İslam Forumu - İslami Forum
Kullanıcı Adı Sürekli Bağlı Kal
Şifre:
Sayfa: 1 [2]   Aşağı git
  Favorilere Ekle  |  Yazdır  
Gönderen Konu: "" Mücahid Evliyalar ""  (Okunma Sayısı 2313 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
29 Haziran 2008, 00:21:40
Gülüşü Yaralı

Ziyaretçi

« Yanıtla #15 : 29 Haziran 2008, 00:21:40 »








Bu arada beklenen fecî âkıbet gerçekleşti.

İzmir 15 Mayıs 1919 Per­şembe sabahı Yunanlılar tarafından işgâl edildi. Acı haber Denizli´ye ulaştığı zaman ir­kilmeyen, ümitsizlikle yıkılmayan tek insan Ahmed Hu­lûsi Efendiydi. Çünkü o, mukadder sonucu biliyor, din, vatan ve nâmus için neler yapılması gerektiğini düşünmüş bulunuyordu. İzmir´in işgâli üzerine ilk iş olarak Denizli´de bir pro­testo mitingi tertipledi. Müftülük dâi­resinin yakınındaki bir câmide bulunan Sancak-ı şerîfi asılı bulunduğu yerden tekbirler ve salât ü selâmlar ile indirdi. Etrafında şehrin ileri gelen şeyh ve imâmları olduğu hâlde câminin etrâfında bekleşen kalabalığın önüne geçti. Kalabalık Belediye Meydanına doğru yürü­meye başladı. Tekbir seslerini işiten halk, işini gücünü bırakarak Belediye Mey­danına koşuyordu. Müftü Hulûsi Efendi meydanı doldurmuş bulunan Denizlili­lere hitâben ağlamaklı bir sesle şöyle konuştu:

"Hemşehrilerim!.. Karşımıza çıkarılan düşman daha dünkü uşakları­mızdır. Biz onlara mağlûb da olmadık. Bu düşman her kim olursa olsun Türk´ün ve Müslümanlığın son müstakil yurdu olan topraklarımızı da eli­mizden almak isti­yor. Bizler şimdiye kadar esir yaşamadık ve yaşayama­yız. Silâhımız yoksa sa­pan taşıyla düşmana karşı çıkmak ve onu tepe­lemek her Türk ve Müslümana farz-ı ayndır. Fetvâ veriyorum. Silâh azlığı veya çokluğu mühim değildir. Bir­çok ülkelere hükmetmiş Fâtihlerin to­runlarıyız."

Sözü sık sık tekbirlerle kesilen ve son derece heyecanlı geçen mi­ting, De­nizli halkının düşmana mukâvemet için hazır bulunduğunu ve şehrin muhterem müftüsü Ahmed Hulûsi Efendinin emir ve direktiflerine uyacaklarını göster­mişti. Fakat Ahmed Hulûsi Efendi yalnız Denizli için değil, bütün civar, vilâyet ve kazâları da içine alan bir millî mukâvemet hareketi meydana getirmek isti­yordu. Bu sûretle Aydın ve Nazilli´ye emin adamlarından birkaçını göndererek onlarla temasa geçti. Müftü Efendinin faâliyetlerini yakından tâkib eden Denizli Rumları ise; "Onun sarığını ba­şına dolayacağız." diye haber göndermekteydiler. Ancak kahraman De­nizli müftüsü bu tehditlerden korkacak ve din ve nâmus müdâfaasından geri duracak bir kimse değildi. Bizzât kendisi Dinar´a ve Afyonkarahisar´- a gitti. Bu bölgelerdeki diğer müftü, vâiz ve müderrislerle te­masa geçerek silahlı çeteler teşkil edip, ilerleyen Yunan kıtaları karşı­sında bir mukâ- vemet cephesi meydana getirmek husûsunda onları ha­rekete geçirdi. Bu bölgede efeler, yedek subaylar, mütekaid (emekli) su­baylar ve halktan herkes mahallî müftülerin idâre ettiği teşkilâta kaydolu­narak kısa zaman- da harbe hazır vaziyete getirildiler.

Hazırlıklarını tamamlayan Hulûsi Efendi, Yunanlıların Nazilli´ye gir­meleri üzerine emrindeki kuvvetle derhal harekete geçti. Nazilli´de bulu­nan Yunan ku­mandanı üç-beş bin kişilik bir kuvvetin üzerine geldiğini haber alınca derhal mevziini terkederek Aydın istikâmetine çekildi. Müftü Hulûsi Efendi kumanda­sındaki milis kuvvetleri Nazilli´yi kolaylıkla ele ge­çirdiler. Fakat burada durma­yarak Aydın´a doğru gerilemiş bulunan Yu­nan kuvvetlerinin takibine başladılar. Nazilli´de ve yol boyunca uğranılan her köyde toplanan halka, heyecanlı nutuk­lar îrâd eden Müftü Efendinin emrindeki kalabalık gittikçe artıyordu. Bu nûr yüzlü din adamına karşı herkes büyük hürmet, îtimâd ve muhabbet besliyordu.







