Müslümanların böyle bir ahlâkî şuurla
hareket etmesi gerekir. İslâm dini, sosyal gerçekliğe büyük önem verir. Sosyal
hayatın gereği olan ortak münasebetlerin hem Allah’ın rızasına, hem de insanların
iyiliğine uygun olarak sürdürebilmesi istenilen bir noktadır.116
Muhacirler, İslâm uğruna işlerini, bağ-bahçe ve evlerini kısaca her şeylerini
Mekke’de bırakıp Medine’ye gelmişlerdi. Bu, ayrıca detaylı olarak üzerinde
durulması gereken bir feragat örneğidir. Dolayısıyla onlar, Medine’de her şeye
muhtaç idiler. İşte Hz. Peygamber’in, eşsiz bir sosyal dayanışma ve yardımlaşma
örneği olarak sergilediği bu proje, İslam tarihinde paylaşma, bencillikten
arınma, başkalarını düşünme ve gerektiğinde kendine tercih etme gibi bazı
güzel huylar kazandırma açısından önemi haizdir. Ensar bu konuda öylesine
duyarlı davranışlar içerisinde bulunmuştur ki, evlerini, hurmalıklarını, hatta
birden fazla hanımı varsa boşayıp kardeşine vermeyi dahi teklif etmiştir.117
Ensâr, hicret etmiş olan Mekkeli kardeşleriyle sahip oldukları arazilerini
paylaşmayı teklif ettiler. Muhacirler, onların bu teklifleri üzerine “Sizler ve bizler
beraber çalışalım” başka bir tabirle “Bizden iş, sizden toprak, mahsul ortak olsun.”
şeklinde mukabelede bulundular.118 Herkes bu fikri kabul etmiş ve böylece Hz.
Peygamber (s.a.) bu hedefi gerçekleştirmek için Ensâr ile Muhacirleri birbirine
kardeş yapmıştır.119 Ensâr’ın Muhacirlere karşı göstermiş olduğu feragat örnekleri
takdire şayandır.120 Başkalarını Hak rızası için kendisine tercih etmek anlamında
olan “îsâr” Ensâr’da doruk noktasına ulaşmıştır.121 Böylece Ensâr, Allah
Teâlâ’nın övgüsüne mazhar olmuştur. “İnanıp hicret eden ve canlarıyla, mallarıyla
Allah yolunda cihad edenlerle (onları) barındırıp yardım edenler; işte bunlar birbirlerinin
velisidirler.”122 “Ve onlardan önce o yurda (Medine’ye) yerleşen, imana sarılanlar
(daha önce Medine’yi yurt edinen Ensâr) kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara
verilen (ganimetlerden) ötürü göğüslerinde bir ihtiyaç (eğilimi) duymazlar. Kendilerinin
ihtiyaçları olsa dahi, (göç eden yoksul kardeşlerini) öz canlarına tercih ederler.
Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar başarıya erenlerdir.”123
Böylece Hz. Peygamber’in “karizmatik otoritesi yeni bir sosyal dayanışma
düzeni tesis etti. Geleneksel Arap pratiklerine ters düşecek biçimde kan kardeşliği
yerine din kardeşliğini ikame etti.”124 Gerçekleştirilen bu kardeşlik olayı,
Medine İslâm toplumunda bütünleşmenin sağlanmasında ve o günkü sosyokültürel-
ekonomik problemlerin çözümünde kayda değer en önemli gelişmelerden
biridir.125
Hz. Peygamber, Medine’ye geldiğinde yaptığı ilk işlerden birisi de Mescidi
