HZ. PEYGAMBER’İN ERDEMLİ İNSAN YETİŞTİRME BAĞLAMINDA
ÎSÂR (DİĞERGAMLIK) KAVRAMINA VERDİĞİ ÖNEM-5
Hadislerde Îsâr İle İlgili Örnekler
Hadis kaynaklarını tetkik ettiğimizde başkalarını düşünme, başkalarının ihtiyaçlarının
karşılanmasıyla ilgili pek çok rivayet olduğunu görürüz. Îsâr kelimesinin
geçtiği çok sayıda rivayet olmasına karşın bu rivayetlerde îsâr kelimesinin
genellikle terim manasında değil de sözlük manasında kullanıldığını görmekteyiz.
Aynı şekilde îsâr kelimesi geçmediği halde, îsâr konusunun yer aldığı
rivayetler de söz konusudur. Dolayısıyla burada îsâr kelimesinin geçip geçmediğine
bakılmaksızın Hz. Peygamber döneminde yaşanılan bazı örneklere yer
verilecektir. Verilecek bu örnekler, îsâr olayının daha net bir şekilde anlaşılmasını
sağlayacaktır. Hadislerde ihtiyaç sahipleriyle ilgilenilmemesi ve onların
ihtiyaçlarının karşılanmaması hoş karşılanmamakta ve yadırganmaktadır.
Kurʹân’da da aynı paralelde îsârın zıttı olan bencillik, başkalarıyla ilgilenmemek
ve başkalarının ihtiyaçlarının karşılanması için çaba göstermeyenler kınanmıştır.
113 Medine’de gerçekleşen muâhât (kardeşlik) ve ashâb-ı suffe olayı
başlı başına îsârla ilgili sosyal hayatın içinde yaşanmış öneme haiz iki olaydır.
Salt bu iki olay bile, îsâr konusunun önemini ve gerekliliğini anlatması açısından
yeterlidir.
Mekke’den Medine’ye hicret gerçekleştiğinde sosyal dayanışma adına atılan
en önemli adımlardan biri hiç kuşkusuz Muhacir ile Ensar arasında kardeşleştirme
projesinin hayata geçirilmiş olmasıdır.114 Bu kardeşlik, kan kardeşliğinin
ötesinde sevgi, saygı ve fedakârlığa dayalı bir din kardeşliğidir. Bu, aynı
zamanda sosyal ağırlıklı olan bir harekettir. Sevgi, yardımlaşma, dayanışma
yönlerinden daha önce, hatta insanlık tarihinde benzeri görülmemiş, bir sosyal
dayanışma örneğiydi. Medine toplumunda bunun izleri o kadar derindi ki,
İslâm’ın yayılması çalışmalarında Müslümanlara son derece yardımcı olmuştur.
115 Hz. Peygamber, temelde sosyal ilişkilerin, paylaşma duyguları üzerine
kurulması gerektiğini belirtir. İslâm toplumunda iş ve ticaretten siyasî ve idarî
hayata kadar her alandaki ilişkilerde Müslümanların böyle bir ahlâkî şuurla
hareket etmesi gerekir. İslâm dini, sosyal gerçekliğe büyük önem verir. Sosyal
hayatın gereği olan ortak münasebetlerin hem

