|
|
 |
« : 15 Aralık 2007, 01:39:22 » |
|


İnsanlar madenler gibidir...
Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Selem Efendimiz: "İnsanlar, madenler gibidir." buyurdu.
* * * Altını vardır, gümüşü, platini vardır; elması, yakutu, bakırı, demiri, cıvası, petrolü vardır; kömürü, kükürdü... vardır. Paslananı vardır, asla pas tutmayanı vardır. Kirleneni vardır, kir tutmayanı vardır. Bozulanı vardır, bozulmayanı vardır. Cahiliye günlerinde hayırlı, şahsiyeti güçlü, karakteri sağlam anlayarak, ilim ve irfanla yaşadığı sürece İslâmda da hayırlı olanınızdır.(1) Öyle de olmuştur. Dürüst olanlar, hatalı olsa bile doğru yaptığına, sağlam davranış sergilediğine, vefakâr, cömert, fedakâr olanlar, inandığı şeyler uğruna zorlukları göğüsleyebilenler; basit, geçici hayat zevklerinin laçkalaştıramadığı, karakterini sarsamadığı insanlar, İslâmla şereflenince: bu sağlam hasletleri, hakikatle yan yana geldiği. İlâhî emir ve nehiylerle bütünlük oluşturduğu, teşvik gördüğü için, İslama büyük hizmetler etmişlerdir. Ebu Bekir, Ömer, Hamza, Osman, Bilal, Mus'ab, Ebu Ubeyde... İlk akla gelenlerden. Bilindiği gibi: Ömer, müslüman olmadan bir kaç saat Önce, Resulünü öldürmek için yola çıkmıştı. Karşısında yine bir başka sağlam karakter örneği, kız kardeşi Fatıma'yı bulmuş, onun cesaretli ve kararlı tavrı. Ömer'in hidayetine vesile olmuştu. Tarihte derin izler bırakan nice sahabelerin geçmiş hayatı araştırıldığında karşımıza hep böyle sağlam bir yapı çıkıyor... Evet, insanlar madenler gibidir...
* * * İslâm şuur ve samimiyetini taşıyanların, gelecek nesillerin sağlam karakterli, sağlam bilgili yetişmesi için elinden gelen gayreti göstermesi gerekir. İlimle yoğrulmuş, fetih şuurlu, güzel ahlaklı, vefalı, fedakâr ve sarsılmaz mümin gönüllere ihtiyacımız var. Resulullah'ın arkadaşları, çocuklarını nasıl ve hangi şuurda yetiştirdiklerini şu sözlerle ifade ederlerdi: " Resulü'nün gazvelerini, Kur'an'dan bir sure öğretir gibi, çocuklarımıza öğretirdik," dediler. Bu gerçeğin asla gözardı edilmemesi gerekir... Bu şuurla yoğrularak, yetişmiş bir nesile her daim ihtiyaç var, hele günümüz dünyasının çok daha fazla ihtiyacı var. Hedefine doğru adım atanlar, yol alır. Her adımla mesafeler kısalır. Gayretsiz geçen her gün kayıptır. "Bekâyı hak tanıyan, sa'yı vazife bilir: Çalış, çalış ki beka sa'y olursa hakedilir."(2)
TEBLİĞ AZMİ VE AŞKI Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Selem Efendimiz: "Hidayete davet eden ve insanların hidayete ermesine vesile olan bir kimse, hidayete ermesine vesile olduğu kişilerin sevabı kadar sevab alır. Onun nail olduğu bu sevab, hidayete kavuşanların sevabından da hiçbir şey eksiltmez..."