Nebevîʹyi inşa etmek, akabinde Mescid-i Nebevîʹnin arka tarafında kalan ve
Suffe denilen kısmı da kimsesiz ve yoksulların barınacağı bir yer yapmak olmuştur.
Bu yer, zamanla ilmî faaliyetlerin yürütüleceği ilmî bir merkez haline
dönüşmüştü. Suffe denilen bu yerde barınanların tüm problemleriyle bizzat
kendisi ilgilenirdi.126 O, Ashâb-ı suffanın geçimini âdeta üstlenmiş, onların yeme-
içme, giyinme gibi her türlü ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmıştır. Kendisine
gelen hediyeleri onlara verirdi. Kendisi karşılayamadığı zamanlarda diğer sahabeleri
devreye sokarak onlara vesile olurdu.127 Kızı Fâtıma ev işlerinde yorgun
ve bitkin düşünce, babasından işlerine yardımcı olacak bir hizmetçi verilmesini
istemişti. Hz. Peygamber, o sırada ganimetlerle bir savaştan dönüyordu.
Hz. Fâtımaʹnın bu isteğini Suffe talebelerinin yoksul yaşayışını ve ihtiyaçlarını
gerekçe göstererek geri çevirmiştir.128 Böylece Hz. Peygamber, Ashâb-ı suffanın
ihtiyaçlarını kendi öz kızının ihtiyaçlarına tercih etmiştir. Bu da İslâm tarihinde
îsâra örnek teşkil edecek olan meşhur bir olaydır. Hz. Peygamber döneminde
sürekli zayıflar gözetilerek129, varlıklı Müslümanların, zekât ve sadakalarını
fakir, yoksul, yetim, kimsesiz ve darda kalanlara vermeleri, sosyo-ekonomik
farklılıklardan ileri gelen bölünmeleri ortadan kaldırarak toplumsal dayanışma
ve kaynaşmanın gerçekleştirilmesinin canlı tablosunu oluşturur.130 İnfakın, içtimaî
adaleti sağlama yanında, en önemli rolü ruhî eğitime yaptığı katkıdır.131
Bir kadın kendi elleriyle dokuduğu bürdeyi giymesi için Hz. Peygamber’e
vermişti. Hz. Peygamber, onu giyinmiş olduğu halde ashabın yanına gelir. Birisi
“ne kadar güzelmiş! Bunu ver de ben giyineyim.” diyerek o giysiyi istemiş.
Hz. Peygamber, ihtiyacı olduğu halde onu isteyene vermiştir. Bunun üzerine
Ashâb-ı kiram, o sahabeye tepki göstererek “Hiç de iyi yapmadın. Peygamber
öyle bir bürdeye ihtiyacı olduğu için onu giymişti. Üstelik sen, Peygamberin
kendisinden bir şey isteyeni geri çevirmediğini bile bile o giysiyi istedin” dediler.
Bunun üzerine o şahıs şunları söyler: “Vallahi ben o bürdeyi giyinmek için
değil, kendime kefen yapmak için istedim.” Neticede o giysi o kişinin kefeni
olmuştur.132 Hz. Peygamber, o giysiyi uzun bir süre giyemeden ve istenildiğinde
hiç tereddüt etmeksizin kendisinin ihtiyacı olduğu halde sırtından çıkararak
vermiştir.
Hz. Peygamber, yukarıda verilen örneklerde îsâr ile ilgili olayları bizzat
fiili olarak yaşadığı gibi, kavlî hadislerinde de îsârı övmüş ve buna teşvik etmiştir:
“Sadakanın en faziletlisi, malı az olanın takâti nispetinde verdiği sadakadır.”