’ın rızasına, hem de insanların
iyiliğine uygun olarak sürdürebilmesi istenilen bir noktadır.116
Muhacirler, İslâm uğruna işlerini, bağ-bahçe ve evlerini kısaca her şeylerini
Mekke’de bırakıp Medine’ye gelmişlerdi. Bu, ayrıca detaylı olarak üzerinde
durulması gereken bir feragat örneğidir. Dolayısıyla onlar, Medine’de her şeye
muhtaç idiler. İşte Hz. Peygamber’in, eşsiz bir sosyal dayanışma ve yardımlaşma
örneği olarak sergilediği bu proje, İslam tarihinde paylaşma, bencillikten
arınma, başkalarını düşünme ve gerektiğinde kendine tercih etme gibi bazı
güzel huylar kazandırma açısından önemi haizdir. Ensar bu konuda öylesine
duyarlı davranışlar içerisinde bulunmuştur ki, evlerini, hurmalıklarını, hatta
birden fazla hanımı varsa boşayıp kardeşine vermeyi dahi teklif etmiştir.117
Ensâr, hicret etmiş olan Mekkeli kardeşleriyle sahip oldukları arazilerini
paylaşmayı teklif ettiler. Muhacirler, onların bu teklifleri üzerine “Sizler ve bizler
beraber çalışalım” başka bir tabirle “Bizden iş, sizden toprak, mahsul ortak olsun.”
şeklinde mukabelede bulundular.118 Herkes bu fikri kabul etmiş ve böylece Hz.
Peygamber (s.a.) bu hedefi gerçekleştirmek için Ensâr ile Muhacirleri birbirine
kardeş yapmıştır.119 Ensâr’ın Muhacirlere karşı göstermiş olduğu feragat örnekleri
takdire şayandır.120 Başkalarını Hak rızası için kendisine tercih etmek anlamında
olan “îsâr” Ensâr’da doruk noktasına ulaşmıştır.121 Böylece Ensâr,

Teâlâ’nın övgüsüne mazhar olmuştur. “İnanıp hicret eden ve canlarıyla, mallarıyla

yolunda cihad edenlerle (onları) barındırıp yardım edenler; işte bunlar birbirlerinin
velisidirler.”122 “Ve onlardan önce o yurda (Medine’ye) yerleşen, imana sarılanlar
(daha önce Medine’yi yurt edinen Ensâr) kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara
verilen (ganimetlerden) ötürü göğüslerinde bir ihtiyaç (eğilimi) duymazlar. Kendilerinin
ihtiyaçları olsa dahi, (göç eden yoksul kardeşlerini) öz canlarına tercih ederler.
Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar başarıya erenlerdir.”123
Böylece Hz. Peygamber’in “karizmatik otoritesi yeni bir sosyal dayanışma
düzeni tesis etti. Geleneksel Arap pratiklerine ters düşecek biçimde kan kardeşliği
yerine din kardeşliğini ikame etti.”124 Gerçekleştirilen bu kardeşlik olayı,
Medine İslâm toplumunda bütünleşmenin sağlanmasında ve o günkü sosyokültürel-
ekonomik problemlerin çözümünde kayda değer en önemli gelişmelerden
biridir.125
Hz. Peygamber, Medine’ye geldiğinde yaptığı ilk işlerden birisi de Mescidi
Nebevîʹyi inşa etmek, akabinde Mescid-i Nebevîʹnin arka tarafında kalan ve
Suffe denilen kısmı da kimsesiz ve yoksulların barınacağı bir yer yapmak olmuştur.
Bu yer, zamanla ilmî faaliyetlerin yürütüleceği ilmî bir merkez haline
dönüşmüştü. Suffe denilen bu yerde barınanların tüm problemleriyle bizzat
kendisi ilgilenirdi.126 O, Ashâb-ı suffanın geçimini âdeta üstlenmiş, onların yeme-
içme, giyinme gibi her türlü ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmıştır. Kendisine
gelen hediyeleri onlara verirdi. Kendisi karşılayamadığı zamanlarda diğer sahabeleri
devreye sokarak onlara vesile olurdu.127 Kızı Fâtıma ev işlerinde yorgun
ve bitkin düşünce, babasından işlerine yardımcı olacak bir hizmetçi verilmesini
istemişti. Hz. Peygamber, o sırada ganimetlerle bir savaştan dönüyordu.
Hz. Fâtımaʹnın bu isteğini Suffe talebelerinin yoksul yaşayışını ve ihtiyaçlarını
gerekçe göstererek geri çevirmiştir.128 Böylece Hz. Peygamber, Ashâb-ı suffanın
ihtiyaçlarını kendi öz kızının ihtiyaçlarına tercih etmiştir. Bu da İslâm tarihinde
îsâra örnek teşkil edecek olan meşhur bir olaydır. Hz. Peygamber döneminde
sürekli zayıflar gözetilerek129, varlıklı Müslümanların, zekât ve sadakalarını
fakir, yoksul, yetim, kimsesiz ve darda kalanlara vermeleri, sosyo-ekonomik
farklılıklardan ileri gelen bölünmeleri ortadan kaldırarak toplumsal dayanışma
ve kaynaşmanın gerçekleştirilmesinin canlı tablosunu oluşturur.130 İnfakın, içtimaî
adaleti sağlama yanında, en önemli rolü ruhî eğitime yaptığı katkıdır.131
Bir kadın kendi elleriyle dokuduğu bürdeyi giymesi için Hz. Peygamber’e
vermişti. Hz. Peygamber, onu giyinmiş olduğu halde ashabın yanına gelir. Birisi
“ne kadar güzelmiş! Bunu ver de ben giyineyim.” diyerek o giysiyi istemiş.
Hz. Peygamber, ihtiyacı olduğu halde onu isteyene vermiştir. Bunun üzerine
Ashâb-ı kiram, o sahabeye tepki göstererek “Hiç de iyi yapmadın. Peygamber
öyle bir bürdeye ihtiyacı olduğu için onu giymişti. Üstelik sen, Peygamberin
kendisinden bir şey isteyeni geri çevirmediğini bile bile o giysiyi istedin” dediler.
Bunun üzerine o şahıs şunları söyler: “Vallahi ben o bürdeyi giyinmek için
değil, kendime kefen yapmak için istedim.” Neticede o giysi o kişinin kefeni
olmuştur.132 Hz. Peygamber, o giysiyi uzun bir süre giyemeden ve istenildiğinde
hiç tereddüt etmeksizin kendisinin ihtiyacı olduğu halde sırtından çıkararak
vermiştir.
Hz. Peygamber, yukarıda verilen örneklerde îsâr ile ilgili olayları bizzat
fiili olarak yaşadığı gibi, kavlî hadislerinde de îsârı övmüş ve buna teşvik etmiştir:
“Sadakanın en faziletlisi, malı az olanın takâti nispetinde verdiği sadakadır.”
133 “Kimin canı bir şey arzu eder ve kendi arzusuna aldırış etmeyerek
başkasını kendine tercih ederse,