(3) buyuruyor. Zeydü'l–Hayr Radıyallahu Anh, kabilesinin bir gün daha fazla cahiliye bataklığında kalmasına rıza göstermemiş, kendi tebliğ edince kabilesinde bulunan insanların ona ve hak inanca karşı gelmeyeceklerini bildiği için bir an evvel onlara ulaşmaya çalışmıştır. Yorgunluğa, hastalığa aldırmamış, bu duygu, bu ümit, bu hasret ve coşkuyla sahralarda ilerlemeye devam etmiştir. Hastalığının yakasını kolay bırakmayacağını hissetmiş, yapacağı en son iş bu olsa bile yol almakta vaz geçmemiş, yılmamış, kaderine razı olarak yola devam etmeyi seçmişti. Bir taraftan bu arzu ve ümitle ilerlemeye çalışırken, diğer taraftan samimiyet ve şuurunu ortaya koyan davranışlar sergilemiştir. Bir insanın, yıllarca süren, neredeyse hayatının temelini oluşturan cahiliyet dava ve hamasetlerinden bir anda vaz geçmesi, geçmişinden gelen ve rızasına uymayan her şeyi bir anda silip atması, üstelik bu samimiyetini, hayatını da ortaya koyarak ispat etmesi... sıradan bir hadise değildir. Bu güzelliği Zeydü'l–Hayr'da gördüğümüz gibi, Kays Kabilesinin fertlerinde de görüyor. İslâm nurunun cahiliye âdetlerini, nasıl sildiğini, sevgi selinin, şefkat ve kardeşlik rahmetinin, canavarlığı nasıl yok ettiğini görüyoruz. İslâmın gerçeği, gerçek yüzü bu!.. Karşısına geçip hayranlıkla seyretmeye değer güzellikte bir manzara bu... Câhiliye, düşünce, âdet ve hamasetlerinin körüklenmeye başladığı, pis kokularının yayıldığı, ilim ve irfanın eksilmesinden yararlanılarak akıl ve duygularla oynandığı, çarpık zihniyetlerin kol gezdiği şu günlerde gerçek İslâm şuuruna, ahlâkına, kardeşliğine, birlik ve beraberliğine, temiz ve nezih duygularına ne kadar hasret, ne kadar muhtacız!..
* * * Çok söz söylemeye ne hacet! İhtiyaçlarımızı anlamak için dön, Zeydü'l–Hayr'ın Rabb'ına kavuşmaya doğru uzanan bu kısa hayat parçasını, anlayarak, hissederek bir daha oku ve düşün... İslâm nuruyla dolu dolu bu kısa hayatı, pek çok kimse tarafından belki bilinmiyor, tanınmıyor ama o, asırlar ötesinden bizlere çok şeyler anlatıyor. Ufuklara, maviliklere bakarak, bozulmayan yeşilliklere, çağıldayan derelere, uzanıp giden ve durmadan çırpınan ummanlara... Kısaca önümüze serilen binlerce nimet, binlerce imkân ve güzelliklere bakarak, zaman zaman da gözlerini yumarak bir daha düşün.
KAVMİYETÇİLİK IRKÇILIK Rabb'ımız Zikri Hakîm'de; "Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık. Birbirinizle tanışmanız, kaynaşmanız, belirgin niteliklerle bilinmeniz için sizleri kavimlere, kabilelere ayırdık. Şüphesiz katında en değerli olanınız, en takvalı olanınızdır. Elbette ki her şeyi bütün yönleri ve incelikleriyle bilir ve her şeyden haberdardır."(4) buyuruyor. Gerçek bu, temel bu... Yeryüzüne dağılmış milyonlarca insan için asıl bu. Şehir evlerinin mahallelere, köylerin dere boylarına, kasabaların ve şehirlerin ülkeye yayılışı, her bir mahallenin, her bir köyün, kasabanın, şehrin... kendine ait özelliklerinin oluşu, şiveleri, konuşma ve ifade tarzları örf ve ananelerinin giderek çeşnilenmesi, iklim, yaşama şartları ve gıdaların tesiri, araya giren binlerce yılın getirdiği değişikliklere rağmen, hakikat bu, yaratıcımızın buyruğu bu...
