logo
Kullanıcı Adı Sürekli Bağlı Kal
Şifre:

Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 6   Aşağı git
  Favorilere Ekle  |  Yazdır  
Gönderen Konu: ÜSTAZIMIZ SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (K.S) H.ZNİN HAYATI VE BİRÇOK KONU  (Okunma Sayısı 5752 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Mayıs 12, 2008, 12:28:53
fazıl14

Isınmış Üye

**


Üye No : 22231

Nerden :

Konu  : 1

Mesaj : 76

Offline
« Yanıtla #15 : Mayıs 12, 2008, 12:28:53 »



Keramet göklerde uçmak, suda yürümek midir? Bunu denizdeki balıklar, gökteki kargalar bile yapıyor. Esas keramet, Ümmet–i Muhammed'in hidayetine vesile olmaktır."
"Bizim bu âlemde bir tek işimiz var. O da yavrularımızın kalplerine Allah (c.c.) ve Peygamber (s.a.v.) sevgisi ile iman ve İslâm nurunu yerleştirmektir.
"Bu dinin garip anlarında hizmet gören, saltanatını sürmeden ölmez."
"Dışımız halk ile, içimiz Hak ile..."
"Her yerde birlik ve beraberlik lâzımdır. Muvaffak olmak için her hususta ittifak etmeli ve dayanışmayı asla elden bırakmamalıdır. Çünkü Allah'ın nusreti, maddî ve mânevî yardımı cemaat ile beraberdir. Toplu çalışanlar bunun semeresini kısa zamanda elde ederler."
"Ağaç nasıl ki, gövdesinden değil de meyvesinden iyi anlaşılırsa, mürşid–i kâmil olan kişiler de gösterişli zâhir hâllerinden değil; meyvelerinden yani yetiştirdikleri mensuplarının güzel hâllerinden anlaşılırlar. Şöhreti arşa çıksa, hakikî mürşidin misali meyvesidir."
"Hizmet muvaffak olsun da, varsın bizim yerimiz caminin pabuçluğu olsun."
"Efendiler! Hocalık bir meslek, bir ekmek teknesi değildir. Hocalık Allah'ın, Resûlullah'ın, Kitabullah'ın ve din–i mübin–i İslâm'ın tebliğ memurluğudur.
"İnsan bilmediğinin düşmanıdır. Nurdan haberi olmayan, ondan zevk almayan insan, nurun düşmanı olur."
"Kâinatı saran karanlığı kaldırma zamanı gelip de, ezelî hüküm icâbı ins–ü cinnin nebîsi, Habîbü Rabbi'l–âlemîn, Kur'an–ı Kerîm'le gönderilip âleme safa verdiği gibi o Resûlullah'ın hususî yaratılmış vârisleri de, ilâ yevmi'l–kıyame devam edecek olan din–i mübini, binlerce belâya katlanarak yılmadan yürütecekler."
"Süleyman Aleyhisselâm, "Yalnız başına bir orduyu mağlup etmek ne kadar zor ise, nefs–i emmâreyi mağlup etmek ondan daha zordur." buyurdular."
Yıl 1959, Efendi Hazretleri dünya hayatındaki son günlerini yaşamakta; fakat hâlâ koşuşturmaktadır. Sohbetler, vaazlar, dersler, talebelerin ihtiyaçları vs… Şeker hastalığına ve o yaşına rağmen hizmetten ve talebelerinden bir an olsun ayrılmıyor. Her gün dört vasıtayla Çamlıca'dan Topçular'a Tekâmül Talebelerini okutmaya gidiyor.
Küçük Çamlıca, Kısıklı neresi, Eyüp Topçular neresi!… O zamanlar bu ulaşım imkânları da yok. Tramvayla Kısıklı'dan Üsküdar'a iniyor, Üsküdar'dan vapurla karşıya Eminönü'ne geçiyor, oradan da başka bir vasıtayla Edirnekapı'ya, oradan da Topçular'a…
İşte o son günlerinde ve yine Tekâmül Talebelerinin yanında, onlarla birlikte Kur'an hatmi yaptıktan sonra sohbet etmekte:
"Evlatlarım! Buraya kadar getirdiğimiz din hizmetleri, bundan sonra sizlerin omuzlarındadır. Şu anda Ümmet–i Muhammed'in evlatları sizlerin imdadını bekliyor. Bu işin ihmâl edilecek tarafı yoktur. Bu hakikati anladıktan sonra hizmet etmeyen iyi bilsin ki, kıyamet gününde on parmağım onun yakasında olacaktır. Kıyamet günü değil huzur–u ilahî'ye, değil huzur–u Resûlullah'a; benim huzuruma bile çıkamayacaktır." dedikten sonra gözyaşları içerisinde dua edip:
"Evlatlarım! Tekrar geleceğim; ama ders için değil. Artık o iş tamamdır. Lâkin bir defa daha gelip size bir hadis–i kutsî bir de hadis–i şerif yazdıracağım. İnşallah Âlem–i Berzah'ta ve Livâü'l–Hamd sancağı altında yine böyle birlikte olacağız." der.
Ertesi gün yine o yorgun ve hasta haline rağmen Kısıklı'dan Topçular'a kadar gelir ve talebeleriyle tek tek vedalaştıktan sonra, o mezkûr hadisleri yazmalarını ister:
1. Hadis–i Şerif:
"Yâ Ebû Rafi! Allah'a yemin ederim ki, senin iki elinle (yani maddî ve mânevî gayretin ve çalışman neticesinde), bir şahsa Cenab–ı Hakk'ın hidayet nasip etmesi, güneşin üzerinde doğduğu ve battığı her şeyden daha hayırlıdır."
2. Hadis–i Kutsî:
Cenab–ı Hak, Davud Aleyhisselâm'a hitâben: "Ey Davud! Benden kaçan bir kulumu, tekrar bana getirmen tüm insanların ve cinlerin ibadetinden bana daha sevimli gelir." Bu talebeleriyle dünya hayatındaki son görüşmesidir ve son nasihatleridir. Çıkarken tekrar "Evlatlarımı bir kere daha görmüş olayım." diyerek onlara bakar ve oradan ayrılır. Bu hâdiseden kısa bir müddet sonra da ebedî âleme irtihal etmişlerdir. Tarih: 16 Eylül 1959.
Logged
Mayıs 12, 2008, 12:29:42
fazıl14

Isınmış Üye

**


Üye No : 22231

Nerden :

Konu  : 1

Mesaj : 76

Offline
« Yanıtla #16 : Mayıs 12, 2008, 12:29:42 »



Bu selden kaç kütük kurtarırsak,

kârdır?

"Bu dünyanın cefasından sefasına nöbet gelmez.

Gâfil olma ilme çalış, geçen zaman geri gelmez."

