İslam Forumu - İslami Forum
Kullanıcı Adı Sürekli Bağlı Kal
Şifre:
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Favorilere Ekle  |  Yazdır  
Gönderen Konu: hayat bir rüyadan başka ne ki?  (Okunma Sayısı 368 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
18 Haziran 2008, 16:33:04
ehl-i dil

Yeniyim

*


Üye No : 26756

Nerden :

Konu  : 1

Mesaj : 2

Aldığı Teşekkür 0
Offline
« : 18 Haziran 2008, 16:33:04 »






HAYAT BİR RÜYADAN BAŞKA NE Kİ?


Gün batmak üzereydi. Şeref taş sokaklarda yalnız başına mevsimsiz hallerini de yanına alıp yürüyordu. Üzerindeki paltosuna  eskiden kalma kırgınlıklar sinmiş halde, şaşkın gözlerle etrafı süzüyordu. Dilinde sevda şarkıları, gönlünde ateş, gözlerinde karanlık taşıyordu. Karanlıklar alıp götürdükçe uzaklara daha da içine kapanıyor, sessizliğin sesini dinlemeye çalışıyordu.

Kimsesiz büyükçe bir meydanda sokak lambalarının ışığı etrafında dönen kelebekleri seyretti bir müddet. Işığa pervane olmuş kelebeklere hayran kalıp kendi etrafında dönmeye başladı birden. Alemi tavaf ediyordu içinde, içine hapsetmişti alemi. Kelebeklerin ışığa canını bağışlamak için yarışlarından kendine hisseler çıkarıyordu. Şeref de pervanesiydi yarinin. Her kelebekte kendini seyretti, kelebek oldu uçan, yarin ateşine konan kelebek oldu.

Ne alemi tavaftı bu ne kendi etrafında dönmekti; O gönül kabesini tavaf ediyordu her dönüşünde. Bu hal üzereyken kendinden geçip uzanakaldı sert, ıssız, soğuk, hissiz kaldırımlara. Ayıldığında zifir bir karanlık buldu yanıbaşında. Karanlığa yolcuydu tüm ruhuyla ve yola koyuldu beklemeden. Yürüdü, yürüdü, yürüdü…

“Düşünmemek ne?” onu düşünmeyi istiyordu. Tüm çabalarına rağmen başaramadı. Aklına istemsiz geliyordu  tüm yaşanmışlıklar. Şarkılar, kitaplar, şiirler… Hepsi de hatırlatmakta sözleşmişlerdi yarini. Sıkışmış bulutlar gibi yağmura durdu gözleri. İçindekileri de akıtmak istiyordu son zerresine kadar. Ağladı, ağladı, ağladı… Gözlerinden akan her damla, içindeki ateşi söndürmüyor, ateşe yakıt oluyordu. An be an içindeki ateş artıyordu.

Sevda yoluna düştükten beri “Ben rüzgarım sen ateş” diyor ve gönlündeki ateşi rüzgar olup yangına çeviriyordu. Bir yangın ki cihanı külliyen yakıyordu.

Kurduğu her cümle aşkı anlatıyor, her adımı aşka gidiyordu. Her yer karanlıktı, karanlık olmasına ancak gecenin en karanlık anı gündüze en yakın andır diyordu. Şaşmadan yoluna devam ediyordu. Karanlık sokakların dilinden çok iyi anlıyordu. Uzun bir müddet sabrını diline kuşandı ve yürüdü.

Yolda neler gelmiyordu ki aklına, gönlüne, gözlerinin önüne… Muhyiddin Arabi’den duymuştu şu sözü:” Bir’in İki’yi sevişi gibi seviyorum seni.” Bu cümleyi günlerce düşünmüştü, vardı sevdasını anlatan bir tılsım bu sözde. Bir’in İki’nin yerine neler koymadı ki… Her  şahıslaştırışı boşa çıkmıştı. Şu yorumunda sabit kaldı: “Allah’ın kulunu sevişi gibi seviyorum seni” diyordu Arabi. Şeref Suna’sını karşısına almış konuşuyordu hayalinde:

Şeref – Cananım, ben seni Bir’in İki’yi sevişi gibi seviyorum.
Suna -  (Bir süre sükutun ardından) Bu ne demek ki?
Şeref – Ben seni Allah’ın kulunu sevişi gibi seviyorum. Her kirden uzak, her şerden uzak seviyorum. Kutsal bir sevgiyle seviyorum.

Şeref bu hayalinden aniden uyandı. Suna’sı yine yapacağını yapmıştı. Hayalinde dahi kayboluverdi bir kelam etmeden, bir cevap vermeden. Hayatın aksetmesi oldu hayali.