133 “Kimin canı bir şey arzu eder ve kendi arzusuna aldırış etmeyerek
başkasını kendine tercih ederse, Allah Teala onu bağışlar.”134
Müslümanların birbirlerine iktisadî yönden yardımcı ve destek olmalarını
emir ve tavsiye eden genel anlamlı ayet ve hadisler yanında, özellikle ödeme
güçlüğü çekenlere, borcunu ödeme imkânı olmayanlara zaman tanınmasını
isteyen, hatta bu durumdakilerin borçlarının affedilmesini tavsiye eden ayet ve
hadisler de vardır.135 “Darda kalanın borcunu erteleyen veya borcu silen kimseyi
Allah gölgesinde gölgelendirir.”136 “Bir müslüman diğerine iki defa karz-ı
hasen verirse, bir defa sadaka vermiş gibi olur.”137 “Zorda olan kişiye genişlik
sağlayana Allah da dünyada ve âhirette genişlik sağlar.”138 Ayet de bu hadisleri
te’kit etmektedir: “Bilirseniz, borçlunun borcunu bağışlamanız sizin için daha
hayırlıdır.”139 Burada da kendisinin alacağını başkasını düşünerek o alacağı
ona bağışlaması bir nevi isârdır ve bu hareket övülmektedir. Allah Teâlâ’yı en
fazla memnun eden davranış, bir kulun, kendinden çok başkalarını düşünmesi,
onların rahatını kendi rahat ve huzuruna tercih etmesidir.140 Dolayısıyla “karz-ı
hasen”, sadaka vermekten daha sevap sayılmıştır.141 Eğer borçlunun ödeme
imkânı yoksa bir süre daha tehir etmek veya imkânı varsa tamamen bağışlamak
övülen ve tavsiye edilen davranışlardır. Yukarıdaki örnek iktisadî hayatta
îsârın gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Kendisine verilen hurmayı yemeyip çocuklarına paylaştıran bir kadın için
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Her kim bu kız çocuklarından herhangi
bir şeye (bakıma, terbiyeye) velayet eder ve onlara iyilik edip güzel muamelede
bulunursa, o kız çocukları kendisi için cehennem ateşinden koruyan bir perde
olurlar.”142 Böylece o, şefkat göstererek kendi payına düşen hurmayı yemeyip
çocuklarına veren anneyi övmüş ve yaptığı hareketin cennete götürücü bir hareket
olduğunu ifade etmiştir. Bu örneğimiz aile fertleri arasında cereyan eden
bir îsâr örneğidir. Hayvanlarda da Allah Teâlâ’nın kendilerine vermiş olduğu
fıtrî duygu sayesinde anne-yavru arasında cereyan eden îsâra benzeyen fedakârlık
davranışları insanı hayrete düşürücü mahiyettedir. Örneğin, bir anne
yukarıda verdiğimiz örnekteki gibi kendi aç kalmayı göze alarak bulduğu yiyeceği
yavrusuna vermekten çekinmez. Aynı şekilde yavrusunu tehlikelere karşı
korur, hatta bu koruma bazen o kadar ileri boyutlara varır ki, yavrusu uğruna
kendi canından dahi olabilmektedir. Yavrusu için adeta çılgına dönmekte ve en
güçlü düşmana karşı mukavemet göstererek onu korumaktadır.
Îsâr kavramı, genellikle mâli fedakarlıklar için kullanılmakla birlikte, bazı
