İslam Forumu - İslami Forum
Kullanıcı Adı Sürekli Bağlı Kal
Şifre:
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Favorilere Ekle  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Papaya rağmen diyalog  (Okunma Sayısı 354 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
08 Şubat 2008, 14:19:05
Gülüşü Yaralı

Ziyaretçi

« : 08 Şubat 2008, 14:19:05 »








Papaya rağmen diyalog



Papanın yaydığı zehirli gaz, gazlı içecekleri gölgede bıraktığı için o konuya ara verip bununla ilgilenmek gerekti.

Gayr-i Müslimlerle ilişki konusunda teorik olarak üç seçenek var: 1. Çatışma, 2. İlgisizlik, 3. Diyalog.

Dinimiz çatışmayı, şiddete başvurmayı, savaşmayı mutlak (kayıtsız şartsız) olarak değil, şartlı olarak caiz görüyor; şart da, karşı tarafın bizimle din veya toprak yüzünden savaşa girmesidir; yani Müslümanları dinlerinden döndürmek veya topralarını ellerinden almak için savaş açmalarıdır (Mümtehine suresi: 8-9). Bu takdirde Müslümanların kendilerini korumaları zorunludur, farzdır. Böyle bir durum yoksa Müslümanlar, gayr-i Müslimlerle barış içinde yaşarlar. Gayr-i Müslimler yönünden açık ve kesin bir tehlike varsa bu tehlikeyi ortadan kaldırmak için gerekli tedbiri almak da tabiidir. Ortada meşru ve zaruri bir durum/sebep olmadıkça çatışma, şiddet, savaş İslam'ın tercihi değildir. Hristiyanlık tarihi, Hristiyan veya aynı mezhepten olmayanları dinlerinden ve mezheplerinden döndürmek için yapılan baskılar, savaşlar ve katliamlarla doludur, ama İslam tarihinde "Ya Müslüman ol, ya da boynunu kılıca uzat" şeklinde bir dayatmanın tek örneği bulunamaz. Cihad ve fetihler din (zorla dine sokma) savaşı değildir.

Hz. Peygamber devrinde bile çeşitli gayr-i Müslimlerle birçok ilişki kurulmuş, kimileriyle savaş, kimileriyle barış, kimileriyle antlaşma yapılmıştır. Bugün ise dünya küçülmüş, milli sınırlar şeffaflaşmış, uluslar ekonomik, ticari, siyasi, kültürel... bakımlardan adeta iç içe girmişlerdir. Böyle bir zeminde gayr-i Müslimlere karşı ilgisiz kalmak mümkün değildir.

Geriye üçüncü yol kalıyor ki, bu da farklı gruplar arasında diyalogdur. Diyalogun amacı, "dinler ve kültürler arası çatışmanın kaçınılmaz olduğu" tezine karşı, "farklı grupların bir ülkede ve bir dünyada hürriyet ve adalet içinde beraber yaşamalarının mümkün olduğu"nu ispat etmektir, bunu yaşayarak göstermektir. Diyalog ne tavizdir, ne de başkalarını hoşnut kılmak için değişmezleri değiştirmektir; diyalog karşılıklı olarak, tam da yukarıda yerini gösterdiğimiz âyette Kur'an'ın dediği gibi "gayr-i müslimlerle iyilik ve adalet çerçevesinde ilişki kurmak"tır.

Papanın Almanya'da yaptığı açıklama işte bu diyalogu kurşunlamaya yöneliktir veya maksat bu değil ise de konuşma aynı sonucu doğurmaktadır. Ölen papa diyalog yanlısı idi, bu papanın diyaloga soğuk baktığı biliniyordu, konuşmasında işte bu soğuk bakış yankılanmaktadır.

Peki papanın amacı Müslümanlar ve ötekilerin lehinde midir, aleyhinde midir? Yani diyalog yerine çatışma, dışlama, nefret konduğunda bu tutum dünyamızı daha iyi bir noktaya mı götürecektir? Elbette ki hayır. Ama ne yazık ki, unvanı ve yeri itibariyle koskoca papanın gözünü din taassubu bürümüş, basireti yok olmuş, insanlığı şiddete sürüklüyor. Bu oyuna gelmeli, "al sana şiddet" diyerek onun ekmeğine yağ mı sürmeliyiz, yoksa basiretli hareket ederek, gerçekleri uygun yollarla anlatarak papanın oyununu bozmalı mıyız? Bana göre ikincisi.




