| 20 Nisan 2008, 15:30:24 |
|
|
 |
« : 20 Nisan 2008, 15:30:24 » |
|


 ( Mazlumiyet anası Hz. Fatıma-i Zehra selâmullah aleyha’nın ayağının tozuna ithaf olunur)
Ne kadar zor bir gece bu ’ım!... Şu kulun hiçbir zaman bunca çaresiz ve yapayalnız kalmadı. Şu eller, şu ayaklar, şu kalp, hiçbir zaman böyle titremiş değildi ömrünce. Şu göz hiçbir zaman bunca aralıksız ve biteviye ağlamış değildi. Nisan yağmurları gibi... Kulun Ali, ne yapsın şimdi bunca yalnızlıkla?! Kime gitsin, kimlere açsın içindeki derleri senden gayrı?!
Ya Rabb’im! Benim için en ağır darbe ve en üzücü matem olan Resulü’nün irtihalinde, Fatıma’nın hayatta olduğunu düşünmek teselli veriyordu bana. “O gül bahçesinden bir gül var nasılsa benim gülhanemde” diyerek avunmadaydım. Ya şimdi?! Ne diyeyim şimdi ben?! Kime götüreyim bunca yalnızlığı?! Kiminle paylaşayım şimdi bunca hüznü, bunca derdi ya Rabb’im?!...
Fatıma’m melek gibi bir kadındı... İffet ve vakar timsaliydi. O minicik kalbinde deryalar dolusu sevgi ve şerfkat vardı Fatıma’mın. Ne de sabırlı, ne de çilekeşti Fatıma’m...
Hiçbir şeye kapılmaz, hiçbir şeye gönül vermezdi; kalbi yok sanırdı onu tanımayanlar, bu hâliyle. Hiçbir şey onu kendisine bağlayamaz, hiçbir meşgale onu “bağımlı” kılamazdı. Hiçbir süse, altına, pula, elbiseye veya yiyeceğe düşkünlüğü yoktu; esasen ne varlığa sevinir, ne yokluğa yerinirdi. İşte bu nedenledir ki, onun bu dünyaya ait, bu toprak âleme bağlı olmadığına emindim; vücudu ve bedeni olmayan, sırf ruh ve sırf candı Fatıma’m benim.
Bazen, hiçbir erkekte olmayan bir yürek taşıdığını düşünürdüm onun; yürekli mi yürekliydi. Dağlar gibi daima dimdik, granit kayaları gibi salâbetli ve dirençli, göğün görünmeyen sütunları gibi sağlam mı sağlam, sarsılmaz, titremez...
Tek başına bir iktidarın karşısına dikildi; zerrece korkmadı, zerrece sürçmedi. Ben susmakla görevliydim; bu yüzden o, benim sözlerimi de dile getirdi, bütün sonuçlarına da mertçe ve yiğitçe katlanarak hem de! Cahiliyet döneminden kaç yıl geçiyor şunun şurasında sanki?! Kadının bir deve kadar bile kıymet taşımadığı cahiliyet dönemi... Bir dönem ki kız çocuğu utanç ve yüzkarası, at ile deveyse övünç ve iftihar vesilesi sayılmadaydı...
Böylesine bir kavmin, böylesine şartlarına rağmen bir kadın tek başına kalkıp da tehlikeli bir hakkı savunacak...
Ah!... Dağ olsa yıkılır şu gönlüm; çelik olsa erir, kaya olsa parçalanıp un ufak olur, onun uğradığı musibetler karşısında. Bazen Fatıma’nın çiçek yaprağından bir kalbi olduğunu düşünürdüm... Öylesine hassas, öylesine sevecen ve yumuşak... Billuru kıskandıran, ipeği gıptayla depreştiren...
Bir insanın nasıl bunca hassas, sevecen ve şefkatli bir kalbe sahip olduğuna şaşırmamak elde değil.
Ah! O çok garip ve çilekeşti ’ım! Çok... Bazen onun kalbiyle ulaşırdım senin sevecenlik yoluna.