Logged
29 Haziran 2008, 00:23:46
Gülüşü Yaralı

Ziyaretçi

« Yanıtla #16 : 29 Haziran 2008, 00:23:46 »



Ahmed Hulûsi Efendi bu gayret, şevk ve inançla Aydın´ı Yunanlılar­dan geri almaya muvaffak oldu. Bundan sonra artan kuvvetlerin idâresi işini kumandan­lık vasıfları iyi bilinen Demirci Mehmed Efeye bıraktı. An­cak bu sırada toparla­nan Yunanlılar büyük kuvvetlerle gelerek Aydın´ı tekrar işgâl ile büyük katli­amlarda bulundular.

Bundan sonra bölgede tam bir ölüm kalım mücâdelesi başladı. Ah- med Hu­lûsi Efendi bizzât bir nefer gibi çarpışmalara katıldı. Verdiği vâz- larla da topla­dığı gönüllülerle milis kuvvetlerini devamlı destekledi. Böyle- ce Denizli bölge­sinde Yunan ilerleyişine set çekti. Bu müdâfaa hattı ol- masaydı. Ankara´nın, dü­zenli askerî birliklerin kurulmasını sağlayama­dan Yunan birliklerinin eline geçmesi işten bile değildi.

Ahmed Hulûsi Efendi Kurtuluş Savaşının kazanılmasından sonra ge­lişen si­yâsî olaylara karışmamış ve geri kalan ömrünü Allahü teâlâya tâat ve ibâdetle geçirmiş, gençlere dîn-i İslâmı öğretmeye çalışmıştır.

Millî mücâdele mücâhidlerinden Ahmed İzzet Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri; 14 Mayıs 1919´da İzmir´in işgâli ile memleketin acılar içine düştüğü yıllarda Çal´da müftü ola­rak vazîfe yapmaktaydı. Halkın ne yapacağını şaşırdığı o karanlık gün­lerde pekçok defâ Çarşı Câmii şerîfinde, hükûmet önündeki meydanda dînî nutuklar söyledi. Halkı mukâvemete teşvik etti. Kendisine gelenleri ümitsizliğe kapılmadan teşkilât­lanmaya sevketti.

Kaymakam Fazlı Güleç ise; "Müftü Efendi, şer´an üzerine düşen va­zîfeyi yapmıştır. Bu bâbta benim de hakk-ı kelâmım vardır. Beni dinler­seniz orduları­mız dağılmış, silâhı elinden alınmıştır. Askerlerimiz cephe­leri bırakmıştır. Bu sebeple Müftü Efendinin söylediklerini yapmak, düş­manı gazaplandırmaktan, neticede ise onların ayakları altında perişân olmaktan başka bir işe yaramaya­caktır." diye ona karşı çıkıyordu.

Bunlara karşılık Ahmed İzzet Efendi kendi ifâdesiyle sözlerini şöyle nak­letmektedir: Gözlerimiz görerek, bedenimizde can varken, kendimizi ve mukad­desatımızı düşmanın yed-i habîsine, kirli eline terk ve vatana ayak basmalarına tahammül edemeyeceğimizi, behemehal müdâfaa ter­tibâtı almamız lâzım geldi­ğini, silâhsız ve vâsıtasız da olsa düşmana kar- şı koymaklığımızı, evvela bizleri sonra evlâd-ü iyalimizi şehîd etme­den memleketimize düşman giremeyeceğini, hattâ hepimizi şehîd etseler bile, Allahü teâlânın izni olmadan düşmanın bu top­raklara ayak basma­sının mümkün olamayacağını söyledim.

Ancak fikir birliği tam hâsıl olmadığı için bu hareket bir müddet için netîce­siz kaldı. Ahmed İzzet Efendi kendi köyü olan Süller´e gitti. Bu sı­radaki hâlini ise şöyle anlatmaktadır: Bir müddet köyümde kaldım. Bu­rada kendi kendimi he­sâba çektim. Kalbim bana; "Bu bapta sen haklısın, ısrar et, cenâb-ı Hakk´ın vâdi yerini bulacaktır." diyordu.





ZAMAN İÇERİSİNDE DEVAMI GELECEK İNŞAALLAH....


