Said Nursî'nin başarısı: Hakikat ve hoşgörü
Prof. Dr. Ian Markham
Bu, hemen hemen bütün büyük dinlerdeki sadece kendi geleneklerinin doğru olduğunu savunan inananlar için bir problem teşkil eden agnostisizm konusunda gerçek bir kapilütasyondur. Risale-i Nur’a döndüğümüz zaman bir alternatif buluyoruz. Said Nursî İslâmın doğruluğunu mütalaa ederken aynı zamanda eserlerinde hoşgörüye de yer vermiştir. Risale-i Nur’u incelediğimizde, “ehl-i kitap” kavramının, mantıksal olarak, Karl Rahner’ın “İsimsiz Hıristiyanlar” mefhumundaki gibi işlediğini görüyoruz. Çözümü, doğruluk ve hoşgörü probleminin dinî karşılığına duyulan ihtiyacı vurgulayarak buluyoruz.
Takdim
Çoğu Batılı için doğruluk ve hoşgörü tamamıyla bağdaşması imkansız olarak görülür. Problem, bir dünya görüşünün “doğru” olduğunun kabul etmenin, diğerlerini “yanlış” olduğunu imâ etmek anlamına geleceğini savunan görüşün altında yatar. Tarih boyunca, güçlü olana karşı olan rağbet, güçlü olanlarla görüş ayrılığı olanların (ve bundan dolayı görüş açıları “yanlış” olanlar) sansürlenmesi ve hatta öldürülmesi gerektiğini savunmuştur. Neticede tartışma, doğru olanın onaylanmasının genelde hoşgörüsüzlükle karşılanmasıyla sonuçlanır.
Bu tebliğde, İngiliz filozof John Hick’in yaklaşımını inceleyerek başlayalım. Hick, dünyadaki bütün büyük dinlerin eşit ve “hakikatin” makûl karşılığı olduğuna inanan çoğulcu hipotezi öne sürüyor. Bu bağlamda, her büyük dinin sadık mensupları için büyük problem teşkil eden, anlayışlı mizacın benimsenebileceğini göstermeye çalışacağım. Öncelikle, çoğulcu hipotezin mantıkî anlamının, her geleneksel dindeki ayrı hakikat kavramlarının yanlış olmasıdır. Burada bir yanlış vardır. Sadece liberaller hoşgörülü olabilir ve hoşgörü, dindeki hakikat ihtimalini inkar etmeye karşın ortaya çıkar.
Yeni bir alternatif arayışı için Bediüzzaman Said Nursî’nin düşüncesine dönüyoruz. Onun Risale-i Nur’unda, dinî çeşitliliğin, İslâmın doğruluğunu ve mucizevîliğini kesin olarak taahhüt ettiğine dair bir yaklaşım görüyoruz. Said Nursî’nin dini çeşitliliğe yaklaşımının üç özelliğine bakalım:
Çoğulcu hipotez
Dinsel farklılıklara alternatif bir bakış öneren John Hick’in[1] yaklaşımıyla başlıyoruz. Onun çözümü “Diğer Dinlerin Hıristiyan Teolojisi tartışması” meselesinde ortaya çıkıyor. Hick, öğrencisi Alan Race’in[2] öne sürdüğü tasniflendirmenin üzerine bina ederek, dinsel çeşitliliğin içe kapalı ve dışa açık karşılıklarının uygunsuz olduğunu iddia ediyor. Bunun yerine, hepimiz “çoğulcu” olmalıyız. Bu tartışma Hıristiyan doktrinindeki Hz. İsa’ya itikat problemi tarafından provoke ediliyor; yani, eğer İsa tek yol ise, Hıristiyan olmayanlar ne olacak? İçe kapalılar, dinsel inançlarına sadık Hıristiyanların, İncil’in kurtuluş için tek yol olduğu iddiasına kendilerini adamış olduğunu öne sürer. Ve bu kilise dışına ulaşabilmek için misyonerliği zorunlu kılmaktadır. Dışa açıklar Hıristiyanlıkta Tanrının muhafaza ediciliğinin sadece bilinçli onaylamaya ihtiyacı olmadığını savunurlar. Bir insanın Hıristiyanlık tarafından kurtarılması başka bir dine mensup