Teala onu bağışlar.”134
Müslümanların birbirlerine iktisadî yönden yardımcı ve destek olmalarını
emir ve tavsiye eden genel anlamlı ayet ve hadisler yanında, özellikle ödeme
güçlüğü çekenlere, borcunu ödeme imkânı olmayanlara zaman tanınmasını
isteyen, hatta bu durumdakilerin borçlarının affedilmesini tavsiye eden ayet ve
hadisler de vardır.135 “Darda kalanın borcunu erteleyen veya borcu silen kimseyi

gölgesinde gölgelendirir.”136 “Bir müslüman diğerine iki defa karz-ı
hasen verirse, bir defa sadaka vermiş gibi olur.”137 “Zorda olan kişiye genişlik
sağlayana

da dünyada ve âhirette genişlik sağlar.”138 Ayet de bu hadisleri
te’kit etmektedir: “Bilirseniz, borçlunun borcunu bağışlamanız sizin için daha
hayırlıdır.”139 Burada da kendisinin alacağını başkasını düşünerek o alacağı
ona bağışlaması bir nevi isârdır ve bu hareket övülmektedir.

Teâlâ’yı en
fazla memnun eden davranış, bir kulun, kendinden çok başkalarını düşünmesi,
onların rahatını kendi rahat ve huzuruna tercih etmesidir.140 Dolayısıyla “karz-ı
hasen”, sadaka vermekten daha sevap sayılmıştır.141 Eğer borçlunun ödeme
imkânı yoksa bir süre daha tehir etmek veya imkânı varsa tamamen bağışlamak
övülen ve tavsiye edilen davranışlardır. Yukarıdaki örnek iktisadî hayatta
îsârın gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Kendisine verilen hurmayı yemeyip çocuklarına paylaştıran bir kadın için
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Her kim bu kız çocuklarından herhangi
bir şeye (bakıma, terbiyeye) velayet eder ve onlara iyilik edip güzel muamelede
bulunursa, o kız çocukları kendisi için cehennem ateşinden koruyan bir perde
olurlar.”142 Böylece o, şefkat göstererek kendi payına düşen hurmayı yemeyip
çocuklarına veren anneyi övmüş ve yaptığı hareketin cennete götürücü bir hareket
olduğunu ifade etmiştir. Bu örneğimiz aile fertleri arasında cereyan eden
bir îsâr örneğidir. Hayvanlarda da