kaynaklarda “can ile îsâr” dan, yani kişinin sevdiği bir kimse için kendi rahatını,
huzurunu, hatta hayatını feda etmeyi göze almasından da söz edilmekte ve
bunun malla yapılan îsârdan daha faziletli olduğu belirtilmektedir. Bundan
dolayı tasavvufta sevgi, kısaca îsâr olarak da tanımlanır. Çünkü en yüksek derecede
sevgi, seven kişinin gerektiğinde sevdiği için canını feda etmeyi göze
almasını sağlar.143 Allah yolunda şehid olmayı arzu etmek de bu duyguların
neticesidir. “Şüphesiz ki Allah mü’minlerden mallarını ve canlarını cennet karşılığında
satın almıştır.”144 âyeti bize bu anlayışı ve mesajı vermektedir.
Hz. Peygamber’in Mekke’den Medine’ye hicreti müşriklerden emin olmak
için gizli tutulmuş ve yatağına Hz. Ali’nin yatmasını tembih etmiştir. Öldürül-
me pahasına da olsa Hz. Ali, inandığı ve sevdiği peygamberi uğruna bu görevi
yerine getirmekten hiç çekinmemiş ve kaçınmamıştır. Müşrikler, onu yanlışlıkla
öldürebilecekleri gibi, kasıtlı olarak da öldürebilirlerdi. Hz. Ali, bütün bu risk
ve tehlikeleri göze alarak kendisine tevdi edilen bu önemli görevi ifa etmiştir.145
Uhud savaşında Müslümanların, savaşın ikinci safhasında dağıldıkları bir
sırada Hz. Peygamber’i düşman oklarından korumak için onun önünde siper
ve kalkan olarak karşı koymaları can ile yapılan îsâra güzel bir örnek teşkil
etmektedir. Bu davranışı sergileyen Ebû Talha, vücuduyla Hz. Peygamber’i
koruyordu. Hz. Peygamber, savaşın gidişatını izlemek için başını uzattığında
Ebû Talha, “Bakma, ey Allah’ın elçisi! Düşmanın attıkları oklardan biri isabet
edebilir. Canım sana feda olsun.” diyordu. Bu cefakâr sahabe, elini oklara karşı
siper ettiğinden elinden yaralanmıştır.146 Nefsini tezkiye eden bir kişi ancak bu
mertebeye çıkabilir.147
Yermük savaşı esnasında yaralılara su verilirken yaralıların canlarını vermek
üzereyken bile birbirini tercih etmeleri, İslâm tarihinde gıpta ile anlatılan
îsâr örneklerindendir. Her biri şehit olurken yaşayan insanlar için önemli ders
ve ibretleri geride bırakarak bu âleme veda etmekteydiler.148 Mehmet Akif Ersoy,
bu olayı Safahat’ında “Vahdet” isimli şirinde uzun uzadıya edebî bir şekilde
anlatmaktadır.149 Îsâr duygusu, insanda var olan şefkat ve merhametten
kaynaklanan bir duygudur.150 Sahabenin Hz. Peygamber’e “Anam-babam sana
feda olsun” şeklinde hitap etmesi de anlamlı ve her zaman için özveriye hazır
olduklarının bir ilanıdır.
Geçmişte ecdadımızın da yukarıda verdiğimiz bu örnekleri kendileriyle
özdeşleştirerek göstermiş olduğu pek çok îsâr örneğine rastlamak mümkündür.
Kendisi siftah ettikten sonra gelen müşteriyi “komşum henüz siftah etmedi” diyerek
komşusuna gönderme erdemliliğini gösteren esnafın tutumu bunun en