olsa da mümkündür (örneğin İslâm). Romalı Katolik teolog Karl Rahner, böyle Müslümanların gerçek isimsiz Hıristiyanlar olduğunu söyler. Hick, içe kapalı durumu tutarsız ve adaletsiz olduğu için reddediyor. Tutarsızdır, çünkü Tanrı bütün insanların kurtuluşunu istiyor (bk. 1 Tim 2:4) ve sadece bir kültürel dinin meşruluğu halinde bu istek gerçekleştirilemez olur. Adaletsizdir, çünkü, insanların büyük çoğunluğu, kendilerinden kaynaklanan bir hata olmaksızın, Hıristiyan olmayan kültürlerde doğmuşlardır. Hick’e göre, merhametli bir Tanrı, insanların çoğunu yanlış kültürün içinde doğdukları için cehenneme mahkum edemez. Dışa açık durumu reddediyor, çünkü kuramsal olarak çok kendinden emin ve aşağılayıcı bir tutumdur. Bilgi kuramında, Hick’in görüşü hiçbir insanın Tanrının doğasından ve dünyayla olan ilişkisinden tamamen emin olamayacağıdır. Dışa açıklar Hıristiyan hareketinin hakikate yakın olduğundan ve diğer bütün dinlerin (en iyi ihtimalle) bu hakikat hakkında kısmi bilgiye sahip olduğundan emindirler; Hick bu özgüveni haklı çıkaracak hiçbir şey göremez. Bu aşağılayıcı ve kibirli bir yaklaşımdır. Çünkü bir insanın kendi tanımını kabul etmez (sözgelişi Müslüman), fakat bunun yerine bu insanı bir isimsiz Hıristiyana çevirir.[3]
Neticede onun çözümü sözde bir çoğulcu hipotezdir. Çoğulcu hipotezin özü ulaşılmış basit bir gerçektir ve dünyanın bütün büyük dinlerinde kısmen açığa çıkar. Bu durumda gerçek neye benzer? Hick’in ilk yazıları bir teistik çoğulculuğu öneriyordu—sevecen ve iyi, bütün büyük inanç geleneklerini alttan destekleyen tek bir tanrı. Fakat sonradan, teistik çoğulculuğun Budizmi karşılamadığını fark etti. Budizm sayısız değişik formlar alır, fakat bütünüyle bir tanrıdan söz etmeyi zorlaştıran için önemli engelleri vardır. Budizmin esas ilkesi olan dört Yüce Hakikat mefhumunun içinde neredeyse Tanrı hiç yer almaz. Bu yüzden, “Dinin Bir Yorumu” adıyla yayınlanan Gifford konferanslarında Hick, hiçbir geleneğin tarif edemeyeceği yahut tamamen bildiğini iddia edemeyeceği “hakikat”i tartışır. Bu yolla, Budizm’deki Nirvana’nın önemi “hakikat”in tecrübe edilmesiyle bağdaştırılabilir.
Bu durumda şu manzarayla karşı karşıyayız: Hakikat, her kültürde farklı şekilde yorumlanan yüceliğin tarafsız anlamıdır. Türkiye’deki Müslümanlar “yüceliği” “

” olarak tanımlarken, Hindistan’da yaşayanlar Krishna olarak, Kuzey Amerika’da yaşayan Hıristiyanlar ise İsa olarak adlandırırlar. Kant’ın felsefesindeki nominal (varlığından emin olunmayan yalnızca akılla idrak edilen) ve fenomenal (gözlemlenerek aklî olarak anlaşılan) kavramlar arasındaki farkın doğruluğunu kabul etmektedir. Nominal, kutsallığı “bizzat kendi içinde” görme bilincidir. Fenomenal ise kutsalı, “akılla idrak edilen” bir kavram olarak kabul eder. Nominal ulaşılamazdır. Bütün bildiğimiz, her kültürün kendi dili ve kendi kavramları içinde tarafsız bir hakikat yorumu yaptığıdır. Herhangi bir kültürün daha az doğru olduğunu iddia edemeyiz. Çünkü hiçbirimiz kendi kültürümüzü yüceleştiremeyiz ve Hakikatin gerçekte neye benzediğini bulamayız.