İlk olarak bu sözle tanımıştım Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretlerini. Sonradan öğrenecektim, onun bir peygamber vârisi, mürşid–i kâmil olduğunu…
Yukarıda zikrettiğimiz sözünde de olduğu gibi ilme, özellikle Kur'an ilmine çok büyük bir önem veren, itina gösteren Efendi Hazretleri'nin hayatına baktığımızda tüm ömrünün bu gâye için geçtiğini görmekteyiz. Bu nedenle burada onun hayatı boyunca Kur'an ve Sünnet için verdiği mücadeleyi anlatmaya gayret göstereceğiz. Kendisini Allah'a ve İslâm dinine adayan bir insanı, Kur'an ahlâkını yaşamak ve yaşatmak isteyen, Resûl–i Zîşân Efendimiz'in Sünnet–i Şerifelerinden ayrılmayan ve bunun dışında hiçbir düşüncesi olmayan Silistreli Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretleri'ni vefatının 45. yılında rahmetle anmaya çalışacağız.
Kendisinden feyz alan talebeleri ile sohbetlerine devam eden kimselere en büyük tavsiyesi;
"Ehlisünnet ve'l–cemaat" akidesine, ihlâs ve samimiyetle bağlı olmalarıydı." Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri:
"Evlatlarım! Bugün insanların pek çokları vadilerden akan sel gibi cehenneme doğru hızla akmaktadırlar. Nasıl ki bir afet olur ve dağda derede sel ne bulursa alıp götürürse, dinsizlik, ahlâksızlık ve cehalet de insanları böylesine cehenneme götürüyor. İnsanlar bu selden kendilerine lâzım olanları kurtarmak için nasıl çırpınırlarsa, biz ve benim evlatlarım, ilim ve cihadla cehenneme gitmekte olan bu insanlardan elimizden geldiği kadar kurtarmaya çalışacağız." diyerek vazifelerinin ne olduğunu evlatlarına hatırlatıyor ve bu vazifeyi ömür boyu kendisine düstur ediniyordu.
İnsanların sel gibi cehenneme aktığı, fitne–fesadın kor gibi yükseldiği bir devirde "Bu selden kaç kütük kurtarırsak kârdır." diyen Efendi Hazretleri, bunun yolunu da göstermektedir: İlim ve cihad. İlim: Kur'an ilmi… Cihad: Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Uhud savaşından dönerken, "Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz." diyerek anlatmak istediği nefis ile olan cihad.
"Süleyman Efendi Hazretleri, hayatını Kur'an öğretimine vakfetmiş, Kur'an ahlâkını yaşayan ve İslâm'ı çok iyi tanıyan Müslümanlar yetiştirmiştir. Dinden uzaklaşıldığı ve Allah'ın inkâr edildiği bir dönemde, insanları İslâm'a davet etmiş ve samimî gayreti neticesinde Allah birçok insanı onun etrafında toplamıştır.
Logged
Mayıs 12, 2008, 23:04:56
fazıl14

Isınmış Üye

**


Üye No : 22231

Nerden :

Konu  : 1

Mesaj : 76

Offline
« Yanıtla #17 : Mayıs 12, 2008, 23:04:56 »

Her şeyden evvel Süleyman Efendi gerek tertemiz ve şerefli nesebi itibariyle gerek zamanındaki geçerli ilimlerin tamamını biliyor olması ve gerekse de şeriat-ı garca-i Muhammedi’yeydi harfiyken yaşama gayreti sebebiyle, ulum-u diniyeyi öğretmeye tam ehil bir zattı. İşte bu ehliyet ve dirayet, ilmiye sınıfını yeniden diriltme ve yeşertme sevdasında onu israrli kildi.
O, talebe okutmayı seçmişti fakat talebe bulunmuyordu. O günkü idarenin din üzerine uyguladığı baskı ve zulümden korkan, sinen insanlar, bırakın okuyup yazmayı, “Allah” demekten bile korkuyorlardı. İslam’ın 5 temel şartının bile yerine getirilemediği, hatta bir hatim, bir yağmur duası merasiminin bile tertiplenemediği, kişinin kendi evlatlarını bile okutamadığı bir hürriyetsizlik ortamıydı. Hocalar hocalıklarını, Müslümanlar Müslümanlıklarını gizlemek zorundaydı.
Süleyman Efendi Allah’ın dinini öğretme işinin kendisine yüklendiğini ve bu işin mesuliyetinin ne demek olduğunu biliyordu. Çünkü kendisi ilim tahsil etmişti ve bildiği şeyleri başkalarına öğretmesi gerekiyordu. Öğretmez ise Allah indinde mesul olacağını da biliyordu. Kendisine “kendini niçin bu kadar yıpratıyorsun?” diyenlere şu cevabı veriyordu:“Yarın hesap günü var. Allah Teali “Süleyman! Verdiğim ilimle ne hizmet ettin, onu sana bu kara topraklara getir de göm diye mi verdim?” derse ne cevap veririm. Zamane alimlerinin bu husustaki gafletleri büyüktür. Sözde varis-i enbiyayız derler. Nebilerin bıraktığı miras şeriat-ı Ahmediye’ye hizmettir. Onlar kendi evlatlarını dahi öğretmiyorlar.”
Evet onlar okutmuyor, Süleyman Efendi ise okutmak istediği halde talebe bulmakta güçlük çekiyordu. Hatta bu meyanda bazen dersiam arkadaşlarını ziyaret eder, torunlarını okutup okutmadıklarını sorardı. Onlardan, “Nerede.. böyle bir devirde nasıl okutabiliriz ki...” cevabını alınca çok üzülür ve kendisine verilmesi halinde okutabileceğini söylerdi. Ancak bu da kabul görmezdi.
O zor günleri Süleyman Efendinin kendi ifadelerinden okuyalım:
“Okutma imkanı yoktu fakat okuyan dahi bulamadım. Bir zaman geldi, mebus maaşı kadar para verip talebe okutmak istedim bulamadım. Parayı alıp kaçıyorlardı, çünkü korkuyorlardı. O zaman ümidim kırıldı. Bu ilimler yeryüzünden kaybolacak diye korkuyordum. Bunun üzerine kızlarımı okutmaya başladım. İleride torunlarım olursa onlara öğretirler ve böylece bu ilimler yeryüzünden kaybolmaz dedim. Fakat sonradan Cenaba-ı Hake sebepler halketti ve talebe okutma imkanı buldum. Yaşlılardan başladık, gençler daha sonra geldi. Ve şimdi yürüyor... Bütün bunlar, Cenaba-ı Hakk’ın bize lütfudur.”
Süleyman Efendi bir yandan İstanbul’un değişik camilerinde vaaz ediyor, bir yandan da camilerin müezzinliklerinde, apartman bodrumlarında, bulabildiği her yerde talebe okutmaya çalışıyordu. İlmiye sınıfının ilk tohumları şekillenirken, aynı zamanda vaazlarıyla ve hususi sohbetleriyle, ilmiye sınıfını maddeten ve manen destekleyecek gönüllüler halkasını teşkil etmeye çalışıyordu. Önce yaşlılar gelmişti. Gedikpaşa’daki Azakzade apartmanının bodrumunda, Avukat Osman Bey, Hacı Refik, Mehmet Efendi’yle oluşan halkaya, daha sonra Biletçi Hüseyin Efendi, Tüccar Çırpanlı Mustafa Efendi, Beypazarlı Terzi Ali Bey, Kalaycı Hocalar dahil oluyor...
Yeni yeni tutuşan kandillerin etrafında yeni halkalar oluşuyordu. Topçular’da, Kısıklı’da, Şehzadebaşı’nda. Bu arada gizli polis teşkilatının amansız takipleri sürüyordu. Tutuklamalar, nezaretler, sorgular, işkenceler, zulümler, onun azimli ve şerefli direnişi karşısında eriyip gidiyordu. İstanbul’da bunalttılar, Kabakçı’ya oradan Kuşkaya mağarasına...
Yine yakaladılar, Toroslar’a gitti. Yıldıramadılar, durduramadılar. “Bizim hiç duracak zamanımız yok. Ümmet-i Muhammed’in evlatları cehenneme birsel gibi akıp giderken, biz onlara seyirci kalamayız. Bu selden ne kütük kurtarırsak kardır”diyordu. Vaizlik belgesini iptal ettiler. Hiç oralı olmadı. Güya maddi imkansızlıklarla yoracaklar, ona rahatsızlık vereceklerdi. “Biz, değil yorgunluk, rahatsızlık, mezara gidiyor dahi olsak, okumak, okutmak ve hizmet denince koşarız”demişti.
 