Eve geldiğimde, bir sevgi deryasında bulurdum kendimi. Mutluluk ve sefa yuvasıydı âdeta. Yorgunluk mu?... Fatıma’yı gören bir gözün sahibi yorgunluk, sıkıntı, bezginlik... gibi kelimelerin anlamını hatırlamaz artık.
Evet, hayatımız pek zor, müşkülâtımız pek fazlaydı, ama eve geldiğimde hiçbiri kalmazdı belleğimde; kadifeden bir ırmaktaymış gibi olurdum; letafet ve duygu esintileri okşardı bütün ruhumu.
Fatıma bu dünyada Kevser’in hakikatiydi benim için. Onun olduğu yerde açlığın, susuzluğun, yorgunluğun, savaşın, yaranın ve acının gerçekten hiçbir manası kalmıyordu artık.
Ne kadar yorgun olduğumu şimdi hissediyorum işte... Çünkü Fatıma’m yok yanımda artık.
Ah! Ne kadar da yorgunmuşum meğer ben, ’ım! Çok yorgunum.
Uğruna canımı vermeye hazır olduğum şu cansız bedene nasıl gusül vereyim, onu nasıl yıkayıp kefenleyeyim ben ya Rabbi?!
Fatıma’nın cansız bedenini gözyaşıyla yıkamama izin verilseydi suya hiç hacet kalmazdı şüphesiz...
Ah!... Ölünün gömülmesi vacip olmasaydı Fatıma’mı verir miydim toprağa ben?! Bu semavî bedeni nasıl toprağa verir insan?! Bu gök yıldızını toprağa nasıl gömer insan?! Ama yerkürede yaşamanın kaçınılmaz geleneği bu; ne gelir elden?!
Su dök Esma o hâlde, su... Bir de şu ateşler içinde yanıp tutuşan yüreğime serpilseydi zerrece keşke! Ağla ey göz, dökülsün ipil ipil gözyaşları... Burada ağlamayıp da nerede ağlayacak dide-i perişanım benim?!
Benim kadar Fatıma’yı tanımayan, benim kadar ona tutkun ve onunla birlikte bulunmayan şu melekler ağlıyor da, ben nasıl ağlamam Fatıma’ma; sevgili Resul’ümün tek emaneti olan ciğerpâresine?!...
Ağla Ali, ağla!...
Senin Fatıma’ndı o... Ve sen Fatıma’sız kaldın şu yeryüzü uğrağında.
Ah!... Kolun niye böyle mosmor Fatıma?! Eyvahlar olsun! Bu, o kamçıların izi olsa gerek!...
Bu ne acı ya Rabb’im?! Ali’n nasıl tahammül etsin ’ım bunca acıya?!... Fatıma’nın koluna baksana...
Bunca sabır ve tahammüle elbette ki secde etmekle mükelleftir melekler.
Fatıma’m... Elbiseni çıkarmadan gusül vermemi istemenin sebebi buydu değil mi?! Şu yorgun yüreğimin daha fazla dağlanmasını istemedin mi giderayak Fatıma’m? Ali’n kurban olsun senin o merhametli yüreğine... Göze görünmese de, yaranın varlığı elle anlaşılabiliyor ama...
Ey yüreğimin goncası! Kalbi olanların görebilmek için göze ihtiyaçları yoktur ki!
Sen, ömrün boyunca hiçbir şeyi gizlemedin benden... Ama yaralarını gizlemeye çalışmışsın Ali’nden, bak... Acılarını... Senin kocan, bu tür ağzı mühürlü sırları bilmeyecek biri mi?! Geceleri, hurmalıklar arasında perişan hâlde yürüyerek ağladığın dertlerdir bunlar... Ali’n nasıl bilmez bunları Fatıma’m?! Burası, namertlerin kamçı yeri işte, biliyorum... Kocanı, erkeğini urganla bağlayıp götürüyorlarken, hani... Hatırlıyor musun?!