Hick’in dinsel çeşitlilik konusunda hoşgörülü onayı bazıları tarafından takdir edilse de, mantığının vardığı sonuç büyük dinlerin, sadık mensuplarını rahatsız edecektir. Bu sonuç, “hakikat”in varlığı hakkında bütün bildiğimizin, agnostik olma zorunluluğumuzdan ayrı olduğunu belirtmektedir. Hick’e göre çoğulcu hipotezle ters düşen bütün farklı doktrinler reddedilmelidir. Yani, Hick’e göre, Müslümanlar Kur’an’ın

’tan gelen en son ve kesin bildiri olduğuna inanırken ve Hıristiyanlar İsa’nın Tanrının vücut bulmuş hali olmasını kabul ederken, her ikisi de yanılmaktadırlar. Bu doktrinler, geleneksel olarak anlaşıldığı şekliyle çoğulcu hipotezle bağdaşmaz. Çünkü, bu anlayışa göre eğer Kur’an doğruysa, Kur’an’ın dünya görüşü diğerlerinden daha doğrudur ve kısmen, çok tanrılı dine inananlar ve Teslis inancını kabul eden Hıristiyanlar yanılmaktadırlar.
Eğer Hick’in çözümünü gerçek ve hoşgörü olarak kabul edersek, bu, hepimiz inanç geleneklerimizin liberal taraftarları haline gelmemiz anlamına gelir. Bütün geleneklerdeki farklı hakikatler kökten yeniden yorumlanmalıdır. Neticede Tanrının vücut bulmuşu olan İsa sadece pek çok değişik peygamberden biridir; ve Kur’an, Tanrıdan gelen son ve kesin kitap olmak yerine, sadece, çoğunu hemen hemen hiç bilmediğimiz yüce varlığın hakikatine tanıklık eden pek çok kutsal kitaptan biridir.
Alternatif arayışı
İşte bu noktada Bediüzzaman Said Nursî’nin eserlerine dönüyoruz. Bediüzzaman (asrın harikası anlamına gelir) Said Nursî’nin hayatı (1873-1960) halifelik ve Osmanlı İmparatorluğunun çözülme yıllarına, Birinci Dünya Savaşı’nın trajedisine, 1923’te koyu laikliğe olan bağlılığın ilk etkileriyle Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasına kadar birçok tarihî değişime tanık olmuştur. Onun başlıca muhatabı (hem laik, hem de Hıristiyan olarak gördüğü) Batı ve İslâmın birçok değişik formlarıydı. Yahudilik, özellikle Said Nursî’nin düşünce yapısından dolayı eserlerinde sadece belirli yerlerde geçer. Risale-i Nur’un başarısının, İslâma hem hakikati benimseyecek bir yaklaşım getirmek, hem de, dinsel çeşitliliği hoş görmeyi sağlamak olduğunu gösterebilirim. Bu Said Nursî’nin müteakiben döneceğimiz düşüncesidir.
Hakikat ve hoşgörü açısından Said Nursî
Nursî’nin fikirlerindeki üç özelliği incelemek istiyorum. Bunlar:
Birincisi, Said Nursî kendisini İslâmın doğruluğuna ve başkalarına bu doğruyu anlatmaya adamıştır.
İkincisi, Said Nursî kendi geleneğinde diğer inanç gelenekleriyle birlikte uyumlu olmanın önemini gösteren birçok delil bulmaktadır.
Üçüncüsü, Nursî, Müslümanların gayr-ı Müslimlere karşı şiddete başvurmalarının İslâmdaki özgüven eksikliğini gösterdiğine inanır. İmanı güçlü, özgüvenli Müslümanlar şiddete başvurmaya ihtiyaç duymazlar.