FPRIVATE "TYPE=PICT;ALT="    
Halisane niyetle yola çıkıldığı için halka yavaş yavaş genişliyordu. Küçük de olsa bu sevindirici manzara 1943 yıllarına tekabül ediyordu. Süleyman Efendi 1924 yılından bu yıllara kadar çalışıp didinmiş, gözyaşları dökmüş ve bunların bir semeresi olarak bu sevindirici tabloların ilk temelleri teessüs etmişti.
İlk zamanlar talebe bulma sıkıntısı çeken Süleyman Efendi elindeki talebelere hem ders okumanın faziletlerini öğretiyor, hem de talebeliği sevdiriyordu. Onlara bir anne ve babanın çocuklarına gösteremeyecekleri ilgi ve şefkati gösteriyordu. Talebe onun velinimetiydi. Süleyman Efendi talebenin her şeyiyle ilgileniyor, her türlü sıkıntılarını gideriyor ve onlarla hemhal oluyordu.
Bir gün bir zat Süleyman Efendi’ye müracaatla, “Efendi hazretleri oğlumu okutmak istiyorum ne ücret alıyorsunuz?” diye sordu. Süleyman Efendi ise “Sen çocuğunu hemen getir, talebeden para alınmaz. Talebeye para verilir. Okusun da, dinine, kitabına, milletine hizmet etsin” buyurdular. O, eski bir adeti değiştirip yerine bu usulü ihdas etmiştir
Süleyman Efendi talebenin iaşesini kendi karşılıyordu. Memuriyetten aldığı paranın bir kuruşunu bile kendisi için harcamamıştır. Hatta bu hususta şahsi mülklerini bile satarak talebelere harcamıştır. Her gün derse başlamadan önce talebelerinin halini hatırını sorar, bir sıkıntıları varsa onu elinden geldiğince halleder, bazen de latifeler yapar ve bu şekilde derse başlayacak olan talebeyi psikolojik yönden zinde tutardı. Bu sayede talebeler onu bir hocadan ziyade kendileri üzerine titreyen merhametli bir baba olarak görürlerdi.
Talebelerine maişet endişesi içinde olmamalarını tavsiye eder, Allah için okuyan kimsenin dünyalığının da iyi olacağını söylerdi. Talebelerine “Oğlum ilimsiz ibadetin tadı olmaz. Tek kanatlı kuş uçmaz. İnsanların dünyaya dalıp istikbal sevdasına daldıkları şu günlerde Mevla’nın ilmini okuyacağız. O, insana iki cihanda izzet ve şeref veren li bir iştir. İhlas ve samimiyetle Allah Rasulü’ne yönelen, gölge gibi dünyayı elde eder. Dünyaya çalışan ise ahreti kazanamaz. Zira Ahiret hakikat, dünya haleftir. Eğer ağacı kökünden götürürsen gölge de beraberinde gelir.” diye malumat ve tavsiyelerde bulunurlardı. Bu yumuşak muameleden talebeleri fevkalade memnun olup etkileniyorlar ve hocalarının istediği gibi bir talebe olmaya çalışıyorlardı.
Talebelik yapmak için Anadolu’dan çarıklarını sürüyerek gelen köylü çocukları izinli olarak veya Ramazan ayı münasebetiyle evlerine İstanbul beyefendisi olarak dönüyorlardı. Bunların bu giyim kuşamı, edepli halleri ve hepsinden önemlisi küçücük çocukların kürsülerden halka vaaz etmesi milleti hayretler içinde bırakıyordu.
Logged
Mayıs 13, 2008, 11:08:04
fazıl14

Isınmış Üye

**


Üye No : 22231

Nerden :

Konu  : 1

Mesaj : 76

Offline
« Yanıtla #18 : Mayıs 13, 2008, 11:08:04 »

Süleyman Efendi ders okutma metodu olarak medreselerden farklı bir metod uygulamıştır. O, bugün eğitimcilerin ısrarla uygulanmasını istediği“talebeyi faal hale getiren, uygulama metodunu”kullanmıştır. Zira bu metod daha kalıcı olmakta ve daha kısa sürede daha yüksek verim vermektedir. Medreselerde takrir metodu uygulanıyor, hoca dersi anlatıyor talebe de hocasını dinliyor ve bütün kitapları kuru kuruya ezberliyordu. Dolayısıyla beyinlere aşırı yük yükleniyor ve talebe yıllarca ders okuyordu. Süleyman Efendi ise bazı dersler hariç ezberletme yapmıyor, dersi talebenin kendisini okutturuyor ve onun eksikliklerini tamamlıyordu. Bu sayede hem talebeye değer verildiği için güven geliyor, hem de dersler uygulamalı olduğu için daha kalıcı oluyordu.

Süleyman Efendi, dersleri tercüme kitaplardan öğretmek yerine emsileden başlayarak bütün büyük ulemanın bilhassa Osmanlı medreselerinde takip edilen temel kitaplar vasıtasıyla İslamiyet’i kaynağından orijinal dili olan Arapça’dan okutmuş ve öğretmiştir. O, eser yazmak ile vakit geçirmektense, yazılı olan eserleri okutup, insan yetiştirmeyi, onlara ruh vermeyi tercih etmiştir. Osmanlı medreselerini kendine numune olarak almış ve talebelerine Osmanlı’yı misal olarak göstermiştir. Yok olmaya yüz tutan, iman, itikat ve ibadetleri tekrar yeşertip yaşartmak ve muhafaza edebilmek için İslam akaidinin ve ehl-i sünnet düşüncesinin temeli yani usul-ü dinde asil olan tahkiki, füru-u dinde asil olan taklidi öğretirken şerh-i akaidi günümüzdeki ve tarihteki sapıklıkları tanıtmış ve dalalet fırkalarına düşmekten muhafaza etmiştir.


Süleyman Efendi, medreselerde 15-20 senede ancak okutulup öğretilen kitapları azami 3-5 senede okutmaya muvaffak olmuştur. Bunun sebebi elbette ihlaslı zahiri gayretleri yanında manevi tasarruflarıydı. Onun “Cenaba-ı Hakk’ın yüz esmasının tasarrufları bize çevrildi. Biz bunlardan ancak bir tanesini kullanıyoruz. O da talebelerimizi çabuk yetiştirmektir.” ifadeleri bu hakikati bildirmektedir.

Onun ilim öğretme hususunda talebe ile nasıl meşgul olduğunu, onlara nasıl ders anlattığını Hacı Ali Şeker şöyle anlatmaktadır:

“Bir gün Konyalı Hacı Mustafa Efendi ile Kısıklı’daki kursa gitmiştik. Efendi Hazretleri sohbet ederken bir ara talebeleri çağırdı. Nasıl ders okuttuğunu ve niçin çabuk meyveler alındığını bize şöyle gösterdi: Efendi Hazretleri gayet mülayim bir tavır ve kendine mahsus bir eda ile;

“- Oku bakayım evladım” dedi. En baştaki talebe de kitaptan ibare okumaya başladı. Ve kendi bildiği kadar mana verdi. Eksiklerini Efendi Hazretleri tamamladı. O mevzuda ilave bilgiler verdi. Sıra ikinci talebeye gelmişti. Müteakip ibareyi o da okudu. Verebildiği kadar mana verdi. Talebeye yardımcı olabilmek için bazı hatırlatıcı sorular sordu. Talebe o soruların cevabını verdikten sonra önündeki ibareyi daha kolay çözmeye başladı. Talebe bir taraftan da hocasının önünde kendi bilgilerini hatırlayarak ibareyi çözünce, iştiyaka geliyor ve daha ilerisini okumak istiyordu. Bu esnada Efendi Hazretleri’nin mülayim bir baba gibi okşayıcı sesi yetişiyordu:

“Sen oku evladım.. zamire dikkat et.. ikinci baçtan okuyacaksın.. naib-i faili unutma...”Biz bu ders okuma şekline hayran olmuştuk. O yaşıma rağmen bende ders okuma iştiyakı doğdu.”