’ım!... Ölüye gusül değil, dünyanın acı ve felâketlerin dalış bu; insanın bir ömür boyu çektiği dertleri yeni baştan çekmesi, bütün acıları tekrar ve birden yaşayıp tatması bu!...
A li’ye yapılabilecek en büyük işkence, ’ın aslanına verilebilecek en büyük acı...
Eyvah! Eyvahlar olsun! Muhsin’imiz!... Kapıyla duvar olayı!
Ah, Fatıma’m!... Ey mazlum çiçeğim benim; kolunu kanadını nasıl da kırdılar acımadan?...
O demir çivilerle nasıl söyleşmem ben?! Kapının ateşe verilmesini görüp de bütün alevlere karşı yüreğimi nasıl kalkan etmem?!
O alçak el, bu yüce ve masum yüzüne nasıl indi senin, Fatıma’m?!... Sabır ver ’ım!
Tahammül ver ya Rabbi!
Ali’nin yüreği nasıl dayanır bunca namertliğe?! Fatıma’sına reva görülen bunca acıya?! Bunca mihnete, bunca sessiz feryada?!
Yavaş Esma... Fatıma’mın cansız vücuduna yavaş yavaş dök şu suyu; yaraları pek köhne, pek derin Zehra’mın... Yavaş... İncitmeyesin Fatıma’mı sakın...
Bu günleri de mi görecektim ’ım?! Fatıma’mın guslunüde mi ben olacaktım?!
Fatıma’mın sabrı benim sabır taşımı çoktan toz etmiş meğer...
ALLAHu Ekber ! Bu senin sevgili Fatıma’n ya Rabbi! Senin sabrına nasıl secde etmez insan, ey yüceler yücesi, ey kâinatı yaratan?!
Vücudu bunca yaralıysa, kalbinde ne yaralar vardı Fatıma’mın kim bilir!...
Lânet olsun seni incitenlere... Kırılsın o kırılası eller...
Getir artık Esma; getir şu cennet kâfurunu da bitsin şu iş... da biliyor ya; takat kalmadı bende artık bunca acıya...
Cebrail’in getirdiği şu kâfurun üçte birini sevgili Resulullah’ın cenaze guslünde kullanmıştım, ve meleklerinin selâm ve salâvatı ona olsun; üçte biri de şimdi senin için... Geriye kalan son üçte biriyse, benim... Şu son üçte birin zamanı ne zaman gelecek ’ım?! Ne zaman kavuşacağım onlara ben de?!
Şu yedi parçadan müteşekkil kefeni versene Esma... Ne olurdu; sevdiklerinin yerine, ayrılık ve ölümü kefenleyebilseydi insan?!...
’ım... Bu, senin kulun... Hakkında Kevser’i indirdiğin Fatıma’n... Resulünün sevgili kızı... Habibinin, sevgilinin, uğruna kâinatı yarattığın ve iki cihan serveri olarak isimlendirmiş olduğun güzeller güzeli, gönüller muradı, gözler nuru Muhammed-i Mustafa’nın (s.a.a) biricik yavrusu... ’ım!... Kurtuluşuna sebep olacak şeyi diline getir onun; burhan ve delillerini muhkem kıl, mertebelerini yücelt ve onu babasına ulaştır!
Çocuklar, gelin, gelin; gelin yavrularım... Gelin vedalaşın annenizle; zor olduğunu biliyorum, ama ne gelir elden?! ’tan hepinize sabır ve tahammül vermesini dilemekten başka ne yapabilirim canım yavrularım?!
Biraz yavaş... Ağlamayın demiyorum; bunu istemek merhametsizliktir, evet; ama sessiz ağlayın, benim gibi sessiz ve yavaş...
Sizi nasıl teselli edebileceğimi bilemiyorum doğrusu... Herhangi bir anne değildi çünkü kaybettiğiniz... Ne eşi vardı, ne benzeri. Kim doldurabilir onun yerini yavrularım?!