* * * Elbette ki bu farklılıklarda da güzellikler ve hikmetler vardır.(5) Kâinattaki çeşniler ve farklılıklarda da güzellikler ve hikmetler var. Hac mevsiminde, Beytullah'm çevresinde, Arafat, Müzdelife ve Mina'da yüzlerce farklı ırkın mü'min gönüller olarak kaynaşması seyredilmeye ve yaşanmaya değer güzelliktedir. İslamın emrettiği ve öğrettiği birçok hasletin kaybedilmesine, zayıflamasına rağmen yine de güzeldir. Birbirlerine musafaha için uzanan ellerin, gülümseyen gözlerin anlattıkları güzeldir. Bu güzellik İslâm kardeşliğiyle ve en hayırlının en takvâlı olan olduğunu idrak etmekle mümkündür. Şüphesiz, her insanın içice yaşadığı, aralarında yakın kan bağı olan insanlara; doğduğu, çocukluğunu, gençliğini yaşadığı, binbir hatırasını taşıyan beldesine karşı gönlünde farklı duygular vardır. Bu duygular, meşru ölçülerde olduğu sürece İslamın tasvib ettiği, hatta teşvik ettiği duygulardır. Sılayı rahim, akraba bağlarını koruyup gözetme, anne–babaya saygı, hukukuna riâyet... sadece duyguların bir gereği değil, aynı zamanda İslâmî bir görevdir. Dünyaya göz açılan, filizlenip büyürken nimetlerinden istifade edilen, hatıralarla yoğrulan, dağlarıyla, ovalarıyla, ormanıyla, çimeniyle, ırmağıyla, pınarıyla içice yaşanılan topraklara karşı duyarsız olmak mümkün değildir.
Resulü, Mekke'den ayrılırken Mekke'ye olan sevgisini dile getiriyor, zorla çıkarılmamış olsa da ondan ayrılmayacağını söylüyordu. Abdullah İbn Adiyy naklediyor: "Hazûra denilen yerde Rasûlullah'ı bineğinin üzerinde gördüm. O, şöyle diyordu.' 'Vallahi! Sen 'ın en hayırlı beldesi, 'a en sevgili toprağısın. Eğer senden ayrılmak zorunda bırakılmasaydım, ayrılmazdım."(6) Bir başka hadiste de Mekke'ye hitab ederek söyle buyurduğu nakledilir: "Ne güzel bir beldesin ve seni ne kadar seviyorum! Eğer kavmim beni senden çıkartmasaydı, bir başka belde de ikamet etmezdim."(7)
* * * Aişe Validemiz, Medine'de hastalanan Bilâl Radıyallahu Anh'tan şu mısraları duymuş ve Resûlü'ne aktarmıştı: "Izhir otları, sümbüller çevremi kuşatırken. Ah! Yine o vadide bir gece u-yuyabilecek miyim? Gün gelip Mecenne suyundan içip, Yine Şâme ve Taif'i( görebilecek miyim?" Bunun üzerine Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Ya Rab! Bizlere Mekke'yi sevdirdiğin gibi Medine'yi de sevdir..." diye dua etmiş, böylece hem Mekke'nin gönüllerdeki sevgisini dile getirmiş, hem de Medine sevgisi ve bu hicret yurdunun sıhhatli bir yer olması için Rabb'ına niyazda bulunmuştur.(9) Rasûlullah'ın seferlerden dönerken Uhud Dağı görününce sevindiği, onu selamladığı ve; "Bu Uhud dağı, o bizi sever, biz de onu," buyurduğu bilinmektedir.(10) Aynı duyguları Medine için de dile getirmiştir. Ebu Humeyd Radıyallahu Anh anlatıyor: "Rasûlullah ile birlikte Tebuk'den dönüyorduk. Uzaktan Medine görünmüştü. "İşte, Güzel Şehir!" buyurdu."(11)
* * * Gurbetteki birisi için vatan ve sıla hasretini, asırlar boyu nice şâirler dile getirmiş, nice edipler satırlara dökmüştür. Şu bir kaç örnek, bu duyguları gönlümüzde canlandırmaya yeter sanırım.
