|
|
 |
« : 27 Kasım 2007, 13:17:32 » |
|


"- Ey Müslümanlar! İdare- nizde bulunduğumdan beri kimin sırtına vurmuşsam, işte sırtım, gelsin vursun. - Kimin namusuna sövmüş- sem, işte şerefim gelsin sövsün. - Kimin malını almışsam, işte malım, gelsin alsın."
BUNDAN ondört asır evvel İslâm'ın doğmasını zaruri kılan sebep ve şartları tetkik ederken, o gün- kü dünyanın iki büyük devletindeki idarî ve adlî du- rum dikkatimizi çekiyor.
Bunlardan biri, ateşe tapan İran Şehinşahlığı; di- ğeri, koyu Hristiyanlığı temsil eden Roma İmpara- torluğu...
Bir gün İran hükümdarı, yeni koyduğu vergileri anlatmak için halkı topladığı bir meydanda konuşur- ken, fakirin birinin şöyle bir feryadına muhatap olu- yor.
"- Efendimiz, suyu kurumuş kuyulardan, meyva vermeyen ağaçlardan, ekin bitmeyen tarlalardan da vergi alacağım diyorsunuz; benim gibi hep kuraklık arazide yaşayan bir fakir bu ağır yükün altından na- sıl kalkabilir?."
Halkın içinde şahsına hakaret edildiğini, adâleti- nin küçümsendiğini ileri süren İran hükümdarı, zaval- lı fakiri kalabalığın gözleri önünde ateşe attırarak yaktırmaktan asla vicdan azabı duymuyor, ne kadar haklı ve mâsum olursa olsun dilek ve rica sahibinin canına kıymakta tereddüt göstermiyordu.
İslâm'ın doğduğu günlerde ateşperest İran'da adâ,- let, devlet ile halk arasındaki münasebet bu fecaatte idi.
Ne halk hükümdardan adâlet isteyebiliyor ve ne de idâreci sınıf, milletin yalvarıp inlemesine bir de- ğer vermek ihtiyacını duyuyordu.
O günkü koyu Hıristiyan Şarkî (Doğu) Roma İmparator- luğunun bir merkezi olan İstanbul'da da, durum aynı fecaatte idi. İmparator, SÜLEYMAN Aleyhisselâm'ı geçmek iddiası ile inşâsına başlattığı Ayasofya kilise- sinde, ülkesinin bütün halkını kamçı zoru ile çalıştır- mak istiyor; bu cebri (zorunlu) mesâiye iştirak etmek istemeyenler, Sultan Ahmed meydanındaki hipodromda ya- ğız atların kuyruklarına bağlanarak paramparça et- tiriliyordu. Bu vahşetleri derin bir çâresizlik içinde seyreden diğer işçiler, zarurî bir tevekkülle gece gün- düz kralın angaryasında bedava çalışmaya devam zo- runda kalıyorlardı.
O günkü dünyanın medeni hâli umumiyetle aşa- ğı yukarı böyleydi.
İslâm'ın getirdiği devlet ve hükûmet anlayışı- na, halkın hükûmete, hükümetin halka karşı takındı- ğı tavra bir göz atacak olursak durumun diğer devlet- lerle mukayese edilmeyecek kadar farklı olduğunu müşahede ederiz.
Bir gün İslamın yüce peygamberi ve en dirayetli devlet idârecisi, Müslümanları mescidine toplayarak hesap verdiği bir hutbesinde -diğer milletlere rağ- men- bakınız ne diyor.
"- Ey Müslümanlar, idârenizde bulunduğumdan beri kimin sırtına vurmuşsam, işte sırtım, gelsin vur- sun. - Kimin namusuna sövmüşsem, işte şerefim, gel- sin sövsün. - Kimin malını almışsam, işte malım, gelsin al- sın. - Sakın içinizden biriniz demesin ki, hakkımı alacaktım ama, Resülüllah'm darılacağından kork- tum, çünkü benim inancımda ve yaradılışımda hakkı- nı isteyene darılmak yoktur."
Bundan soma 'ın Resûlü şöyle devam ediyor: "- Şunu iyi biliniz ki, benim en çok sevdiğim kimse, benden hakkını alan, yahut da helâl eden kim- sedir. Ancak bu suretle Rabbimin huzuruna - üze- rimde başkasının hakkı olmadan - tertemiz çıkabi- lirim."
Bu sırada dinleyenlerden biri ayağa kalkarak: - Yâ Resûlallahl Benim zâtınızdan üç dirhem alacağım var. diyor ve bu isteğinden dolayı yanında- kiler onu asla ayıplamadıkları gibi, kendisi de hiç- bir korku ve endişe hissetmiyor. Halbuki diğer mil- letlerde bu hareketin cezası en azından ya diri diri ate- şe atılmak, yahut da vahşi atların kuyruklarına bağ- lanarak dere tepe sürüklettirilip paramparça ettiril- mek iken, 'ın Resûlü, bakınız ne diyor: " - Biz kimseyi yalancılıkla itham etmeyiz, söyle- diğin doğru mu, eğri mi, diye yemin de teklif etmeyiz. Fakat şu anda hatırlayamadığım bu borcum nereden kaldı, bunu hatırlatır mısın?" - Adam cevap veriyor: "- Hani size bir fakir gelerek para istemişti de, sizde bulunmadığından emriniz üzerine ben vermiş- tim."
Bu izahtan soma Resülüllah'ın cevabı şu oldu: "- Amcamın oğlu Fazlı, borcumu hemen ver! İşte İslâm, işte onlar ve işte nihayet biz!..
|