Süleyman Efendi talebelerinin ezbercilik yerine dersin özünü kavramalarına önem verirdi. İbarenin bütünü ve anlatmak isteneni anlayabilmişlerse telaffuz ve irab hatalarına kızmaz, “dumanı doğru çıksın yeter” derdi. Halkadaki bütün talebeye ibare okuturdu. Bu yüzden talebeler dersten önce derse hazırlanmış olarak gelirlerdi.

Onun en önemli eğitim metodlarından biri de sevgidir. O, talebelerine bir ana-baba şefkatiyle yaklaşıyor, onların her türlü dertleriyle dertleniyor ve çaresi için maddi-manevi elinden gelen bütün fedakarlıkları gösteriyordu.

Süleyman Efendi, bu şekilde Osmanlı’da koskoca bir müessese olan medreseyi tek başına yaşatmış ve halen talebeleri de onun bu usulünü devam ettirmektedirler. Onun vefatıyla bu hizmetlerde ve ders okutma şekillerinde aksama olmamış ve bunlar ondan alınan manevi terbiye ve feyzle sanki bugün ihdas edilmiş gibi tazeliğini ve orjinalligini korumaktadır.
Logged
Mayıs 13, 2008, 11:22:55
MujaHiD

Forum Hizmetçisi

Administrator

******


Üye No : 1

Nerden : Istanbul

Konu  : 426

Mesaj : 1,100

Şehidan , Ey Şehidan !
WWW
Offline
« Yanıtla #19 : Mayıs 13, 2008, 11:22:55 »

Evet, zamanında 20 yılda okutulan kitapları bir kaç senede okutmaya muktedir bu zâtın büyüklüğünden veya manevi gücünden şüphe duymak ahmaklık olsa gerek.

Bu güzel bilgiler için tşk ettik kardeşim. İnşAllah Silistrevi Hazretlerine laik evlatlardan olma temennisi ile. Bütün büyüklerimize laik evlatlar olma temennisi ile.

Selametle
Logged

Mayıs 13, 2008, 21:25:42
fazıl14

Isınmış Üye

**


Üye No : 22231

Nerden :

Konu  : 1

Mesaj : 76

Offline
« Yanıtla #20 : Mayıs 13, 2008, 21:25:42 »

Hz. Üstazımız Kütahya hapishanesinde iki ay yattıktan sonra beyt-i saadetlerine gelmişler. Valide Sultanımız "Efendi Hazretleri efendi hazretleri iki ay hapishanede yattınız, çok yoruldunuz. Derslere biraz ara verseniz de biraz dinlenseniz" deyince Hz. Üstazımız "hanım hanım sen ne diyorsun. İki ay boşa gitti. Bundan sonra daha çok çalışıp bu iki ayı telafi etmemiz lazım, bu ocağı kapatmamamız lazım" demiş ve derslere devam etmiş. Oturmamış, bırakmamış, usanmamış,ALLAHIN kitabı ve dinini öğretmek için çok büyük gayretler sarfetmişlerve talebe okutmaya devam etmişlerdir.ALLAH ŞEFAATLERİNE NAİL EYLESİN İNŞALLAH.
Logged
Mayıs 14, 2008, 13:52:26
fazıl14

Isınmış Üye

**


Üye No : 22231

Nerden :

Konu  : 1

Mesaj : 76

Offline
« Yanıtla #21 : Mayıs 14, 2008, 13:52:26 »

"PARAYLA TALEBE ARADIM"
İslam'ın 5 temel şartının bile yerine getirilemediği, bir hatim ve yağmur duası merasiminin bile tertiplenemediği, kişinin kendi evlatlarına bile Kur'ân öğretemediği bir hürriyetsizlik dönemiydi. Yaplan baskılardan dolayı çoğu hoca hocalığını, çoğu müslüman da islamî yaşantısını gizlemek zorunda kalmıştı. Bütün baskı ve sıkıntılara göğüs geren asrın büyük alimi Üstaz Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri ise bakın bu içler acısı dönemi nasıl anlatıyor; "Okutma imkanı yoktu, fakat okuyan dahi bulamadım. Bir zaman geldi, meb’us maaşı kadar para verip talebe okutmak istedim yine bulamadım. Korktukları için parayı alıp kaçıyorlardı. O zaman ümidim kırıldı. Bu ilimler yeryüzünden kaybolacak diye korkuyordum. Fakat sonradan Cenab-ı Hakk sebepler halketti ve okutma imkanı buldum. Yaşlılardan başladık gençler daha sonra geldi. Ve şimdi yürüyor... Bütün bunlar Cenab-ı Hakk'ın bize lütfudur" Süleyman Efendi, bir yandan camilerin müezzinliklerinde, apartman bodrumlarında, bulabildiği her yerde talebe okutmaya çalışırken, diğer yandan gizli polis teşkilatının amansız takipleri de sürüyordu. İlmiye sınıfının ilk tohumları şekillenirken, tutuklamalar, nezaretler, sorgular, işkenceler, zulümler onun azimli ve şerefli direnişi karşısında eriyip gidiyordu. Artık çabalar meyvelerini vermeye başlamıştı. Bu öyle bir meyve veren ağaç olacaktı ki, her geçen gün daha da güçlenecek ve kısa zamanda dünyanın en ücra köşelerine kadar kökleri uzanacak ve insanlığın kurtuluş ve saadeti için umut abidesi haline gelecekti. Kendisi de öyle diyordu Süleyman Efendi’nin, "Bizim hiç duracak zamanımız yok. Ümmet-i Muhammedin evlatları bir sel gibi Cehenneme akıp giderken, bu duruma seyirci kalamayız. Bu selden ne kurtarırsak kârdır" Baskıların arttığı ve işkencelerin yapıldığı bu karanlık dönemde Efendi Hazretleri'nin en büyük destekçilerinden olan eşi Hafize Sultan, "60 talebenin bir arada huzur içerisinde sıkıntısız olarak ders okuduğunu görürsem 60 kurban keseceğim" demişlerdi. Süleyman Efendi Hazretleri'nin bütün bu çileler içinde tek ve en mühim faaliyeti hiç şüphesiz Kur'ân Kursları olmuştur. Nitekim 1936 yılında başladığı dini irşad hizmetlerinde vefatına kadar defalarca arama, tahkikat ve mahkeme sorgulamasına tabii tutulmuş hemen hepsinde de beraat etmiştir. Buna mukabil, talebeleri ve bağlıları tarafından yurt sathında ve dünyanın çeşitli bölgelerinde açılan binlerce Kur'ân Kursu, devletin boş bıraktığı bu hizmeti omuzlayıp önemli neticeler almışlardır.
Logged
Mayıs 14, 2008, 21:27:23
fazıl14

Isınmış Üye

**


Üye No : 22231

Nerden :

Konu  : 1

Mesaj : 76

Offline
« Yanıtla #22 : Mayıs 14, 2008, 21:27:23 »

Oğlum! ilimsiz ibâdetin tadı olmaz. Tek kanatlı kuş uçmaz. İnsanların dünyaya dalıp, istikbâl sevdasına düştükleri şu günde, Mevlâ’nın ilmini okuyacağız. O, insana iki cihanda izzet ve şeref veren âli bir iştir. İhlâs ve samimiyetle Allah ve Rasûlune yönelen kimse, gölge gibi dönen dünyayı ve her hayrı kendine tabi kılar. Âhirete çalışan, dünyayı elde eder. Dünyaya çalışan ise Âhireti kazanamaz. Zira âhiret hakikat, dünya haleftir. Ağacı kökünden götürürsen, gölgede beraber gider. Âhirette ne varsa, dünyada onun misâli vardır. Eğer olmasa dünya yalan olur. Teyemmüm abdestin halefidir, dünya da ahiretin.