Suna’sına dair aklına neler gelmiyordu ki...O hiçbir an vuslata inanmamıştı, hep hicranı düşünmüş, hayatı da düşündüğü gibi şekillenivermişti. Vuslata dair azcık olumlu bakabilseydi ayrılık lügatlerinden siliniverecekti. Ürkek bir ceylan gibi hep kaçışı seçti, mezhebi kaçıştı Suna’nın. Her kaçışı onu kendi yapıyordu. Kendine yabancılaşmayı istemiyordu Suna. Şeref ise hep yollara baktı, engelleri bir bir aşmaya çalıştı, hep ulaşmak arzusuyla yandı yakıldı. Mezhepleri uyuşmayan iki candılar. Bir olamadılar..

Şeref zihnindeki bu düşünceleri aydınlığa yakışmadığı için hemen bertaraf etti. Suna’sı sadece dışarıdan böyle görünmeyi tercih etmişti, içini okumuştu Şeref Suna’sının. Suna’nın gönlü de hep vuslattan yanaydı.

Sokak lambaları da artık yoktu yolunun ilerleyen kısmında.Gözleri karanlık sokaklarda hiçbir şeyi göremiyordu. Körlüğün ne demek olduğunu çok iyi anlamıştı.Her taraf siyahtan ibaret bir perdeydi. Göremese de aydınlığı duyabiliyordu, kendine sabrı telkin ediyordu. Sabır, sabır, sabır… Ne bulunmaz bir nimetti.

Mevlana geldi  usulca sokuldu yanına:

Mevlana: - Aşk davaya benzer acı çekmek de şahide, şahidin yoksa davayı kazanamazsın.

Şeref: - Ey aşıkların piri! Benim acılarım cihana sığmaz oldu artık. Alem oddan bir deniz gözümde. Ateş beni çağırıyor. Ben şikayetsiz gidiyorum ateşe. Bir zaman gelir de şikayete başlar mıyım diye soruyorum kendime. Şikayet etsem acaba ateşten sakınır mıyım, yoksa ben şikayet de etsem ateşe mi vurgunum? Hep sabrediyorum, sabrım tükenirse ne olur bilmiyorum. Sabır mı sabırsızlık mı benim yoldaşım seçemiyorum.

Mevlana: - Sabır dünyayı kucaklayan Kafdağı da olsa ayrılığın güneşinde kar gibi erirdi.                       

Aşıkların piri Mevlana sözünü tamamlayıp sessizce geldiği gibi sessizce kayboldu. Ardından bakışı Şeref’in çölde devesini kaybetmiş yolcunun halini andırıyordu. Yoluna piri olmadan devam etti çaresiz. Mevlana’nın sözü karanlık yolunda sabrı değil şikayeti kuşanması gerektiğine dair bir işaretti. Şeref de şikayeti kuşandı, en büyük, tesirli silahı şikayetti artık. “Vefasız Suna’m, beni dertten derde düşüren Suna’m, hep hicranı diledin sen, benim bir anlık vuslat dileğime hep olmaz dedin… Oysa bilsen ben seni ne kadar çok sevmiştim, ayrılığına bir an dayanamam demiştim. Bilmiyorsun sen ayrılığında ne hallere düştüğümü, bilmiyorsun… Sükutun ne zaman bitecek, bende sabır , tahammül kalmadı artık; gel ne olursun, bu yüreğe narını çok yaşattın nurunu yaşatmak için ne bekliyorsun? Güzeller hep bivefa derlerdi de inanmazdım. Sende vefasız çıktın yarim. Cefanı çok tanıdım, vefanı hiç.”

Hem yürüyor hem şikayet ediyordu yarinden. Hiç durmadan devam ettiği karanlık yolunda ilk kez durdu. Düşündü şikayeti ve sabrı. Acaba Mevlana’yı yanlış mı anlamıştı? Şikayetinde sabrında neticede bir farkı yoktu. Gözyaşlarının ateşe yakıt olduğu gibi sabrı da şikayeti de bu ateşe yakıttı. Şikayeti yangınını daha da körüklüyordu. Semadaki yıldızların yanışını hayal etti birden. Bu denli bir ateşe yıldızlarda kayıtsız kalamazdı elbet.