Birinci özelliğe dönersek, Nursî için İslâm sadece kültürel bir seçim değildir. Onun yerine İslâm

’ın varlığının ve

’ın insanlardan istediklerinin son, kesin ve en nazik tarifidir. Bundan dolayı, Nursî Hz. Muhammed’in öneminden şöyle bahseder:
“Rahmânü’r-Rahîmden, Arş-ı Âzamdan gelen Furkan-ı Hakîmin kendisine indiği Efendimiz Muhammed’e, ümmetinin hasenatı adedince milyonlar salât ve milyonlar selâm olsun. Risaleti Tevrat, İncil ve Zebur’da müjdelenen; nübüvveti irhâsâtla, cinlerin hâtifleriyle, insanlık âleminin evliyalarıyla, beşerin kâhinleriyle müjdelenen; bir işaretiyle ay parçalanan Efendimiz Muhammed’e, ümmetinin hasenâtı adedince milyonlar salât ve selâm olsun.”[4]
Bu dine bağlılığın temelinde, Hz. Muhammed’in ahlâkı ve onun Tevrat ve İncil’le olan ilişkisi hakkında kesin hakikatler bulunduğunu belirtmek gerekir. On Dördüncü Reşha’da Said Nursî dikkatini Hz. Muhammed’den Kur’an’a çevirir:
“İşte, Rabbimizi bize tarif eden Kur’ân-ı Hakîm: şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi; şu sahâif-i arz ve semâda müstetir künûz-u esmâ-i İlâhiyenin keşşafı; şu sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakaikın miftâhı; şu âlem-i şehadet perdesi arkasındaki âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı Rahmâniye ve hitâbât-ı ezeliyenin hazinesi; şu âlem-i mâneviye-i İslâmiyenin güneşi, temeli, hendesesi; âlem-i uhreviyenin haritası; Zât ve sıfât ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, burhan-ı nâtıkı, tercüman-ı sâtıı; şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi, hikmet-i hakikîsi, mürşid ve hâdîsi; hem bir kitab-ı hikmet ve şeriat; hem bir kitab-ı dua ve ubudiyet; hem bir kitab-ı emir ve davet; hem bir kitab-ı zikir ve marifet gibi, bütün hâcât-ı mâneviyesine karşı birer kitap ve bütün muhtelif ehl-i mesâlik ve meşârib olan evliya ve sıddıkînin, asfiya ve muhakkikînin herbirinin meşreplerine lâyık birer risale ibraz eden bir kütüphane-i mukaddesedir.”[5]
Said Nursî, İslâmın doğruluğu konusunda son derece mantıkî delillerin olduğuna inanır. Kur’an’ı okuyan hiç kimsenin metnin özündeki ilahiliği kabul etmekten kaçamayacağı fikri Said Nursî’nin eserlerinin bir çok yerinde yer almaktadır. Hakikaten de, Kur’an’ın okuyucu üzerindeki etkisi o kadar büyüktür ki, Nursî onun İlahî kaynağını savunurken bir “reductio ad absurdum (yanlış olanın çürütülerek hakikatin ortaya çıkarılması)” yöntemi kullanır. Halkın Kur’an’ın diğer bütün kitaplardan farklı olduğunu tam açıklayamasa da kabul ettiğini şöyle açıklıyor:
“Öyleyse, ya Kur’ân umumun altındadır veya umumun fevkinde bir derecesi vardır. Umumun altındaki şık ise, muhal olmakla beraber, hiçbir düşman, hattâ Şeytan dahi diyemez ve kabul etmez. Öyleyse, Kur’ân umum kitapların fevkindedir; öyleyse mucizedir. Öyleyse, bizzarure ve bilâşüphe, Kur’ân Hâlık-ı Kâinatın kelâmıdır. Çünkü ortası yoktur ve muhaldir ve olamaz.”[6]
Said Nursî, John Hick’in aksine kendi geleneğine olan güçlü bağlılığıyla yola çıkar. Nursî, İslâmın hakikat olduğuna inanır. İslâm, sadece onun için değil bütün dünya için bir hakikattir. Nursî’nin kapsamlı eserlerinde,

hakkında birçok hakikatin olduğunu ve Kur’an’ın bu doğrulardan biri olduğuna dair bir açıklamaya rastlamayız. Risale-i Nur’da hiçbir postmodern kültürel izafiyet yok. Nur Talebelerini yetiştirmenin önemi anlatırken bunu apaçık yapıyor. Diyor ki:
“Kur’an ehl-i kitaptan iman edenleri tahsisle şereflerini ilân; ve imana gelmeyenleri imana şu âyetle teşvik ediyor: ‘Onlar sana indirilen Kur’ân’a da, senden önceki peygamberlere indirilen kitaplara da inanırlar. Onlar, âhirete de kesin olarak iman etmiş kimselerdir.’ (Bakara, 4) Bu âyet, şunu anlatmak ister: ‘Ey ehl-i kitap! İslâmiyeti kabul etmekte size bir meşakkat yoktur; size ağır gelmesin. Zira, size bütün bütün dininizi terk etmenizi emretmiyor. Ancak, itikadatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz diye teklifte bulunuyor. Zira Kur’ân, bütün kütüb-ü sâlifenin güzelliklerini ve eski şeriatlerinin kavaid-i esasiyelerini cem etmiş olduğundan usulde muaddil ve mükemmildir. Yani, tâdil ve tekmil edicidir.”[7]
Said Nursî’nin İslâmın tüm dünyadaki tek hakikat olduğunu savunmasıyla ilgili olarak, bu paragrafta iki yorum daha görebiliriz. Bunlar: Müslüman olmayanları İslâma dönmeleri için davet etmek ve bir anlamda Kur’an’ın Hıristiyanlık ve Yahudiliği tamamladığı inancıdır. Bu “ifa teolojisi”, Karl Rahner’ın Hıristiyanlık ve Hıristiyanlık dışı inançlar arasında kurduğu bağlantıda da bulunabilir.