Hayrettin Karaman
Logged
08 Şubat 2008, 14:21:46
Gülüşü Yaralı

Ziyaretçi

« Yanıtla #1 : 08 Şubat 2008, 14:21:46 »



İslam ve akıl

Şimdi gelelim papanın söylediklerinin gerçek ile ilgisine.


Papa'nın Almanya'da yaptığı konuşma üzerine hayli konuşuldu, yazıldı, tartışma yapıldı, ama yine de bazı şeyler yazmam gerekiyor.

Bazı köşe yazarları Papa'yı savunma sadedine "Konuşanların çoğu Papa'nın konuşma metnini okumamışlardır, adamın kendi bir şey söylemiyor, yalnızca bir alıntı yapıyor.." kabilinden sözler söylediler.

Bir kimseye "Senin annen fahişe" demekler, "Filan şahıs senin annenin fahişe olduğunu söylüyor" demek birbirnden farklı olmakla beraber o annenin oğluna olan etkisi bakımından eşit derecede tahrik edici, üzücü ve yaralayıcıdır. Bir de bunu nakleden kişi olmayacak bir yerde ve zamanda nakletmişse, sözü naklettikten sonra aklayıcı veya kendisinin katılmadığını ifade yahut ima eden bir şey söylememişse buna "masum bir nakil" olarak bakmak mümkün olmaz.

Metni tercümesinden okudum, Papa yapılan konuşmanın (diyalogun) tamamını değil bir kısmını naklediyor ve niçin bu kısmı naklettiğini de şöyle açıklıyor: "Zira bu beni çok etkiledi ve de bunu konuya ilişkin düşüncelerim için bir kalkış noktası olarak kullanacağım."

Papa'nın, 14. asrın sonlarında Bizans imparatoru ile bir Farsî müslüman arasında yapılan konuşmadan naklettiği sözler arasında bugün müslümanları rencide eden iki husus var: 1. İslam-akıl ilişkisinde aklın etkisiz olması. Onun ifadesi şöyle: "Ama Müslümanlık öğretisinde ise Tanrı mutlak anlamda aşkındır. Onun iradesi bizim kategorilerimizden tümüyle bağımsızdır. Buna akıllılık, makuliyet de dahildir." 2. İslam'ın kılıç zoruyla dini yayma dışında bir yenilik getirmediği iddiası. Bunu da şöyle ifade ediyor: "Hadi bana Muhammed'in yeni olarak ne getirdiğini göster! Bu konuda, kendisinin vaaz ettiği dini kılıç ile yayma emri türünden kötü ve insanlık dışı şeylerden başka bir şey bulamazsın... Tanrı kandan hoşlanmaz. Akla göre davranmamak, Tanrının doğasına zıttır. Din, bedenin değil, ruhun ürünüdür. Dolayısıyla birini dine çekmek isteyen kişinin, şiddet veya tehdide değil, iyi konuşmaya ve doğru bir şekilde akıl yürütmeye ihtiyacı vardır. Makul bir insanı ikna edebilmek için, ne kola ihtiyaç vardır, ne vurabilecek bir şeye, ne de bir insanı ölümle tehdit etmeye yarayacak başka bir araca!"

Bu yazıda İslam-akıl ilişkisini özetleyelim. Gelecek yazıda da İslam cihadının mana, amaç ve şeklini açıklamaya çalışalım.