güzel örneğini teşkil etmektedir.151 Tasavvuf kaynaklarında îsâr, cûd, sehâvet
ve cömertlik gibi başlıklar altında buna benzer örnek ve hikâyelere sıkça rastlamak
mümkündür.152
Îsâr ve infak konusunda gözetilmesi gereken önemli bir husus da kişinin,
malının tamamını, elinde avucundaki her şeyi infak ederek, başkası için harcayarak
aile fertlerini mağdur ve muhtaç duruma düşürmemesidir. Hadiste böyle
yapanlar kınanmıştır.153 “Geçindirdiği kimseleri ihmal etmesi kişiye günah olarak
yeter.”154 Hadisi, bu konuda bir uyarıdır. Ayrıca malının üçte birinden fazlasının
vasiyet edilmesini yasaklayan hadisler,155göz önünde bulundurulduğunda,
aile fertlerinin de düşünülmesi ve ihmal edilmemesi gerektiği ortaya çıkmaktadır.
“Arkanda zengin vârisler bırakman, onları insanların elindekine göz dikecek derecede
yoksul bırakmandan daha hayırlıdır.”156 Burada gözetilmesi gereken bir denge
söz konusudur. Ayet-i kerimeler de bu dengeye işaret etmektedir.157 Hz. Ebû
Bekir’in durumu istisna olarak kabul edilecek olursa, kişinin genel olarak kendi
hayatını devam ettirmesi ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin ihtiyaçlarını
temin etmesi gerekir.158 Kendisinin perişan olması, aile fertlerini zor durumda
bırakması kendisine vebal getirir. Bundan dolayı Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:“
Sadakanın en üstünü, geriye artan maldan (kişinin malından kendi ve aile
efradının ihtiyacına yetecek miktarını ayırdıktan sonra) verilen sadakadır.”159 Bu hadis,
elinde bir yumurta büyüklüğünde bir altınla gelen ve sadaka olarak verilmesini
isteyen ve başka bir şeyi bulunmayan birisi hakkında söylenmiştir.160
Aynı şekilde Ka’b b. Malik’in tüm malını tasadduk etmeyi düşündüğünü söylemesi
üzerine Hz. Peygamber, onu bundan men etmiş ve malının bir kısmını
kendisi için bırakmasını söylemiştir.161 “Allahım! Muhammed ailesinin rızkını
kendilerine yetecek kadar ihsan eyle.”162 Diyen Hz. Peygamber, böylelikle yoksul
olmayı istemediğini, başkalarına muhtaç olup el-avuç açmayı hiç bir zaman
arzu etmediğini belirtmek istemiş ve fakirlikten Allah’a sığınmıştır. Aynı zamanda
kişinin ailesini geçindirmek için çalışmasının da bir ibadet konumunda
olduğunu belirtmiştir: “Bir adam Allah’ın rızasını umarak ailesinin geçimini sağlar-
Tasavvufun Esasları (Avârifu’l-meârif), ss. 313-315.
sa, harcadıkları onun için bir sadaka olur.”163 “Sen ev halkına bir harcamada bulunduğun
zaman şüphesiz ki, ondan sevap alırsın, hatta hanımının ağzına kaldırıp verdiğin
lokmadan bile.”164 “Bir kimsenin harcadığı paraların en değerlisi ailesinin ihtiyaçlarına
harcadığı paradır...”165
Logged
04 Ocak 2008, 10:02:30
MUSAB