Logged
05 Temmuz 2008, 01:09:45
Gülüşü Yaralı

Ziyaretçi

« Yanıtla #17 : 05 Temmuz 2008, 01:09:45 »

 


Ahmed İzzet Efendi bundan sonra fiilen düşmana karşı koyma hare­ketine katıldı. Önce Ali Kurt köyüne gitti. Burada 25-30 kişilik bir çeteye sâhib olan Dede Efe´yi düşman üzerine harekete geçmeye iknâ etti. Bu­radan Denizli´ye geldi. Müftü Ahmed Hulûsi Efendiyi görerek kendisine fikirlerini anlattı. Ahmed Hulûsi Efendi çok memnun olarak kendisini tebrik etti. Sonra mutasarrıf Fâik Öztırak´la görüştü. Faik Beyin; "Çâresiz vaziyetteyiz. Böyle bir durumda bir kaymakam, bir mutasarrıf ve bir vâli ne yapabilir?" sözleri üzerine fevkalâde celallenen Ahmed İzzet Efendi; "Fâik Bey! Kaymakamlık, mutasarrıflık ve vâ­lilik, milletle kâimdir. Millet cayır cayır yanmaya başladı. Biz buna seyirci ka­lamayız. Ne yapacaksa­nız yapınız. Ben kudretim nisbetinde bu uğurda bir vazîfe almaya gel­dim." cevâbını verdi.

Ahmed İzzet Efendi bundan sonra düzenli birlikler kuruluncaya kadar teşkil ettiği milis kuvvetleriyle bizzat savaşlara katıldı. Ahmed Hulûsi Efendi ve De­mirci Mehmed Efe ile birlikte hareket etti. Yunanlılara ağır kayıplar verdirdi. Elinde tüfek olduğu hâlde birliklerinin en önünde çar­pışmalara iştirak etti. Na­maz vakitlerinde emrindekilere namazı kıldırıyor sonra yine en önde ileri atılı­yordu. Bu hâli ile bölge halkının gönlünde taht kurdu. Yediden yetmişe herkesin sevgisini, saygısını kazandı.

Bu savaş esnâsında Ahmed İzzet Efendinin köyü de yağma ve tahrib edi­lenler arasındaydı. Köyü basan işgâl birlikleri Ahmed İzzet Efendiyi aramışlar, bulamayınca evleri ve değirmenlerini ateşe vermişlerdi. İşgâlin kalkmasından sonra mahallî hükümet Ahmed İzzet Efendinin zararını on bin altın olarak tespit etti. Bu vakâyı haber aldığı zaman Ahmed İzzet Efendi şöyle demiştir: "Bu ka­dar serveti ve hattâ cânı fedâ etmeden dâ­vâyı tahakkuk ettirmek ve Allahü teâlâya tam kulluk etmiş olmak müm­kün değildir. Önemli olan vatan ve mille­timizin, nâmus ve mukaddesâtı­mızın kurtulmuş olmasıdır."








Logged
05 Temmuz 2008, 01:11:15
Gülüşü Yaralı

Ziyaretçi

« Yanıtla #18 : 05 Temmuz 2008, 01:11:15 »

 



Ahmed İzzet Efendi, Kurtuluş Savaşının kazanılmasından sonra öm­rünü büyük bir tevâzu ve ferâgat hissi içinde yaşayarak geçirdi. Muhitinin ve çevresi­nin fakir insanlarına karşı bütün varlığını sarfederek hizmete koştu. Yardımla­rıyla birçok kâbiliyetli gencin, okuyup yetişmesini sağladı. 1952 yılında ebedî âleme göçtü.

Osmanlı âlim ve velîlerinin en meşhûrlarından, büyük devlet adamı Ahmed İbni Kemâl Paşa (rahmetullahi teâlâ aleyh) baba tarafından as­ker, anne tarafın­dan ise ilim ile meşgûl olan bir âileye mensuptu. Küçük yaştan îtibâren âilesinin nezâretinde iyi bir tahsil ve terbiye gördü. Daha sonra baba mesleği olan asker­lik yolunu seçti. Altı-bölük sipahisi olarak Sultan İkinci Bâyezîd Hanın seferle­rine katıldı.

Ancak bu sırada karşılaştığı bir hâdise onun hayâtını, geleceğe yö­nelik plânlarını tamamen değiştirerek baba mesleği olan askerliği bırak­masına ve il­miye sınıfına geçmesine sebeb oldu. Kendisi bu olayı şöyle nakletmektedir:










Logged
05 Temmuz 2008, 01:11:45
Gülüşü Yaralı

Ziyaretçi

« Yanıtla #19 : 05 Temmuz 2008, 01:11:45 »

 