Müslümanların bilgiye ulaşma yolu ve davranış kuralları arasında aklın vazgeçilemez bir yeri vardır. İslam'da aklı olmayanlar (akıl hastaları) yükümlü değildir. Müslümanlar "Babaları, dedeleri böyle inandı, böyle söylediler veya Allah böyle söylüyor diye değil, kendi düşünceleri, akıl yürütmeleri sonunda iman ederler. Peygamber dine inanmaya çağırdığında yalnızca bu çağrı ve bunun vahye dayanması imana götürmez, tebliğ edilen dinin ve onu tebliğ edenin "doğruluğu, tutarlığı, uygunluğu..." konularında muhatabın düşünmesi (aklına ve kesin bilgilerine başvurması) gerekir. İslam inanç öğretisinde (akaid kitaplarında) insanı doğru bilgiye ve imana götüren üç kaynaktan (esbâb-ı ilim) söz edilir; bunlar "havâss-i selîme, haber-i sadık ve akıl"dır. Birincisi duyu organlarının verileri olduğuna göre bunu da "akıl ve bilim" içine sokabiliriz.

"Beşer aklı ile Allah'ı sınırlama, tanımlama, onun irade ve fiillerini beşer aklına göre değerlendirme" başkadır, Allah'ın vazettiği, peygamberin de tebliğ ettiği dinin (bunun içinde cihad ve dine davet de vardır) iman ve amel alanlarının beşer aklına uygun olması başkadır. İslam düşünce tarihinde birinci husus tartışılmış olabilir, ama ikinci hususta bir tartışma yoktur; yani müslümanlara göre dinin iman ve amel alanındaki buyrukları akla, fıtrtata, insanın yaratılış amacına, insanın kemale doğru yol almasına uygundur. Bu uygunluğu akıl ve bilim de -güçleri ve sınırları içinde- onaylar. Bazı hanbelî ve zâhirî alimlere karşı müslümanların kahir ekseriyetinin tabi olduğu mezhepler ve alimlere (kelamcılara) göre beşer aklına (aklın kesin hükümlerine) aykırı gözüken naslar, akla uygun olarak yorumlanır, akla uygun manalarla açıklanır (tevil edilir).



Logged
08 Şubat 2008, 14:23:00
Gülüşü Yaralı

Ziyaretçi

« Yanıtla #2 : 08 Şubat 2008, 14:23:00 »



Dine zorlamak



İnsanları kılıç vb. zoruyla inanmaya zorlamayı yasaklayan âyetin meali şöyledir: "Dinde zorlama yoktur. Doğru eğriden açıkça ayrılmıştır. Artık kim sahte tanrıları reddeder de Allah'a inanırsa kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah her şeyi işitir ve bilir." (Bakara: 2/256)

Papanın naklettiği metinde bu (dinde zorlama olmadığına dair) âyetin, Müslümanların zayıf olduğu ilk dönemde geldiği, daha sonra ise dine zorlamak için savaş emrinin verildiği iddia ediliyor. Halbuki içinde bu âyetin de yer aldığı Bakara suresi Medine döneminde gelmiştir. Bu âyetin ilk yıllarda gelmiş olması ihtimali yoktur. Cizye kabulü söz konusu olmaksızın savaş emri getiren âyetler ve bu mânada olmak üzere "Lâ ilâhe illallah deyinceye kadar insanlarla savaşma emrini aldım..." (Buhârî, "Îmân", 17; Müslim, "Îmân", 32) diyen hadisler bu âyetten önce idi. O zaman Arabistan'da şirk hâkim bulunuyordu. Araplar dedeleri İbrâhim'in tevhid dininden sapmışlardı. Allah Teâlâ bu bölgenin şirkten, Kâbe'nin de putlardan temizlenmesini, diğer kavimler ve topluluklar için örnek bir tevhid ümmeti ve merkezinin oluşmasını istiyordu ve bunun gereğini emretti. Arap yarımadası şirkten temizlenip İslâm yerleşince artık evrensel düzenin gerçekleşmesi lâzımdı. Evrensel düzen "bütün halkı Müslüman olan bir dünya değil, hakların ve hürriyetlerin bekçiliğini Müslümanların yaptığı bir dünya" idi. Bunun için de diğer din ve vatan sahiplerinin yalnızca Müslümanların hâkimiyetini kabul etmeleri yeterli idi. İşte bu âyet o düzeni getirdi.