Ama Teala’nın takdiri bu işte... Rıza gösterin... Sakın O’nun takdirinden şikâyetçi olmayasınız, e’mi!...
Yüzünü mü? Annenizin yüzünü açmamı mı istiyorsunuz? Peki, gelin bakın, o tokat izinin morartısına bakacak mecal kalmadı artık bende. Ah Fatıma’m!... Mehtabı andıran simanla şu mehtaplı gece ne de uyumlu!
Bu kadar “anne, anne” diye figan etmeyin yavrularım, ne olur... Annenizin size cevap verebilecek mecali yok ki artık. Sadece bakın; bakın ve ağlayın sessizce.
Ama... Fatıma’nın eli değil mi bu?! Kefenden çıkıp yavrularını okşamada.
Bu, onun şefkati işte; sizin figan etmenize dayanamadı Fatıma’nın ana yüreği... Cevap vermezlik etmedi size yavrularım. Fatıma’m... Senin ’a bunca yakın mevkiin...
Yeter artık çocuklar, aşkına kalkın artık.
Cebrail; “Çocukları kaldır artık!” diyor, “Neredeyse ruhlarını teslim edecekler annelerinin üzerine kapanıp...”
“Arşı titretti” diyor, “bu figanlar; kaldır artık çocukları... Melekleri de ağlattı onların bu hâli bak... Kaldır artık şu öksüzleri incitmeden Ali’m!” Kalkın çocuklar... Hadi... Vedalaşın annenizle artık... ’ım... Ne zor bir gece bu... Ne kadar da hüzün, yalnızlık ve gurbet var bu gecenin mehtabında. Güç ve kudret ancak ’ındır. O’ndan gayrı ne güç vardır, ne kuvvet...
Hadi, kalkın... Kalkın da namaz kılalım anneniz için... Bu namaz rahatlatır ruhumuzu, teselli buluruz o zaman.
Hasancığım! Git o bahsettiğim arkadaşlara haber ver, gelsinler. Ama sessizce... Kimse bilmesin... Her şey bu gece bitmeli sessiz sedasız... Annenin vasiyeti böyle, biliyorsun. Sakin ol Hüseyin’im, ’a tevekkül et; bu büyük acıya tahammül gücü iste O’ndan.
“İnna lillah ve inna ileyhi raciun.”
Hepimiz ’tanız ve sonunda dönüş O’nadır.
“Ve inna ilâ Rabbina lemungalibun...”
— Ve Aleykümüsselâm. hepinizden razı olsun, zahmet oldu... Şurada, benim arkamda durun. Sakin olun, sabırlı olun dostlar. Yavaş sesle ağlayın. Resulullah’ın (s.a.a) kızının vasiyetini unutmayın, ağlama sesleriniz duyulursa herkes anlar... Onun cenaze namazına sadece sizin katılmanız gerekiyor çünkü. ’ı zikredin, sakinleşir, huzur bulursunu o zaman. “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah’il-Aliyy’il-Azîm.”
Şanı pek yüce ve büyük olan ’tan başka güç ve kuvvet sahibi yoktur!
’ım!... Resulünün kızından hep razı ve hoşnut oldum ben. Mezara konulmak üzere olduğu şu sırada sen yar ol ona ya Rabbi!
’ım! İnsanlar onu yalnız bırakmışlardı, sen yalnız bırakma onu. ’ım! Ona zulmettiler, sen aralarında hüküm ver; şüphesiz, sen en iyi hüküm verensin. Es-salât!... Es-salât!...
-U EKBER!...netten alıntı
|
|
|
|
|
Logged
|
"YARAB! Ne azabına dayanacak halim, Ne de rahmetinden mahrum kalmaya mecalim yoktur... Vefasızlık edip senden uzak kalsamda, halim sensiz edemeyeceğini haykırmaktadır. Vefasızlığım nisbetinde değil, ihtiyacım nisbetinde lütfuna talibim..."
|
|
|