Sultan İkinci Bâyezîd Han ile bir sefere çıkmıştık. O zaman vezîr, Halîl Pa­şanın oğlu İbrâhim Paşaydı. Şanlı, değerli bir vezirdi. Ahmed ibni Evrenos adında bir de kumandan vardı. Kumandanlardan hiçbiri onun önüne geçemez, bir mecliste ondan ileri oturamazdı. Ben ise, vezîrin ve bu kumandanın huzû­runda ayakta, esas vaziyette dururdum. Bir defâ­sında, eski elbiseler giyinmiş biri geldi. Bu, kumandanlardan da yüksek yere oturdu ve kimse ona mâni ol­madı. Buna hayret ettim. Arkadaşla­rımdan birine, kumandandan da yüksek yere oturan bu zâtın kim oldu­ğunu sordum. "Filibe Medresesi müderrisi, âlim bir zattır. İsmi Molla Lütfi´dir." dedi. "Ne kadar maaş alır." dedim. "Otuz dirhem." dedi. "Ma­kâmı bu kadar yüksek olan bu kumandandan yukarı nasıl oturur?" de­dim. "Âlimler, ilimlerinden dolayı tâzim ve takdîr olunur, hürmet görürler. Geri bırakılırsa, bu kumandan ve vezîr buna râzı olmazlar." dedi. Düşün­düm, "Ben bu kumandan derecesine çıkamam, ama çalışır gayret eder­sem, şu âlim gibi olu­rum." dedim ve ilim tahsîl etmeye niyet ettim.

Nitekim İbn-i Kemâl ordu ile Edirne´ye dönünce bu düşüncesini tatbik mevkıine koydu. Askerlikten ayrılarak ilim tahsîline başladı. Bu sırada Molla Lütfi, Edirne´deki Dârü´l-hadîs´e tâyin edilmişti. İbn-i Kemâl bir müddet onun derslerine devâm etti. Kendisinden Şerhu´l-Metali´ ve haşi­yelerini okudu. Arka­daşları arasında zekâsı, kavrayış kabiliyeti ve yete­neği ile temâyüz etti. Kısa sü­rede ilimde yüksek makamlara kavuştu. Daha sonra Kestelli Muslihiddîn Mus­tafa Efendi, Hatîbzâde Muhyiddîn Mehmed Efendi ve Muârifzâde Sinânüddîn Yûsuf Efendilerden usûl ve tefsîr dersleri alarak tahsîlini tamamladı.



İlim adamlarına fevkalâde hürmet gösteren ve onları teşvik eden İkinci Bâyezîd Han, İbn-i Kemâl´in bilgi ve istidâd yönünden sâhib olduğu değerleri duyunca kendisini Edirne´de Taşlık Medresesine tâyin etti. Ay­rıca İdris-i Bitli­sî´nin Farsça yazdığı Heşt Behişt adlı Osmanlı târihine benzer Türkçe bir Os­manlı Târihi yazmasını istedi ve bu iş için kendisine otuz bin akçe ihsân eyledi.

İbn-i Kemâl 1511 yılında günlük kırk akçe ile Üsküp´teki İshak Paşa Medre­sesine nakl edildi. Bir yıl kadar sonra Edirne´deki Halebiye Medre­sesine tâyin edildi.

Sultan Selîm Hanın vefâtı, devrin yıkılmaz ve eşsiz ilim adamı İbn-i Kemâl hazretlerini çok üzdü.


Logged
05 Temmuz 2008, 01:12:37
Gülüşü Yaralı

Ziyaretçi

« Yanıtla #20 : 05 Temmuz 2008, 01:12:37 »

 

Yavuz Sultan Selîm´in vefâtından sonra İbn-i Kemâl hazretleri bir müddet daha medresede talebe yetiştirmeye devâm etti. 1526´da Şeyhü­lislâm Zenbilli Ali Efendinin vefâtı üzerine Kânûnî Sultan Süleymân Han tarafından bu göreve getirildi. Şeyhülislâmlık makâmına gelince işleri daha çok ağırlaştı. İlmi ile o kadar büyük bir şöhret kazanmıştı ki, zamâ­nındaki birçok âlim bâzı meselelerde ona başvururlardı. Hattâ bir kısım ulemâ, yazmış olduğu eserleri tashîh ve kont­rol maksadıyla ona gönde­rirlerdi. On altıncı asrın ilk yarısında, Osmanlı kültü­rünün en büyük mü­messili olarak görülmektedir. Ahlâkı güzel, edebi mükem­mel, zekâsı ve aklı kuvvetli, ifâdesi açık ve vecîz olan Kemâlpaşazâde, iki dünyâ fayda­larını bilen ve bildiren, pek nâdir simâlardan biriydi. Cinnîlere de fetvâ ve­rirdi. Bunun için "Müfti-yüs-sekaleyn" (İnsan ve cinlerin müftüsü) adı ile meşhûr oldu. Büyük bir âlim olduğu gibi, güçlü bir târihçi, değerli bir edîb, kuvvetli bir şâirdi. Tasavvufta da ileri derece sâhibiydi. Büyük velîlerin te­vec­cühünü kazanmıştı. Şeyhülislâmlık makâmında bulunduğu sürede, dâhili ve hâ­rici, din ve mezheb düşmanlarına karşı ilmiyle ve yazdığı ki­taplarıyla mücadele etti. İbn-i Kemâl hazretleri Yavuz Sultan Selîm´i ol­duğu gibi Kânûnî Sultan Sü­leymân´ı da Eshâb-ı kirâm düşmanı Safevî- lere karşı mücadeleye teşvik etti. Pâ­dişâhın Şâh Tahmasb´a gön­derdiği mektupları, bizzât kaleme alan o idi.