Teâlâ’nın kendilerine vermiş olduğu
fıtrî duygu sayesinde anne-yavru arasında cereyan eden îsâra benzeyen fedakârlık
davranışları insanı hayrete düşürücü mahiyettedir. Örneğin, bir anne
yukarıda verdiğimiz örnekteki gibi kendi aç kalmayı göze alarak bulduğu yiyeceği
yavrusuna vermekten çekinmez. Aynı şekilde yavrusunu tehlikelere karşı
korur, hatta bu koruma bazen o kadar ileri boyutlara varır ki, yavrusu uğruna
kendi canından dahi olabilmektedir. Yavrusu için adeta çılgına dönmekte ve en
güçlü düşmana karşı mukavemet göstererek onu korumaktadır.
Îsâr kavramı, genellikle mâli fedakarlıklar için kullanılmakla birlikte, bazı
kaynaklarda “can ile îsâr” dan, yani kişinin sevdiği bir kimse için kendi rahatını,
huzurunu, hatta hayatını feda etmeyi göze almasından da söz edilmekte ve
bunun malla yapılan îsârdan daha faziletli olduğu belirtilmektedir. Bundan
dolayı tasavvufta sevgi, kısaca îsâr olarak da tanımlanır. Çünkü en yüksek derecede
sevgi, seven kişinin gerektiğinde sevdiği için canını feda etmeyi göze
almasını sağlar.143

yolunda şehid olmayı arzu etmek de bu duyguların
neticesidir. “Şüphesiz ki

mü’minlerden mallarını ve canlarını cennet karşılığında
satın almıştır.”144 âyeti bize bu anlayışı ve mesajı vermektedir.
Hz. Peygamber’in Mekke’den Medine’ye hicreti müşriklerden emin olmak
için gizli tutulmuş ve yatağına Hz. Ali’nin yatmasını tembih etmiştir. Öldürül-
me pahasına da olsa Hz. Ali, inandığı ve sevdiği peygamberi uğruna bu görevi
yerine getirmekten hiç çekinmemiş ve kaçınmamıştır. Müşrikler, onu yanlışlıkla
öldürebilecekleri gibi, kasıtlı olarak da öldürebilirlerdi. Hz. Ali, bütün bu risk
ve tehlikeleri göze alarak kendisine tevdi edilen bu önemli görevi ifa etmiştir.145
Uhud savaşında Müslümanların, savaşın ikinci safhasında dağıldıkları bir
sırada Hz. Peygamber’i düşman oklarından korumak için onun önünde siper
ve kalkan olarak karşı koymaları can ile yapılan îsâra güzel bir örnek teşkil
etmektedir. Bu davranışı sergileyen Ebû Talha, vücuduyla Hz. Peygamber’i
koruyordu. Hz. Peygamber, savaşın gidişatını izlemek için başını uzattığında
Ebû Talha, “Bakma, ey