Bizim vazifemiz aşı yapmaktır. Zorla ağaç meyve vermediği gibi insan da zorla irşâd olmaz. Zorla yapılan iş semere vermez. Aşı ise iki kısımdır. 1-Nûr, 2-Zulmet. Zulmetin aşısıyla meşgul olanlar çok. Neticesi vahim olan bu işle başlarına bela bulanlar, sayılara sığmıyor. Biz nûr aşısıyla meşgûlüz. Ağacı, güzel meyve vermeye zorlayıp sopa ve balta ile vurulsa, altına ateş yakarak tehdit edilse, bozuk meyvelerini iyi yap, iyi çıkar, tenbih ve tehdidinde bulunulsa, hiç kâr etmez. Ancak aşılamak suretiyle meyvesi değişip, menfaat hasıl olur.
Şöyle düşünmeli: Ya Rabbi! Âciz kulunu Ümmeti Muhammede hizmet etmeye muktedir kıl. Eğer "Yâ Rabbi bana ilim ihsan et" denirse, şahsi menfaate taalluk edeceğinden, rızâyı ilâhiye muvâfık olmaz. Zira her ilim sahibi bu ümmete hizmet etmiş değildir, edemez. Bu itibarla da rızâ-yı Bâriyi bulamaz. İlim ve cennet istemek menfaati şahsiyedir. Gaye ise rızâ-yı Bâridir.
Bizim yolumuz, imân, İslâm ve Ahlak-ı Muhammediyeyi aşılamaktan ibarettir.
Bizim para, pul, mevki, makam, siyaset, politika, kavga ve gürültüyle işimiz yok. İstisnasız her müslümanın çocuğunu da okuturuz. Bir tek fert geri dönmüşse haber versinler.
Biz akla ve zekâya kıymet vermeyiz. Salıverdin mi evinin yolunu bulabilecek kadar aklı olsun kâfidir.
Hak’tan korkan, halktan korkmamalı. İşini düzgün yapanın, içi de düzgün olur.
Vasiyetim olsun: Tefrikaya düşmeyiniz. Kavmiyet gütmeyiniz. Ehl-i Sünnetin gayri olan yanlış yollara sapmayınız.
Her yerde birlik ve beraberlik lazımdır. Muvaffak olmak için her hususta ittifak etmeli ve dayanışmayı asla elden bırakmamalıdır. Çünkü Allahın nusreti, maddi ve manevi yardımı cemaat ile beraberdir. Toplu çalışanlar bunun semeresini kısa zamanda elde ederler.
Dini dünyaya âlet eden hocalar, halkı kendilerinden soğuttular. Bir şeyler alır da vermez diye, esnaf bunlara yüz vermez ve kaçar hale geldi. Siz öyle olmayın. Maddeyi maneviyata karıştırmayın.
"Her koyunu kendi bacağından asarlar" sözü yanlıştır. Dinimizde neme lazım demek yok. Bana lazım demek vardır.
Bu dünyanın cefâsından sefâsına sıra gelmez, gâfil olmayın, ilme çalışın, geçen günler geri gelmez.
İlim, nûr-ı ilâhidir. İnsan ise kovan. Kirli bir kovanda arının durmadığı gibi, isyan ve zulmetle kirlenmiş vücud ve kalbde de ilim durmaz.
İnsan gibi, ilminde anâsırı erbaası vardır; ağızdan öğrenmek ve anlatmak, gözünden görmek, kulağından işitmek, eliyle yazmakla beraber, kalbiyle de feyzi ilâhiyi çekecek.
Ben size "eceztü" dediğim zaman sizler alim olmadınız, ilmin anahtarlarını almış oldunuz. Bu aldığınız anahtarla Anadolu’ya gidecek, büyük büyük kitapları açacaksınız ve onun içindeki hakikatleri Ümmet-i Muhammedin evladına anlatacaksınız.
Ders okuturken takıldığınız bir yer olursa, orada fazla durmayın. Nasıl ki etrafı kazılan bir ağaç kolayca devrilirse, evveli ve âhiri anlaşılan kitabında ortasını anlamak kolaylaşır.
Şimdiye kadar müslümanları hakir görmüşler; üstü başı pejmürde, kirli, paslı insanlar olarak millete tanıtmaya çalışmışlardır. Benim evladlarım tertemiz giyinip gezecekler, yolda, sokakta yürürken gayet vakûr bir şekilde ilerleyecekler. Müslümanlığın şahsiyetini, bu millete tanıtacaklar, onu hakkı ile temsil edeceklerdir.
Macaristan vaktiyle müslümandı. Fakat bir gün geldi orada yalnız zâhiri ulemâ kaldı. Zâhiri ulemâ maneviyattan mahrûm olduğu için dengeyi tartamadı. Ve işte gördüğünüz gibi hıristiyan olup gittiler. Bu din maneviyatsız muhâfaza edilemez.
Sırf bâtınla meşgul olanlar mülhiddir. Sırf zâhirle meşgul olanlar gâfildir. Kemâlat her ikisinin birleşmesindedir.
İnsanlarla iyi geçininiz. Kimseyi darıltmayınız. Günün birinde araba kaldırmaya olsun, yarar.
Din asıl, dünya ve siyaset fer’idir. Dünya ve siyaset dinin inkişâfına alet olabilir. Fakat din, dünya menfaat ve siyasetine âlet olamaz. Âlet edenlere lanet vardır.
Yemek yerken, su içerken "ibadet için kuvvet olsun yâ rabbi" diye, Mevlâ’nın huzûrunda olduğunu düşünmek lazım.
Emir vermeye alışmayın. Ben vâlidenizden su dahi istemem. Emir vermekle sözün rûhu ölür. İhbar, emirden daha müessirdir. Misâl: "Benim oğlum sigara içmez değil mi?" gibi.
"Yâ Rabbi! Dünyayı kalbime koyma, elimden de alma!"
Logged
Mayıs 15, 2008, 11:28:15
fazıl14

Isınmış Üye

**


Üye No : 22231

Nerden :

Konu  : 1

Mesaj : 76

Offline
« Yanıtla #23 : Mayıs 15, 2008, 11:28:15 »

Hz. Üstazımız birgün vapurda o zamanın İstanbul İmam Hatip Lisesi müdürünü görmüş ve yanına gitmiş. "Celallenerek ve bastonunun tersini karnına dayayarak, "Sizin ne yaptığınızı biliyoruz. Amma biz olduğumuz müddetçe bunu yapamayacaksınız".
Ve yanındaki Abdurrahman Şeref Laç'a "bunlar dinin geriye kalan kısmını mihraptan yıkmak istiyorlar" diyor. Ve onun mason olduğunu söylüyor ve şöyle devam ediyor. "Benim İngiltere'nin İskoç kentinde masonların merkezinde resmim vardır. Altında bu adam siyonizmin en büyük düşmanıdır, öldürülmelidir yazıyor" diyor.ALLAH mübareğin şefaatlerine nail eylesin inşALLAH.
Logged
Mayıs 16, 2008, 11:09:35
fazıl14

Isınmış Üye

**


Üye No : 22231

Nerden :

Konu  : 1

Mesaj : 76

Offline
« Yanıtla #24 : Mayıs 16, 2008, 11:09:35 »

KÜNYESI

Ebu’l-Fârûk Süleyman Hilmi Tunahan (K.S.) Hazretleri, yakin tarihimizde, zamaninin Islâmî ilimlerini tahsil ederek, ilimde en ileri noktaya varmis; müderris, dersiâm, hukûkçu, hadîs ve tefsîrde mütehassis bir Islâm âlimi, tasavvufta Naksibendî silsilesinin 32. halkasi Buhârali Salâhuddin Ibn-i Mevlânâ Sirâcüddin Hazretleri'nin en büyük halîfesi, vekîli, bu silsilenin 33. ve son halkasidir.
 