Alışıyorum

*


Üye No : 1380

Yaş : 38

Nerden : ESKİŞEHİR

Konu  : 32

Mesaj : 170

Aldığı Teşekkür 2
Offline
« Yanıtla #5 : 04 Ocak 2008, 10:02:30 »

HZ. PEYGAMBER’İN ERDEMLİ İNSAN YETİŞTİRME BAĞLAMINDA
ÎSÂR (DİĞERGAMLIK) KAVRAMINA VERDİĞİ ÖNEM-6

Sonuç
Hz. Peygamber’in yetiştirmeyi hedeflediği insan modeli insan-ı kâmildir. Pek
çok hadiste doğrudan veya dolaylı olarak verilmek istenilen mesaj, bu modeli
gerçekleştirmeye yöneliktir. İnanan kişinin, en başta Allah Teâlâ ile ilişkilerini
düzgün ve sağlam tutması gerektiği gibi, yaşadığı toplum içerisindeki fertlerle
de ilişkilerini düzgün ve sağlam tutması kendisine verilen bir sorumluluktur.
Dolayısıyla insanlar arasındaki ilişkileri sağlıklı yürütmesi, bir yerde kendini
kötü huylardan arındırmış ve iyi huylarla da bezenmiş olması şartına bağlıdır.
İyi dostluklar, iyi arkadaşlıklar, iyi komşulukların kurulması hep buna bağlıdır.
Hz. Peygamber, bunun canlı örneklerini kendi şahsında bizlere göstermiştir.
İnanan kişinin, birinci derecede ahlâkî açıdan özdeşleşeceği ve örnek alacağı
şahsiyet Hz. Peygamber’dir. Hz. Peygamber’in uygulamaları arasında yer
alan îsâr gibi unutulmaya yüz tutmuş bazı kavramların gündeme gelmesi ve
canlı tutulması toplum için bir zorunluluktur. Îsâr/diğergamlık, insanoğluna ait
ulvî bir duygu olup, kaynağı imân, sevgi, kardeşlik ve şefkattir. Bunun doruk
noktasını Mekke’den Medine’ye hicret eden ve ihtiyaç içerisinde olan Müslümanlara
hiçbir karşılık gözetmeksizin yardım etmiş olan Ensar yaşamıştır. Empati,
cömertlik ve îsâr gibi duyguları güçlü olan toplumlarda sevgi, saygı, hoşgörü,
dostluk birliktelik, kardeşlik, yardımseverlik gibi güzel huylar ve davranışlar
hâkim olur. Aksi takdirde anlaşmazlık, çatışma, kıskançlık, hoşgörüsüzlük
gibi toplumu ahlâken çürüten ve çökerten olumsuzlukların ortaya çıkması
tabiîdir. Daha ileri boyutlarda ise toplumda çözülmesi zor bir takım problemlerin
çıkması ve çoğalması da kaçınılmazdır.
Hz. Peygamber’in sünnetinde “Başkası açlıktan ölse bana ne” anlayışına yer
yoktur, aksine “Diğerinin acısı benim acımdır.” anlayışı yoğun bir şekilde kendini
hissettirmektedir. Başkalarının dertleriyle hemhal olmayan kişi, manevi yönden
sorumludur. Bencil/egoist ve çıkarcı insan, sürekli kendini düşündüğünden
başkaları için hizmeti, yardımseverliği, paylaşmayı önemsemez. Aynı şekilde
egoist toplum ve devlet de, insanlığa barış ve saadet getiremez. Hadislerin
amacı ise, her yönüyle toplumda aktif görevler ifa eden, toplumda faydalı işler
yapan, başkalarının işini veya bir ihtiyacını yerine getirmekten haz alan, olgun
ve erdemli insanların yetişmesini sağlamaktır. Böyle bir insan, toplum hayatının
her kesiminde başkalarının yardımına koşmayı, ihtiyaçlarını karşılamayı
bir erdemlilik olarak kabul edecektir. Bu durumda insanlar arasında güven ve
sosyal dayanışma kendiliğinden sağlanmış olacaktır.
Özet
Îsâr kavramı, Hz. Peygamber’in hayatında yer etmiş ve ashabına bunun en güzel örneklerini
bizzat kendisi yaşayarak göstermiş olduğu önemli kavramlardan birisidir. Cömertlik,
empati gibi kavramlarla yakın ilişkili olan bu kavram, Kur’ân âyetlerinde geçtiği gibi, hadis
kaynaklarında da sıkça geçmektedir. Erdemli insan olmanın niteliklerinden olan bu kavramın
en güzel örnekleri Medine’de gerçekleşen kardeşlik (muâhât) ve Ashâb-ı suffe olayında
müşahede edilmektedir. Konu, Hz. Peygamber bağlamında hadislerde tesbit edilen
örneklerle işlenmektedir.
Logged
Anahtarlar:
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Favorilere Ekle  |  Yazdır  

 
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer Konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
YAZILI SINAV SORULARINA ÖĞRENCİLERİN VERDİĞİ İLGİNÇ YANITLAR(ÇOK KOMİK) Mizah Köşesi mehmet akif 3 574 Son Mesaj 24 Temmuz 2008, 00:51:41
Gönderen: tuluğ
BİR CEYLANIN PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V.)'e VERDİĞİ SÖZ.... Menkıbeler ve Hikayeler esenler_genclik 2 729 Son Mesaj 31 Ağustos 2008, 15:20:26
Gönderen: esenler_genclik
PEYGAMBER KIZI, FATIMA’İ ZEHRA Hadis-i Şerifler ferzan 1 29 Son Mesaj 30 Kasım 2008, 14:45:11
Gönderen: Amin€
Powered by SMF 1.1.7 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf
İhya İfexi İlahi Sözleri