Logged
05 Temmuz 2008, 01:13:09
Gülüşü Yaralı

Ziyaretçi

« Yanıtla #21 : 05 Temmuz 2008, 01:13:09 »

 

Senûsîlik hareketinin büyük mücâhid lideri olan, İslâm birlik ve kar­deşliği­nin en mükemmel örneğini veren velî Ahmed es-Senûsî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin soyu Peygamber efendimizin to­runu hazret-i Hasan efen­dimize kadar uzanmaktadır. Ceddi Seyyid Muham- med ibni Ali es-Senûsî, Ku­zey Afrika´da İtalyan ve Fransız istilâ hareket- lerine karşı İslâm dünyâsının birlik ve berâberliğini temin maksa­dıyla Senûsîlik tarîkatını kurdu. İlk defâ Derne ci­vârında dağlık bir arâ­zide Zâ- viye-i Beyzâ adını verdiği tekkesini tesîs etti. Mertliği, dînine bağ­lılığı ile kısa zamanda muhitinde geniş ilgi topladı. Her taraf Senûsî tek­keleri ile doldu. Harekete dâhil olanlar öncelikle şahsî ahlâk ve inançları bakı- mından en mükemmel bir seviyeye getirilirdi. Sonra da aynı üs­tün­lüğü etraflarına yaymak üzere faâliyete geçirilirlerdi. Fakat Senûsîlik hare­ketinin hedefi yalnız Kuzey Afrika değil, bütün İslâm dünyâsıydı. Müslü- man milletlerin sosyal, ekonomik ve kültürel seviyelerinde muaz­zam bir inkılâp vü­cuda getirerek İslâm dünyâsını uyandırıp kalkındırmak ve birleştirmek istiyor­lardı.
Logged
05 Temmuz 2008, 01:13:46
Gülüşü Yaralı

Ziyaretçi

« Yanıtla #22 : 05 Temmuz 2008, 01:13:46 »

 

Seyyid Muhammed 1895 yılında ölünce yerine oğlu Muhammed Mehdî es-Senûsî geçti. Hareket onun zamânında alabildiğine genişledi. Bütün sâha kontrol altına alındı. Kısa zamanda Güney ve Batı Afrika´da milyonla zencinin sistemli bir şekilde müslüman olmasını sağladılar. Ara­bistan´a, Malezya´ya ve hattâ Hin­distan´a tarîkatlarının mümessillerini göndererek İslâm dünyâsı çapında bir uya­nış sağlamaya çalışıldı. Senû- sî tarîkatı âdetâ hakîkî bir devlet hâline geldi.

1902´de ise Muhammed el-Mehdî´nin ölümü üzerine yeğeni Ahmed eş-Şerîf es-Senûsî hazretleri daha büyük bir azimle dâvâyı eline aldı.

Ahmed eş-Şerîf, 1873´te Cağbûb´da doğdu. Babası Muhammed eş-Şerîf´tir. Küçük yaştan îtibâren mükemmel bir tahsîl ve terbiye gördü. Din ilimlerinde âlim oldu. Her türlü silâh kullanmakta mahâret sâhibi idi. Or­duların sevk ve idâ­resinde fevkalâde meziyet sâhibiydi.

Tarîkatin başına geçtikten sonra faâliyetleri hızlandırdı. Her tarafa yayılan ihvanlar (kardeşler) örnek ekonomik organizasyonlara girişerek, müşterek zirâî, sınâî ve ticârî teşebbüsler kurdular. Her yerde okullar açarak örnek bir ahlâkın yenilmez îmânlı fertlerini yetiştirdiler. Senûsîlik tarîkatı 1911´de İtalyanların Trablusgarb´ı ele geçirmek için giriştikleri bü­yük askerî harekâta kadar tamâmen bir kültür hareketi olarak sulhçu metodlarla çalıştı. Ancak Trablusgarb´ın tehdîd altına girmesiyle derhâl burayı müdâfaa mevkıinde bulunan Türk kuvvetlerinin yanında yer aldı­lar. Türk askerlerinin gerilemeye mecbûr olmasından sonra da memle­ketlerini dağlık mıntıkaya çekilerek azimle müdâfaa ettiler. Bu mücâde­lelerde sayıca, düşman kuvvetlerinin çok altında bulunmalarına rağmen cihân târihinin en büyük kahramanlık örneklerini verdiler. Ahmed es-Se- nûsî, bu savaş sırasında ilk defâ, yayımladığı beyannâmeleri, el-Hükû- metü´s-Senûsiyeti´l-Celîle adı ile imzâlamaya başladı. Böylece Senûsiye hareketini ilk kez bir devlet olarak îlân etti.