SECERESI

Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Efendi Hazretleri, Rûmî 1304 (Mîlâdî 1888) yilinda -bugün Bulgaristan sinirlari içinde kalan- Silistre’nin, Hezargrad kasabasinin, Ferhatlar köyünde dünyaya gelmistir. Pederi, tahsilini Istanbul’da tamamlamis, Satirli Medresesin'de yillarca müderrislik yapmis, Hocazâde Osman Efendi'dir.

Osman Efendi, gençlik yillarinda Istanbul’da tahsilde iken bir rüya görür. Rüyâsinda vücûdundan kopan bir parça gökyüzüne yükselmis, oradan dünyaya isik saçmakta… Osman Efendi, bu rüyayi kendi sulbünden dünyaya gelecek hayirli bir evlat mânâsina yorar ve Silistre’ye döndügünde evlenir. Dünyaya gelecek çocuklarindan hangisinin rüyâda gördügü, isik saçan evlada uygun düsecegini takibe baslar. Fehim, Süleyman Hilmi, Ibrahim, Halil isimli dört erkek ve Zâhide isminde bir kiz evladi dünyaya gelir.

 Bu çocuklarinin içinden Süleyman Hilmi dünyaya gelip de, yetismeye baslayinca, tespit ettigi alâmetlere göre bütün ümidini ona baglar. O kadar ki; Süleyman Efendi Silistre’de Satirli Medresesi'nin ilk siniflarinda iken, babasinin huzûruna her çikisinda onun ihtirâmla ayaga kalktigina ve “Buyurun Süleyman Efendi oglum…” diye fevkalâde bir iltifat ve alâka gösterdigine sâhit olur. Süleyman Efendi, bu halden o kadar mahcûptur ki, babasinin huzûruna girmek için, onun basini egerek kitap okudugu, mangala cezve sürdügü veya baska bir isle mesgul bulundugu anlari seçer olmustur.

Süleyman Efendi Hazretleri'nin dedeleri, Kaymak Hâfiz diye taninan Mahmut Efendi isimli bir zât olup, 110 yaslarina dogru vefat etmistir. Büyük dedeleri, Seyyid Idris Bey'dir. Idris Bey, Fâtih Sultan Mehmed Han tarafindan Tuna hâni nasbedilmis ve kendisine kiz kardesi tezvic edilmis bir zâttir. Fâtih Sultan Mehmed Hazretleri padisahligi zamaninda, Peygamber Efendimiz (s.a.v)'e olan sevgilerinden dolayi “Yeryüzünde evlâd-i Resûlden kimler kaldi” diye arastirmis, seceresine hiç sâibe ve süphe karismamis oldugunu tespit ettigi Seyyid Idris Bey’i bulmus ve kizkardesi ile evlendirerek, Tuna havalisine hân tâyin etmis; o bölgenin vergi ve sair mükellefiyetlerini tedvir için vazifelendirmistir. Bu vazife, Süleyman Efendi'nin babasi Osman Efendi’ye kadar devam etmistir.

Süleyman Efendi Hazretleri'nin seceresi, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in pâk nesline dayanmaktadir. Pederleri tarafindan Hz. Hüseyin (r.a.)'a nisbeti olup “Seyyid”, anneleri cihetinden Hz. Hasan (r.a.)'a nisbetleri bulunmakla “Serîf”tirler.
Logged
Haziran 30, 2008, 14:19:19
fazıl14

Isınmış Üye

**


Üye No : 22231

Nerden :

Konu  : 1

Mesaj : 76

Offline
« Yanıtla #25 : Haziran 30, 2008, 14:19:19 »

Buhara’lıdır. Nemengan’ın Tus bölgesinde dünyaya gelmiş bir Özbek türküdür. Şeyh Mazhar İşan Can-i Canan k.s. Hz. lerinin en büyük halifesi idiler. Altun Silsilenin büyük rütbesi ve 32’inci halkasıdır.
Devamlı istiğrak halinde, zamanın kutbu ve tayyi mekan sahibi idiler. Sabah namazlarının ekserisini bu suretle, yani tayyi mekan ile Kabe-I Muazzama’da kılarlardı.
Mekke Şerifi Hüseyin in İngilizlerle anlaşarak Osmanlı Devletine ihanet ettiği 1. Dünya Harbi yıllarında Şeyh Salahuddin İbn-i Mevlana Siracuddin k.s. son haclarını da ifa etmek üzere Mekke-I Mükerreme de bulunuyorlar idi. Şeriflik iddiasındaki bu hain kendilerinin pek çok kerametlerini duymuş ve itibar edilir bir zat olarak tanımıştır.
Bu münasebetle kendisinden korkarak hapis ettirdi. Kapılara kalın zincir vurdurdu. Şeyh Salahuddin İbn-i Mevlana Siracüddin k.s. kalın zincirleri kırmak suretiyle hapishane kapılarını açıp kaçma kerametini gösterdiler. Ve ertesi gün Altun oluk üzerine çıkıp ‘Evradı Fethiye’yi ‘Okumaya başladılar. Şerif Hüseyin tekrar yakalatarak bu defa çok daha sıkı tedbirler aldırdı ve tekrar hapishaneye koydurttu.
Şeyh Salahuddin Ibn-i Mevlana Siracuddin k.s. zincirleri tekrar parçalayıp hapishaneden çıktı.
Bunu duyan Şerif Hüseyin memlekete kaçmaması için çok sıkı tedbirler aldırdı. Bütün yollar tutuldu. Bütün bunlara rağmen Şeyh Salahuddin Ibn-i Mevlana Siracuddin k.s. Cidde’ den hareket eden bir gemiye aile efradı ile birlikte binerek memleketine dönmek üzere yola çıktı. Bu haber duyulunca gemi tepeden tırnağa arandı fakat buna rağmen gemide bulunamadı.

Hz. Pir k.s. baştan sona kadar aranan gemi ile memleketine sağ Salim döndüler. İngilizler tarafından geminin yanaşacağı limana bulunup yakalanması için telgrafla emirler verildi ise de yine bulunamadı. Şerif Hüseyin kendilerini buldurmak için bütün Hicazı alt üst etti. Bunu bildikleri için ona su manalı telgrafı çektiler.
- sağ salim memleketime döndüm, boşuna zahmet çekmeyiniz.