Dinde zorlamanın yasaklanması "hakkın bâtıldan açıkça ayrılması" gerçeğine bağlanmıştır. Bu gerçek değişemeyeceğine, Kur'an ortada bulundukça yeniden hak ile bâtıl birbirine karışır hale gelemeyeceğine göre buna dayalı bulunan hükmün değişmesi de (neshi) söz konusu olamaz. Resûlullah ehl-i kitap olmayan kâfirlerden de cizye almıştır. Kâfirler barış isterlerse bunun kabul edilmesi emrolunmuştur (Enfâl 8/61). Kâfirlerle savaş emri "fitnenin ortadan kalkması ve dinin Allah için olması" (Enfâl 8/39), Müslümanları dinlerinden ve yurtlarından çıkarmak için kâfirler tarafından savaş açılması (Mümtehine: 60/ 8-9) gerekçelerine bağlanmıştır. Fitne zulümdür, düzensizliktir, anarşidir. "Dinin Allah için olması", bütün insanların İslâm'a girmeleri şeklinde anlaşılamaz; çünkü en azından ehl-i kitabın cizye vererek de olsa gayri müslim olarak yaşamalarına izin verildiğinde ittifak vardır. Bütün bu naslar, gerçekler ve uygulamalar bir araya getirildiğinde ortaya çıkacak sonuç ve nihaî hüküm şu olmaktadır: İnsanların zorla din değiştirmeleri hem imkânsız hem de hükümsüzdür, bu sebeple de yasaklanmıştır. Savaş insanları zorla İslâm'a sokmak için değil, din yüzünden baskının ortadan kalkması, din ve vicdan hürriyetinin hayata geçirilmesi, güçlü olanların hukuku çiğnemelerinin engellenmesi içindir. Müslüman olmayanlar bu hak, hukuk ve hürriyet düzenine uydukları müddetçe kendi inançlarında kalma ve onu yaşama hakkına sahiptirler.

Dinde zorlamayı yasaklayan birçok âyetten birinin daha mealini ve kısa açıklamasını verelim:

"Artık sen öğüt ver, çünkü sen ancak bir uyarıcısın. / Onlara egemen bir zorba değilsin." (Gaşiye: 88/21-22)

Allah Teâlâ resulüne, hiçbir baskı ve zorlamaya meydan vermeden insanları uyarmasını ve gerçekleri onlara tebliğ etmesini emretmektedir. Çünkü iman ve ibadet ancak kişinin ikna olmasına, gönülden isteyip benimsemesine bağlıdır. Zor karşısında kalan kimsenin "inandım" demesi ve ibadet etmesi sadece bir aldatma ve durumu kurtarmadır. Bu yüzdendir ki muhtelif âyetlerde Peygamber'in görevinin insanları mutlaka hidayete erdirmek değil, sadece Allah'ın gönderdiği vahyi tebliğ etmek olduğu bildirilmiştir (meselâ bk. Âl-i İmrân 3/20; Nahl 16/82; Kasas 28/56; Şûrâ 42/48). Bazı müfessirler bu âyetin neshedildiğini yani hükmünün kaldırıldığını söylemişlerse de bu görüş/yorum isabetli değildir; çünkü meşrû savunma ve hakların korunması için savaş emri geldikten sonra da Hz. Peygamber inanmayanları imana zorlamamış, yalnızca topluma zarar verenleri sürgüne göndermiş, diğer gayr-i müslimlerle hukuk çerçevesinde aynı ülkede yaşamış ve yaşanmasını istemiştir. Tarih boyunca uygulama da buna göre olmuş, Müslüman olmayan teb'a dinini, kültürünü, değerlerini koruyarak İslam ülkelerinde yaşamıştır.




Logged
Anahtarlar:
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Favorilere Ekle  |  Yazdır  

 
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer Konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
Mekke'de diyalog merkezi kuruluyor! Serbest Bölüm Gülüşü Yaralı 0 245 Son Mesaj 06 Temmuz 2008, 19:14:06
Gönderen: Gülüşü Yaralı
Powered by SMF 1.1.7 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf
İhya İfexi İlahi Sözleri