Logged
05 Temmuz 2008, 01:14:33
Gülüşü Yaralı

Ziyaretçi

« Yanıtla #23 : 05 Temmuz 2008, 01:14:33 »

 


Birinci Dünyâ Savaşında İtalya müttefikleriyle harbe girince Senûsîler mec­burî olarak onun karşısında yer aldılar. 1915´te Mısır´ı işgâl eden İn­gilizlere karşı giriştikleri harplerde büyük kayıplar verdiler. Ahmed es-Senûsî, Birinci Dünyâ Savaşının sonlarında Sultan Mehmed Reşâd´ın isteği üzerine İstanbul´a geldi. O, son derece bağlı bulunduğu Osman-oğullarına ve Türk milletine, İslâm dünyâsı üzerindeki nüfûz ve îtibâ- rından istifâde ederek faydalı olmak istiyordu. Fakat bir müddet sonra Mondros mütârekesinin imzâlanmasıyla son müstakil İslâm devleti olan Türkiye´nin de Batı emperyalistlerinin taksimine mâruz kal­dığını elem ve dehşetle gördü.

Logged
05 Temmuz 2008, 01:16:08
Gülüşü Yaralı

Ziyaretçi

« Yanıtla #24 : 05 Temmuz 2008, 01:16:08 »

 



Birinci Dünyâ Savaşında İngilizler, İslâm dünyâsını parçalayıp yut­mak için çok kesif bir câsusluk ve propaganda faâliyetlerine girişmişlerdi. Bu çalışmalar sonucunda Hint müslümanlarının aşırı dostluk ve bağlılık­larına mukâbil Arap dünyâsında bâzı çözülmeler başlamıştı. Birçok Arap liderlerine Osmanlı Devle­tinin yıkılmasıyla kurulacak devletlerden taçlar vâdedilerek ayrılık telkin edil­mekteydi. Sultan Reşâd Han sarsılan İslâm birliğini "hilâfeti hâiz olan Türkler" etrâfında yeniden tesis ve takviye için Şeyh Senûsî hazretlerini huzûruna kabûl etti. Ondan Müslüman Âlemini dolaşarak Hilâfet etrafında bozulan birliği yeni­den kurmasını ricâ etti. Gerçekten de o devirde müslümanların en fazla sözünü dinleyecekleri şahsiyet gâyet haklı bir şöhrete mâlik olan Şeyh Senûsî hazretleri idi. Şeyh hazretleri derhâl muvâfakat ederek Sultana, Türk milletine hizmete ha­zır bulunduğunu bildirdi. Ancak tam İslâm Dünyâsını dolaşmaya çıka­cağı sırada kendisini dâvet eden Sultan Reşâd Han vefât etti. Sultan Vahideddîn´in cülûs merâsiminde bulunmak üzere seyâhat ertelendi.







Logged
05 Temmuz 2008, 01:17:29
Gülüşü Yaralı

Ziyaretçi

« Yanıtla #25 : 05 Temmuz 2008, 01:17:29 »

 


Osmanlı pâdişâhlarının saltanata çıkışlarında cülûs merâsimi denilen bir me­râsim yapılırdı. Bu merâsimde devrin en kıymetli İslâm âlimi tara­fından Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin türbesinde yeni pâdişâha umûmi­yetle hazret-i Ömer´in kılıcı kuşatılırdı. Sultan Vahideddîn´in cülûs merâ­siminde ona bu kılıç Şeyh Ahmed es-Senûsî tarafından kuşatıldı. Şeyh hazretleri pâdişâha kılıcı takarken şöyle duâ etti: "Cenâb-ı Hak´tan zât-ı şâhânelerine ömrü tavil (uzun ömür), ecr-i cemîl (sevap) niyâz ederim, efendimiz."