Kerametleri sayılamayacak kadar çoktur. Sultan II. Abdulhamid Han zamanında İstanbul’u teşrif ettiler ve Sultan tarafından bizzat Kabul edilerek sarayın müsafiri oldular. Sultan II. Abdulhamid Han Hz. İle birlikte o zamanın henüz medresede talebe olan Ebu-l Faruk Süleyman Hilmi Silistrevi Hz. lerine, Nakşibendi yolunu talim buyurdular ve bir müddet İstanbul da kaldılar.
Ezeli takdir icabı kendisinden sonra Altun Silsilenin halkasını teşkil edecek olan Ebu-l Faruk Süleyman Hilmi Silistrevi Hz. lerinin terakki ve talimini temin ettiler.
20.inci asrin baslarında bu ziyaretler esnasında Osmanlı Devletinin basına gelen felaketler ve ileride gelmesi mukadder büyük dertler sebebiyle pek çok dua ve ilticalarda bulundular. Defalarca Erbain çıkardılar, Cenabı hakka yalvardılar, fakat bütün bunlara rağmen Ümmet-I Muhammed’in, üzerine gelmekte olan belaları hak ettiğinden Kader-i İlahi’nin tahakkuk edeceğini ve bunun önüne geçilmesinin mümkün olmayacağını Sultana izah buyurdular. Bu sebepledir ki Sultan Abdülhamit Han Hz. leri bir ihtilal ile tahttan indirildiğinden ihtilalcilere karsı koymamış “Zalike takdiirul Azilil Alim” ayetini okumakla iktifa etmişlerdir.
Şeyh Salahuddin İbn-i Mevlana Siracuddin k.s. Saraya müsafir olduğu günler İstanbul un en mühim ziyaret yerlerinden biri olan Ebu Eyyub Sultan Hz. lerinin kabrini ziyaret ettiler. Emrine Saray tarafından tahsis edilen araba ile Eyyüb Sultan’a giderken Haliç kenarında “Ya Vedud Baba” nin türbesini ve türbeye inen Fuyuzati İlahiyeyi görünce hayretlerini ifade ettiler.
- Bu zat kimdir? Diye sordular. Kendilerine,
- Evliyadan. ( Ya Vedud Baba’dır) cevabi verildi.

Ziyaretten dönüşlerinde tekrar ayni yerden geçerken yeniden ayni soruyu sordular. Bunun üzerine Maiyetindekiler ‘Efendi Hz. İhtiyarlığından galiba az önce sorduğunu ve bizim söylediğimizi unuttu’ diye içlerinden geçirdiler.
Selahüddin Hz. İse onların iç hallerine vakıf oldular. Bunun üzerine bindiği arabanın tekerleğinden bir miktar toprak alarak:
- Su sizin dünyanızdan gözlerime biraz toprak serpeyim de bari gördüklerimi bir daha unutmayayım, buyurdular.

Salahuddin Hz. Devamlı istiğrak halinde “Musteğrakiine fi zatillah makamında” oldukları için bu sözleri ile insanlarca mühim görülen pek çok şeye ehemmiyet vermediğini izah buyurmuş oluyorlar.
Halifelerinden Mirza Abdurrahim efendiyi (Tesbihçi Baba’yı) İstanbul da Ebul Faruk Süleyman Hilmi Silistrevi Hz. lerinin yanına bırakarak Buharay a donen Salahuddin Hz., ömrünün son yıllarını Buhara da geçirmiş ve burada da vefat etmiştir.
Kabri Şerifleri Buhara da yüksek bir tepe üzerindedir.
Kaddesellahü Sirrahülaziz. AMIN
Logged
Haziran 30, 2008, 14:28:39
fazıl14

Isınmış Üye

**


Üye No : 22231

Nerden :

Konu  : 1

Mesaj : 76

Offline
« Yanıtla #26 : Haziran 30, 2008, 14:28:39 »

Süleyman Efendi (k.s.) hazretlerinin babası ve dedelerinin hemen hepsi meşâyıhtandır. Kendileri, daha sonra intisab edeceği üstâzı Salâhuddîn İbn-i Mevlâna Sirâcüddin (k.s.) hazretleri ile tanışmadan önce, babasının tarif ettiği bazı tasavvufi derslerle meşgul olurken bir gece şöyle bir rüya görürler:
Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâuddîn, İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî hazerâtı ve Nakşibendî yolunun Müceddidiye kolu büyüklerinden (k. esrârahüm) bir grup zevât-ı kiram halka tertip etmişler. Fakat aralarında bir kişilik boş yer bırakmışlar. Süleyman Efendi hazretleri bu boş yeri görünce, kendisi için oturmaya müsaade ederler mi diye düşünmüş... Tam bu esnada, Şâh-ı Nakşibend hazretleri buyurmuşlar ki:
“Oğlum, bu boşluk sana bırakıldı. Fakat seni Müceddidîn kolundan bir zât terbiye edecek, ondan sonra sen buraya oturacaksın.”
Bunun üzerine Süleyman Efendi hazretleri, “Efendim ben o zâtı nerede ve nasıl bulabilirim” diye sorunca; “O seni bulur” cevabını almıştır.
Aradan uzun yıllar geçmiş, Süleyman Efendi hazretlerinin talebeliği sona ermiştir. O devirlerde bazı İstanbul zenginleri ramazan-ı şerifte, hocalara ve talebelere ayrı ayrı iftar yemeği verirler, hatta ramazan ayı boyunca kazanlar kaynarmış.
Bir gün hocalara ziyafet veren bir zenginin evinde Süleyman Efendi hazretleri de bulunmuş. Yemekler yenilmiş, akabinde tanımadığı bir hoca Süleyman Efendi’ye, “Oğlum Süleyman, Evrâd-ı Şerifi oku da duâmızı yapalım” demiş.
Süleyman Efendi hazretleri, hiç tanımadığı, fakat kendisini tanıyan bu zatın isteğini yerine getirerek, Evrâd-ı Bahâiye’yi okumuş. O zat da akabinde duasını yapmış. Ellerini yıkamak için sofradan kalkınca, o zat, Süleyman Efendi hazretlerinin ellerinden tutarak bir kenara çekmiş ve demiş ki:
“Oğlum, sen filan zaman bir rüya gördün. Sana, Müceddidiye kolundan bir mürşid terbiye verecek demişlerdi. Sonra sen, halkadaki boş yere oturacaktın, hatırladın mı?”
Süleyman Efendi, “Evet efendim” demiş.
Bunun üzerine o zât, “Ben Salâhuddîn İbn-i Mevlâna Sirâcüddîn, Cenâb-ı Hakk’ın ve rûh-i Resûlüllâh’ın emri ile Türkistan’dan seni yetiştirmeye geldim” demişler.
Süleyman Efendi hazretleri, işte tam o andan itibaren teslîm-i küllî ile onun hizmetine girmiş ve bir süre beraber kalmışlar. Bilâhare Mevlâna Sirâcüddîn hazretleri yine Türkistan tarafına dönmüşler. Bu arada mektuplaştıkları olmuş.

Bir müddet sonra tekrar İstanbul’a dönen Mevlâna Siracüddin hazretleri, Süleyman Efendi hazretleri ile beraber Bursa’ya giderler. Orada “Erbaîn” çıkarırlar. Süleyman Efendi hazretleri, erbaîn çıkardıktan sonra, hiç okumayı bilmeyen bir çocuğa, bir saat kadar kısa bir zaman içinde Kur’an okumasını öğretivermiş.
Süleyman Efendi hazretlerine verilen bu salahiyeti müşâhede eden üstâzı Mevlâna Sirâcüddin (k.s.), heyecanla Uludağ’a hitâben; “Ey Keşiş dağı!(2) Cenâb-ı Hak evlâdımıza öyle bir salahiyet verdi ki; isterse sana da, kımıldata kımıldata Kur’an okutur” demiş.
Yukarıda Kemal Kacar Bey’in (r.aleyh) yazısında da çok vecîz bir şekilde ifade edildiği üzere, Süleyman Efendi hazretlerine seyr u sülûk merhalalerini ikmâl ettirmişlerdir. Sonra da, “Oğlum, bizimki buraya kadar; artık bundan sonra sen, ma‘nen İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri ile ierlemeye devam edeceksin. Buradan ileriye ben de sana ittiba‘ edeceğim” diye buyurarak, Süleyman Efendi hazretlerini İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin rûhâni nisbetine teslim etmişlerdir
Logged
Haziran 30, 2008, 14:30:30
fazıl14