Zamanı ve mekanı kaybetmişti artık. Ne kadar yürüdü ne kadar zaman geçti akıl erdiremiyordu. Gördükleri bir bir kayboluyor, sadece Suna’sı gözlerinde perde misali asılı kalıyordu. Hiç bırakmıyordu Şeref’i. Ok yaydan çıkmıştı bir kere, dönüşü olmayan bir yola giriftar olmuştu. Yürüdü durmadan. Karanlık aydınlığa dönmüyordu bir türlü. Mestti, ebedde uyanacağı bir mestlikti üzerindeki. Hafız’ı hatırladı birden. O ünlü şair diyordu ki: “ Mest olan kişi öylesine mest olmalı ki ta kıyamet gününde ayılmalı ve o vakit de ‘Allah Allah!... Ben kimim? Burası neresi? Sizler de kim oluyorsunuz?’ diye sormalı…” Hafız’ın mestliğine boyandı tüm zerresine kadar. Kıyameti beklemeye durdu ayılmak için. Ayılmak istemediğinin belirtisiydi aslında bu. Tüm kalbiyle dilediği buydu. Kendini daha iyi anlayabiliyordu.

Bu halden bir müddet sonra geçiverdi. Tezatlar ikliminde yaşıyordu. Tüm tezatları kendinde buluşturmuştu. Şeytan’ı andı:

Şeytan: - Bana neden kin besliyorsun ki? Beni kim yarattı?

Şeytana verecek cevap bulamadı. Her şey karmaşıklaşıyordu. Bir aydınlık dileğine bu kadar çaba mı gerekti? Hazırcılığa o kadar alışkındı ki önceleri. Ne dilese hemen yerine geliverirdi. Bütün gayretlerine rağmen karanlık gönlüne güneş doğmamıştı bir türlü.

 Şeref yorgun düşmüştü. Artık yalpalayarak yürüyordu. Kadehten içtiği ateş tamamen sarmıştı cevherini. Aşktan başka bir atışı yoktu kalbinin. Şeytanı bile sever olmuştu. Evet Şeytan’ı yaratanla kendini yaratan aynı değil miydi? Suna’yı o kadar çok severken Şeytan’a bu kadar kin nedendi? Suna da Şeytan da aynı sanatkarın ürünü değil miydi?

Sorularla bunalan zihnini bir kenara bıraktı. Musa ayakkabılarını nasıl çıkarıp gitmişse Mevla’ya, Şeref’te aklını çıkarıp, karanlık sokağa attı. Anladı ki akıl bağdır. Bağlar Anka meşrebe göre değildir. Bülbüle altın kafes gurbettir, o uçmayı diler.

Tüm bağlarından kurtulmuş bir halle yürüdü. Ne Suna kaldı yanında ne başkası. Yapayalnızdı artık. Karanlıklar kuşatmasında yalnız yürüyordu. Zamansız vakitlerde uzakta bir Işık gördü. Işığa koştu, koştu, koştu.. tüm enerjisini sarfetti, soluksuz koştu. Yaklaştıkça Işığa daha bir gayrete geliyor, tüm yorgunluklarını bir kenara bırakıp hızlı hızlı koşuyordu. Sesini duyurabileceğine gönlü kanaat getirince İkbal gibi bağırıyordu: “Gel, benim göğsümde konakla, çünkü benden daha yalnız bir Müslüman yoktur.”

Şeref nefes nefese kan-ter içinde kalmış uyandı birden rüyasından. Pencereye doğru yöneldi, camı açtı ve uzun uzun semayı seyretti. Yıldızların parıltısında kaybolurken gece, kainatın ruhuna fısıldadı şu sözleri: “ Hayat, bir rüyadan başka ne ki?”



ALİ CEYHAN

Logged
Anahtarlar:
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Favorilere Ekle  |  Yazdır  

 
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer Konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
BAŞKA MÜLKE YOL YOK Tasavvuf Gülzar-ı İrfan 0 617 Son Mesaj 06 Mayıs 2007, 13:25:51
Gönderen: Gülzar-ı İrfan
HAMARAT ERKEĞİN HALİ BAŞKA Resim & E-Kart emrullah 6 936 Son Mesaj 15 Kasım 2007, 10:26:00
Gönderen: mevlan
ALLAH'tan başka İLAH yok . Sohbetler katrem 9 3304 Son Mesaj 25 Ekim 2008, 09:35:13
Gönderen: gs_1905_muhammed
BU PATLICAN BAŞKA!(aveadaki değil) :) Üye Mutfağı Amin€ 9 947 Son Mesaj 13 Eylül 2008, 03:50:43
Gönderen: Amin€
RENGİ BAŞKA...TADI BAŞKA... Resim & E-Kart RADENUR 3 335 Son Mesaj 02 Ağustos 2008, 00:01:31
Gönderen: hkumcu3
Yıldızlardan başka İslamda Kadın ve Aile hakanbalıkçı 0 320 Son Mesaj 07 Eylül 2008, 11:55:00
Gönderen: hakanbalıkçı
Powered by SMF 1.1.7 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf
İhya İfexi İlahi Sözleri