Ancak bu sırada netîceleri îtibâriyle bir felâket olan Mondros mütâre­kesi imzâlanınca, Pâdişâh, Senûsî hazretlerine maiyetiyle birlikte Bur­sa´da oturma­sını irâde etti. Şeyh Ahmed Senûsî hazretleri daha sonra yine Vahideddîn Hanın isteği üzerine Türk Kurtuluş Savaşında çalışmak üzere Anadolu´ya geçti. Ana­dolu´yu, daha ziyâde doğu ve güney vilâyet­lerimizi bir bir dolaşarak halkı Anka­ra´ya bağlamaya çalıştı. Her gittiği yerde beyazlara sarınmış olarak mahallî kıyâ­fetiyle kürsüye veya min­bere çıkıyor, vâz ve irşâdlarıyla ordumuza gönüllüler kazandırıyordu. Onun her sözü bir nasîhattı. Elinde kılıcı, at üstündeki hali, heybeti, Ana­dolu Türk insanının üzerinde efsânevî tesirler meydana getiriyordu. Onun Kurtuluş Savaşındaki vâz ve nasîhatları, halkı birliğe dâvet edişi yalnız Anadolu´da değil, bütün İslâm dünyâsında derin akisler uyandırdı. Bu maksatla rastladığı gazetecilere Türk milletinin mücâdelesinin meşrûlu­ğunu ve bütün müslümanların kendilerini desteklemelerinin dînen vâcib olduğunu ifâde eden kat´î beyânatlar vermekteydi.






Logged
05 Temmuz 2008, 01:24:46
Gülüşü Yaralı

Ziyaretçi

« Yanıtla #26 : 05 Temmuz 2008, 01:24:46 »

 


Şeyh Ahmed Senûsî hazretleri, Kurtuluş Savaşının sonlarına doğru, bu ha­reketin kurmayları arasında hilâfete ve halîfeye karşı başgösteren soğukluk üze­rine Anadolu´da daha fazla durmayı uygun bulmadı. Büyük bir üzüntü içerisinde Ankara´dan ayrılarak Arap memleketlerine gitmek üzere yola koyuldu. Giderken söylediği şu sözler onun siyâsî bir dâhi ol­duğunu göstermektedir:

"Bugün İslâm milletleri arasında en kuvvetli ve haşmetlisi ve dînî vahdet ve idâre yönünden en ümit vericisi Türk Milleti´dir. Binâenaleyh, bütün İslâmî ha­rekât ve dayanışmanın kuvvet merkezi Türkiye olmalıdır. Kahraman Türk Mil­letini bu yakın alâka ve yardıma, dayanışmaya ve bu çok mühim vazîfeye ehil kılan birçok târihî ve stratejik imtiyazlar vardır. Hilâfeti temsil etmiş olması, bütün İslâm âleminin kalbgâhı olan Hare­meyn ve civârının hâdim ve hâmisi ol­mak şerefine sâhip bulunması ve bütün emânât-ı mukaddeseyi hâlâ uhdesinde mahfûz bulundurması, asırlar boyunca İslâm´ın alemdârlığını yapması ve onu, İlâhî bir lütufla her türlü tehlike ve saldırıdan koruması ve nihâyet hâli hazırdaki tutumun hâlâ ümid verici olması gibi sebepler, bu büyük milleti bugün de İslâmî hareket ve dayanışmanın ve İslâm âlemi için, düşünüp çırpındığımız topyekün bir kurtuluşun yegâne kuvveti, rehberi ve lideri olmaya sevk etmektedir.

Türkiye´nin ve İslâm Âleminin kurtuluşu Allahü teâlânın izniyle, ancak Müslüman Türk Milleti sâyesinde mümkün olabilir ve böyle olacaktır."

Şeyh Ahmed es-Sünûsî hazretleri Türkiye´den ayrıldıktan sonra Şam´a gitti. Yaygın şöhreti ve ziyâretçilerinin çokluğu yüzünden kendi­sinden korkan Fran­sızlar, onu Şam´ı terke zorladılar. Buradan Filistin´e geçti. Orada da İngilizler kendisinden çekinip, endişelendiler. Artan İngiliz baskısı yüzünden Mekke´ye geçti ise de vehhâbî inancında olan İbn-i Suûd´la anlaşamadı. Sonunda Yemen imamlığı ile Suûd krallığı arasında tampon bir devlet olan Asîr´e çekildi. Burada Senûsî şeyhlerinden İdris es-Senûsî´nin torunu olan başka bir İdris es-Senûsî hü­kümdârdı. Ancak Asîr´de lâyık olduğu hüsn-i kabûlü gören Ahmed es-Senûsî, H.1352´de vefâtına kadar burada kaldı.



Logged
05 Temmuz 2008, 01:25:25
Gülüşü Yaralı

Ziyaretçi

« Yanıtla #27 : 05 Temmuz 2008, 01:25:25 »

 Tâbiînin meşhurlarından ve hâdîs âlimlerinden Ahnef bin Kays (rah- metullahi teâlâ aleyh) şöyle anlatır: "Hazret-i Osman zamânında Kâbe-i muazzamayı tavâf ediyordum. Leys kabîlesinden biri elimden tu­tarak;