Şimdi, bu “gelenek temelli” başlangıç noktası (Alasdair MacIntyre’ın eserinden alınmış bir ifade) John Hick’in liberal yaklaşımı için büyük bir avantajdır. Bu avantaj şudur: Dünyadaki Müslümanların büyük çoğunluğu aynı noktadan yola çıkmaktadır. Çeşitlilik, diyalog ve hoşgörü konusundaki birlik kısmî inançsızlıktan kaynaklamaz, fakat inanç geleneğinin özellikleri üzerine temellendirilmeye ihtiyacı vardır. Her gelenekte, hoşgörüyü sağlamak için “dinsel inançlarına sadık” inanırlara ihtiyaç vardır. Zaten Hick’in yaklaşımı sadece liberal olanları ve kendi geleneklerinde kısmen tarafsız olanları cezp etmektedir. Said Nursî’nin yaklaşım tarzı çok daha ümit vericidir.
Şimdi, Said Nursî’nin hakikat ve hoşgörü konularındaki ikinci özelliğine dönüyoruz. Bu yorumda, açık bir şekilde kaynağını gelenekten alan, gayr-ı Müslimlerle uyumlu olmayı teşvik etmek hakkında birçok gerekçe gösterir. Sadece bu özellikte verilen, kendi doğrultusunda sağlam bir tez olabilir ve ben az sayıda örnekle tatmin olabilirim. Said Nursî’nin bu özellik hakkındaki başlıca misalinde, muhabbetin önemini vurgular. Hutbe-i Şamiye’deki şu paragraf bu yaklaşımı çok güzel anlatır:
“Bütün hayatımda, hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeden kat’î bildiğim ve tahkikatların bana verdiği netice şudur ki: Muhabbete en lâyık şey muhabbettir; ve husumete en lâyık sıfat husumettir. Yani, hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi temin eden ve saadete sevk eden muhabbet ve sevmek sıfatı, en ziyade sevilmeye ve muhabbete lâyıktır. Ve hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi zîrüzeber eden düşmanlık ve adâvet, her şeyden ziyade nefrete ve adâvete ve ondan çekilmeye müstahak ve çirkin ve muzır bir sıfattır.”[8]
Şimdi Said Nursî için bu çok temel olan muhabbet ihtiyacı, diğerleriyle uyumlu ve barış içinde yaşamayı gerektirir.
Bu konunun güzel bir misali Thomas Michel tarafından da kaydedilmiştir.[9] Doğu Anadoludaki Kürtler, Yunanların ve Ermeniler serbest kalmalarından dolayı endişelendikleri zaman, Said Nursî son derece kararlı bir şekilde “gayr-ı Müslimlerin özgürlüğünün bizim özgürlüğümüzün bir parçası” olduğunu savunmuştur.[10] Ayrıca Hıristiyanların bağımsızlığının meşru olmasının onaylanmasından korkmanın cehalet, sefalet ve husumet temelli olduğunu belirtir. Michel’in de belirttiği gibi: “Said Nursî’nin mesajı neredeyse 80 yıl önce söylenmiş olmasına rağmen günümüz için de geçerlidir. Bugün Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasındaki çatışmaların ve gerginliklerin temelinde yatan sebep, sadece başkalarının kötü niyeti değil aynı zamanda bizim de egemen olma, intikam ve hükmetme gibi bencil isteklerimizdir.”[11] Nursî’nin nazarında, Müslümanların Hıristiyanların özgürlüğüne saygı göstermeleri Kur’anî bir yükümlülüktür.