Isınmış Üye

**


Üye No : 22231

Nerden :

Konu  : 1

Mesaj : 76

Offline
« Yanıtla #27 : Haziran 30, 2008, 14:30:30 »

Ahmet Davudoğlu Hz. Üstazımızın hemşehrisi Balkanlar'dan gelmiştir. Hz. Üstazımız kendisine okuması için çok yardım etmiştir. Bu zat bir süre İstanbul İslam Enstitüsü başkanlığında bulunmuştur. Bir defasında Konya'ya müftüler toplantısına konuşmacı olarak davet etmişler.
Oradaki konuşmasından sonra kendisine müftüler tarafından bazı sualler yöneltildi. Bu suallerden birisi olan " belediye nikahı caiz midir?" sualine caiz değildir. Asıl nikah dini nikahtır. Belediye nikahı sadece kayıttan ibarettir diye cevapladığı için ne yazıktır ki kendi talebeleri tarafından şikayet edilerek iki sene hapse mahkum ettirilmiştir.
Abimiz de kendisine hapiste yattığı süre içerisinde yardım bulunmuştur. Hüseyin DÖNMEZ Abi bir defasında ziyaretine geldiğinde şu hatırasını nakletmiştir. "Bir gün Efendi Hazretleri Kamil Bey ile beraber evime geldiler. Hocaefendi bu kim? diye sordum. Damadım Kamil dedi. Ne iş yapar dedim. Hem mimardır hem mühendistir. Müteahhitlik yapar dedi. Sonradan öğrendim ki Kamil Bey ne mimar ne mühendis imiş.
Şöyle düşümdüm Kamil Bey mimar ve mühendis değil bu açık. Efendi Hazretlerinin yalan söylemesi mümkün değil damadının ne iş yaptığını da bilir. Yıllarca bunu kafamda çözemedim. Ancak otuz yıl sonra Kamil Bey bir gün ziyaretime geldi. Yanında iki genç vardı. Bunlar kim diye sordum. Bunlar benim evlatlarım Ahmet ve Mehmet 'tir. Ne iş yaparlar diye sordum. Biri mimar birisi mühendistir dedi. Otuz yıl çözemediğim meseleyi o gün çözdüm. ALLAH MÜBAREĞİN ŞEFAATLERİNE NASİL EYLESİN İNŞALLAH.
Logged
Haziran 30, 2008, 14:31:44
fazıl14

Isınmış Üye

**


Üye No : 22231

Nerden :

Konu  : 1

Mesaj : 76

Offline
« Yanıtla #28 : Haziran 30, 2008, 14:31:44 »

Silsile-i Zeheb / Altun Silsile
1. Ebu Bekri’s-Sıddiyk (r.a.)
2. Selman-ı Farisi (r.a.)
3. Kasım bin Muhammed (k.s.)
4. Cafer-i Sadık (k.s.)
5. Bayezid-i Bestami (k.s.)
6. Ebu’l-Hasan Harkani (k.s.)
7. Ebu Ali Farimidi (k.s.)
8. Yusuf Hemedani (k.s.)
9. Abdu’l-Halık Gucdüvani (k.s.)
10. Hace Arif Rivgiri (k.s.)
11. Mahmud İncir Fag’nevi (k.s.)
12. Hace Arif Ramitini (k.s.)
13. Muhammed Baba Semasi (k.s.)
14. Seyyid Emir Kilal (k.s.)
15. Muhammed Bahaüddin Nakşibend (k.s.)
16. Hace Alaaddin-i Attar (k.s.)
17. Yakub Çerhi (k.s.)
18. Hace Ubeydullah Ahrar (k.s.)
19. Hace Muhammed Zahid (k.s.)
20. Derviş Mehmed (k.s.)
21. Muhammed Hacegi Emkengi (k.s.)
22. Hace Muhammed Bakibillah (k.s.)
23. İmam-ı Rabbani Ahmed-i Faruk-i Serhendi (k.s.)
24. Hace Muhammed Masum (k.s.)
25. Şeyh Seyfüddin Arif (k.s.)
26. Muhammed Nurü’l-Bedvani (k.s.)
27. Şemsüddin Habibullah İbn-i Mirza Can (k.s.)
28. Abdullah-ı Dehlevi (k.s.)
29. Hafız Ebu Said Sahib (k.s.)
30. Habibullah Can-ı Canan (k.s.)
31. Muhammed Mazhar İş’an Can-ı Canan (k.s.)
32. Selahüddin İbn-i Mevlana Siracüddin (k.s.)
33. Ebu’l Faruk Süleyman Hilmi Silistrevi (k.s)
Logged
Haziran 30, 2008, 14:32:26
fazıl14

Isınmış Üye

**


Üye No : 22231

Nerden :

Konu  : 1

Mesaj : 76

Offline
« Yanıtla #29 : Haziran 30, 2008, 14:32:26 »

Tevhid-i Tedrisat kanunu 1927'de çıkmıştır. Kanun çıktıktan sonra bütün medreseler kapatılmış. Devletin dışında öğretim yapmak yasaklanmıştır. Bunun üzerine kapatılan medreselerin müderrisleri İstanbul Şehzadebaşı Camiinde ne yapacaklarına karar vermek için toplanmışlar.
Sonunda şu karara varmışlar. "Artık bundan sonra bizim talebe toplayıp Ulum-u İlahiyyeyi okutmamız imkansızdır. Bütün imkanlar elimizden alınmıştır. Hz. Allah Kur'an-ı Keriminde ( ; ; ) buyurmuştur. bizim tekrar talebe toplayıp Ulum-u Diniyyeyi öğretmemiz vus'atımızın dışındadır".
Yani herkesin kendi işine çekilmesine karar vermişler. Hz. Üstazımız o zaman söz alıyor ve şöyle diyor " Efendiler bu bizim vus'atımızın dışında değildir. Herkes kendi evinde iki çocuğunu okutsa, çocuğu yoksa iki çocuk bulup okutsa 1110 yapar. Onlar da ikişer kişi okutsa 4440 yapar. Türkiye' de 4440 alimin bulunması Türkiye'de ilmin yokolmasına mani teşkil eder. Bu da bizim vus'atımızın dışında değildir" buyuruyor.
O zamanın müderrisleri zengin ve oldukça yaşlı imişler. Hz. Üstazımız ise daha genç 39 yaşlarında imiş. Tabi diğer alimler şaşırmışlar. Bakıyorlar kendilerine nazaran oldukça genç ancak fikirleri ve cesareti oldukça yüksek bir zat var karşılarında. Tabi bu fikre katılmak şöyle dursun "Bu gayretli genç de kim acaba" , Gönenli bir müderris şöyle seslenmiş "Senin bu aşkın nereden geliyor. Sen kimin oğlusun" diyor.
Efendi Hazretleri cevap vermiyor. Hulasa kararlarından vazgeçmiyorlar. Bizim vus'atımız dışında diyerek kelle korkusuyla talebe okutmaktan firar ediyorlar. Hz. Üstazımız daha sonra şu mealde bir söz irad ediyorlar "Ölümden korkup kaçanların hepsi ölüp gittiler, bir biz sağ kaldık".ALLAH ŞEFAATLERİNE NAİL EYLESİN İNŞALLAH
Logged
Anahtarlar:
Sayfa: 1 [2] 3 4 ...