"Sana bir müjde vereyim mi?" dedi. "Evet" dediğimde; "Hani hatırlar­sın, Resûlullah efendimiz beni İslâma çağırmak için sizin kabîleye gön­dermişti. Onlara İslâmı anlatıp, dâvette bulunuyordum. O zaman, sen; "En güzel, en iyi bir şeye, güzel huylara çağırıyorsun, kötü huylardan uzaklaştırıyorsun. Bunları hiç duymamıştım." demiştin ve müslüman ol­muştun. Kabîlen arasında tutulan ilim, irfan sâhibi, zekî bir kimse oldu­ğun için, tavsiyen üzerine kabîlenizin men­supları da müslümanlığı kabûl etmişlerdi. Bütün bu durumları, Medîne´ye dö­nünce Resûl aleyhisselâma anlattım. Resûlullah senin için; "Allah´ım! Ahnef´i bağışla!" buyurdu. Bu­nun üzerine; "Benim yanımda, âhiretim için Resûlullah´ın bu mübârek duâsından daha ümit verici bir şey yoktur." dedim ve çok sevindim.
Logged
05 Temmuz 2008, 01:26:07
Gülüşü Yaralı

Ziyaretçi

« Yanıtla #28 : 05 Temmuz 2008, 01:26:07 »

 
Ahnef bin Kays, halîfe hazret-i Ömer´i Medîne´de, Basra halkından bâzı kimselerle birlikte ziyâret etti. Halîfe herkesin halini hâtırını sordu. O sırada Ahnef bin Kays, bir köşede abasına sarınmış bir hâlde sessizce duruyordu. Haz­ret-i Ömer;

"Senin bir ihtiyâcın yok mu?" diye sorduğunda, o şöyle cevap verdi:

"Ey Mü´minlerin Emîri! Evet var. Hayır ve bereketin anahtarı Allahü teâlâdır. Diğer şehirlerin halkından olan kardeşlerimiz sulak ve verimli yerlere yerleştiler. Biz ise çorak, rutûbetli, bir tarafı tuzlu deniz, bir tarafı çöle çevrili bir yere mekân tuttuk. Ne ekin, ne hayvanımız var. Yiyecekle­rimizi ve faydala­nacağımız şeyleri çok zor şartlar altında elde ediyoruz. Zayıf bir insan, tatlı su alabilmek için iki fersahlık yol gitmek zorunda. Eğer bizim en basit ihtiyaçları­mızı karşılamaz ve fakirliğimizi gidermez­sen, yok olup giden kavimler gibi ola­cağız." Bunun üzerine hazret-i Ömer, Basra halkının çocuklarına Beyt-ül-mâl­dan, maaş bağladı. Vâli Ebû Mûsâ el-Eş´arî´ye, Basra´ya kanalla su getirtmesi için mektup yazdı.




Logged
Anahtarlar:
Sayfa: 1 [2]   Yukarı git
  Favorilere Ekle  |  Yazdır  

 
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer Konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
""NeY"" Tasavvuf « 1 2 ... 10 11 » VuSLaT 159 12892 Son Mesaj 22 Ekim 2008, 10:05:39
Gönderen: emine_sacide
""GüLLeR ŞeHRi"" Resim & E-Kart « 1 2 ... 10 11 » VuSLaT 150 8046 Son Mesaj 20 Kasım 2008, 20:26:16
Gönderen: Tefekkür
"120" VS "Recep İvedik" Filim & Çizgi Filim simurg 9 2571 Son Mesaj 23 Kasım 2008, 17:49:52
Gönderen: beyceli34
"" Peygamber Duaları "" Peygamberlerin Hayatları « 1 2 » Gülüşü Yaralı 21 3879 Son Mesaj 22 Nisan 2008, 19:15:20
Gönderen: Gülüşü Yaralı
"A"yı istemem, o zaman "b" de gelir Makale ve güzel Yazılar... Gülüşü Yaralı 1 469 Son Mesaj 25 Temmuz 2008, 13:55:26
Gönderen: kelebek hafız
Dokka Umarov: "Mücahid saflarındaki büyük arınma devam ediyor" Çeçenistan ahmadov4181 0 384 Son Mesaj 24 Haziran 2008, 11:15:18
Gönderen: ahmadov4181
""M.N.Ö"" ve ""M.N.S"" Anketler MÜSRASAFA 11 635 Son Mesaj 08 Kasım 2008, 22:13:15
Gönderen: munevver
"Mürşit" ve "Şaki" Tasavvuf tevhit06 2 233 Son Mesaj 17 Ekim 2008, 18:07:25
Gönderen: CeNNeT
Can We Write "SAWS" in Place of "Sallallaahu 'Alayhe wa Sallam"? English elif_ 0 147 Son Mesaj 17 Ekim 2008, 12:45:45
Gönderen: elif_
"ZiLhicce Ayı" ve "On Gece" Haftanın Konusu « 1 2 » elif_ 21 522 Son Mesaj Dün 17:54:20
Gönderen: elif_
Powered by SMF 1.1.7 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf
İhya İfexi İlahi Sözleri