’ın elçisi! Düşmanın attıkları oklardan biri isabet
edebilir. Canım sana feda olsun.” diyordu. Bu cefakâr sahabe, elini oklara karşı
siper ettiğinden elinden yaralanmıştır.146 Nefsini tezkiye eden bir kişi ancak bu
mertebeye çıkabilir.147
Yermük savaşı esnasında yaralılara su verilirken yaralıların canlarını vermek
üzereyken bile birbirini tercih etmeleri, İslâm tarihinde gıpta ile anlatılan
îsâr örneklerindendir. Her biri şehit olurken yaşayan insanlar için önemli ders
ve ibretleri geride bırakarak bu âleme veda etmekteydiler.148 Mehmet Akif Ersoy,
bu olayı Safahat’ında “Vahdet” isimli şirinde uzun uzadıya edebî bir şekilde
anlatmaktadır.149 Îsâr duygusu, insanda var olan şefkat ve merhametten
kaynaklanan bir duygudur.150 Sahabenin Hz. Peygamber’e “Anam-babam sana
feda olsun” şeklinde hitap etmesi de anlamlı ve her zaman için özveriye hazır
olduklarının bir ilanıdır.
Geçmişte ecdadımızın da yukarıda verdiğimiz bu örnekleri kendileriyle
özdeşleştirerek göstermiş olduğu pek çok îsâr örneğine rastlamak mümkündür.
Kendisi siftah ettikten sonra gelen müşteriyi “komşum henüz siftah etmedi” diyerek
komşusuna gönderme erdemliliğini gösteren esnafın tutumu bunun en
güzel örneğini teşkil etmektedir.151 Tasavvuf kaynaklarında îsâr, cûd, sehâvet
ve cömertlik gibi başlıklar altında buna benzer örnek ve hikâyelere sıkça rastlamak
mümkündür.152
Îsâr ve infak konusunda gözetilmesi gereken önemli bir husus da kişinin,
malının tamamını, elinde avucundaki her şeyi infak ederek, başkası için harcayarak
aile fertlerini mağdur ve muhtaç duruma düşürmemesidir. Hadiste böyle
yapanlar kınanmıştır.153 “Geçindirdiği kimseleri ihmal etmesi kişiye günah olarak
yeter.”154 Hadisi, bu konuda bir uyarıdır. Ayrıca malının üçte birinden fazlasının
vasiyet edilmesini yasaklayan hadisler,155göz önünde bulundurulduğunda,
aile fertlerinin de düşünülmesi ve ihmal edilmemesi gerektiği ortaya çıkmaktadır.
“Arkanda zengin vârisler bırakman, onları insanların elindekine göz dikecek derecede
yoksul bırakmandan daha hayırlıdır.”156 Burada gözetilmesi gereken bir denge
söz konusudur. Ayet-i kerimeler de bu dengeye işaret etmektedir.157 Hz. Ebû
Bekir’in durumu istisna olarak kabul edilecek olursa, kişinin genel olarak kendi
hayatını devam ettirmesi ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin ihtiyaçlarını
temin etmesi gerekir.158 Kendisinin perişan olması, aile fertlerini zor durumda
bırakması kendisine vebal getirir. Bundan dolayı Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:“
Sadakanın en üstünü, geriye artan maldan (kişinin malından kendi ve aile
efradının ihtiyacına yetecek miktarını ayırdıktan sonra) verilen sadakadır.”159 Bu hadis,
elinde bir yumurta büyüklüğünde bir altınla gelen ve sadaka olarak verilmesini
isteyen ve başka bir şeyi bulunmayan birisi hakkında söylenmiştir.160
Aynı şekilde Ka’b b. Malik’in tüm malını tasadduk etmeyi düşündüğünü söylemesi
üzerine Hz. Peygamber, onu bundan men etmiş ve malının bir kısmını
kendisi için bırakmasını söylemiştir.161 “

ım! Muhammed ailesinin rızkını
kendilerine yetecek kadar ihsan eyle.”162 Diyen Hz. Peygamber, böylelikle yoksul
olmayı istemediğini, başkalarına muhtaç olup el-avuç açmayı hiç bir zaman
arzu etmediğini belirtmek istemiş ve fakirlikten

’a sığınmıştır. Aynı zamanda
kişinin ailesini geçindirmek için çalışmasının da bir ibadet konumunda
olduğunu belirtmiştir: “Bir adam

’ın rızasını umarak ailesinin geçimini sağlar-
Tasavvufun Esasları (Avârifu’l-meârif), ss. 313-315.
sa, harcadıkları onun için bir sadaka olur.”163 “Sen ev halkına bir harcamada bulunduğun
zaman şüphesiz ki, ondan sevap alırsın, hatta hanımının ağzına kaldırıp verdiğin
lokmadan bile.”164 “Bir kimsenin harcadığı paraların en değerlisi ailesinin ihtiyaçlarına
harcadığı paradır...”165