* * * Bir Azerî şairi vatan özlemini şöyle dile getirir: Yâda düşer bağçalarm bağların, Ala garlı, boz dumanlı dağların, Gocalırsan keçer cevan çağların, Bir gün olur veten deyib ağlarsan. Şehriyar'ın yıllarca memleketinden uzakta yaşadıktan sonra doğduğu kasabanın yanındaki dağa seslenerek yazdığı uzun şiir, gurbet yasayan bir insanın duygularını dile getirmesi acısından okunmaya değer. Onun duygularına örnek bir kaç mısrası şöyledir: Heyder baba, kehliklerün uçanda, Kol dibinnen dovşan galhup gacanda Bahçalarun çiçeklenüp açanda, Bizden de bir mümkün olsa yâd ele Açılmayan ürekleri şad ele
Bayram yeli çardahları yıhanda, Novruz güli, gar çiçeği cihanda, Ağ bulutlar köyneklerin sıhanda, Bizden de bir yâd eliyen sağ olsun, Dertlerimiz goy dikkelsün dağ olsun.
Heyder Baba, gün doluvı dağlasın, Üzün gülsün, bulahlarun ağlasın, Uşahların bir deste gül bağlasın, Yel gelende ver getirsin bu yana. Belke menim yatmış behtim uyana ………..
Hepimiz bu çeşit duygular, özlemler taşıyoruz. Uçan turnalarla, esen rüzgârlar, yol alan bulutlarla sılaya gönderilen selâmlar, satırlara sığmayacak kadar çoktur.
* * * İslamiyet'te "sıla–i rahim"e verilen ehemmiyet inkâr edilemez bir gerçektir. Acı ve tatlı günlerinde akrabanın yanında olmak, onlarla danışmak, aradaki bağları koparmamak, onların iyiliğini istemek... ve bu yolda gayret göstermek, elbette doğru ve güzel şeylerdir. Selefimizin hayatı bu konuda güzel örneklerle doludur.
* * * Meşru çerçeveleri aşarak bu duyguyu, asabiyet, kavmiyet, aşiret ve ırkçılık boyutlarına taşımak ise büyük bir hata olmanın ötesinde, asırlar boyu insanlığın en büyük musibetlerinden biri olmuş, binlerce kanlı savaş ve olayın ateşleyiciliğini yapmıştır. Nice zulme ve sapıklık çeşnilerine imza atmıştır. Durumu, konumu, savunduğu ne olursa olsun; "benim sülâlem ve savunduğu..." veya "benim ırkım ve onun fikir ve özellikleri en iyidir, en güzeldir," mantığı diğer insanların itilmesine, hak ve hakikatin kaybına, nefretlerin oluşmasına sebep olur. Nitekim fazlasıyla da olmuştur. Kabilecilik devrinden kalma bu kör, bu ilkel zihniyetin, bu çılgın damarın gücü, hiç de küçümsenecek gibi değildir.
Dipnotlar: 1–Hadis müttefekun aleyhtir Bak; Sahih–i Buharî. Menakıb (Umdetü'l–Kâri, 13/ 125, 126) Sahih–i Müslim. Fezaîl (4/ 1846 1847) Hadis değişik lafızlarla, diğer birçok kaynakta da yer almaktadır 2–Sefahat Fatih Kürsüsünden (sh. 253) 3–Sahih–i Müslim, İlm;(4/ 2060) Sünen–ı Ebu Davud, Süne (4/ 15–16), Sünen–i Tirmizi İlm (5/43) 4–Hucurat Süresi; 49/13 5–Bak. Rûm Sûresi, 20, 21 ve 22 âyet–i kerimeler ve tefsirleri 6–Sünen–i Tirmizi Menakıb (5/ 722) Müstedrek Hicre (3/ 7) 7–Sünen–i Tirmizi Menâkıb (5/723) Es–Siratü'n–Nebeviyye (sh 140) 8–Mekke'de bulunan iki tepenin adları 9–El Bıdâye ve'n–Nıhâye (3/220) Lısânü'l Arab (11/ 120,404) 10–El Bidâye ve'n–Nıhâye (3/220–221) 11–Sahih–i Buharı, Cihad (Umdetü'1–Kârî. 11/ 422, 14/ 164)
|