İslam Forumu - İslami Forum
Kullanıcı Adı Sürekli Bağlı Kal
Şifre:
Sayfa: [1] 2   Aşağı git
  Favorilere Ekle  |  Yazdır  
Gönderen Konu: “AKLIM, SAVAŞ MEYDANI GİBİ”  (Okunma Sayısı 1335 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
07 Aralık 2007, 19:46:23
Gülüşü Yaralı

Ziyaretçi

« : 07 Aralık 2007, 19:46:23 »






             


NAMAZ KILIYORLARDI. Yanındaki genç yer yer tiksinir gibi oluyor ve kafasını seri olarak birkaç kez sağa sola sallıyordu. Namazdan sonra dışarı çıktılar. Yanına yaklaştı ve “Afedersiniz,” dedi, “Bir rahatsızlığınız mı var?”

“Hayır” dedi genç, “Ne bileyim, ben de hoşnut değilim bu halden.”

“Hangi halden? diye sordu adam:

“Önce bir tanışalım” dedi genç ve kendisini tanıttı:

“Ben Bilge Lisesi’ne Felsefe öğretmeni olarak tayin oldum. İsmim Erol. Ankaralıyım.

“Benim ismim de Hayatî. Edebiyat Fakültesi mezunuyum. Yayınevi işletiyorum. Mesleğimiz yakın sayılır. İkimiz de kitap ve bilgi üzerini odaklanmışız.”

Sonra, eliyle caminin hemen yanındaki çay bahçesini işaret ederek:

“İsterseniz birkaç dakika birlikte olalım” dedi.

“Memnun kalırım” diye cevap verdi Erol.

Hayati bey, “Oyun yine aynı oyun, düşman yine aynı düşman” diye geçirdi içinden. Daha önce birkaç gençte de aynı hali görmüş ve kendileriyle konuşmuştu. Bunun da derdi aynı olsa gerekti.

Yanlarına gelen garsona, “Bize iki çay” dedi ve genç öğretmene sordu:

“Namaza başlayalı ne kadar oldu?”

“Altı ay” dedi, Erol.

“Bu altı ay içerisinde kendinde ne gibi değişiklikler hissettin ve ediyorsun?”

“Her şeyden önce başıboş bir varlık olmadığımı unutmuyorum. Ezanlar bana bunu haykırıyorlar. Rabbime karşı görevimi yerine getirdikten sonra, işlerimi daha bir zevkle yapıyorum. Önüm artık kapalı değil. Yolculuğumun kabirle son bulmadığını biliyorum. Bu da benim için ayrı bir mutluluk kaynağı.”

“Çok güzel!” dedi Hayati bey, “Seni tebrik ederim.”
“O zaman sana şöyle bir soru sorsam: Çevrendeki bütün insanların iyi ve hayırlı kimseler olduğunu söylemek her halde çok zor. Her meslekte olduğu gibi öğretmenlikte de iyilerin yanında kötüler de var. Bunların sana karşı tepkileri nasıl oldu?”

Çaylar gelmişti.

Erol, derince bir nefes aldı. Çay bardağını eline alarak, serinlemiş havanın üşütmeye başladığı o zayıf parmaklarını ısıtmak niyetiyle, bardağı sıkmaya başladı. Sonra çayından bir yudum alarak:

“Benim derdim çevre değil” dedi. “Çevre şu serin havaya benzer. Sizi üşütmeye başladı mı, sıcak bir mekâna gider ve ondan kurtulursunuz. Yahut şu anda yaptığım gibi sıcak bir çayla serinliğe karşı koyabilirsiziniz. Ama sıtma olmuşsanız, titremeniz içten geliyorsa bunun çaresi sıcak hava değildir. Ciddi bir tedavi görmeniz gerekir.”

Hayati beyin gözlerinde hayretle tebrik duyguları iç içeydi. Bu genç öncekilere hiç mi hiç benzemiyordu. Rahatsızlık aynı olsa bile bundaki fikir derinliği ve engin şuur, düşmanını Allah’ın izniyle alt edecek boyutlara varmıştı.

“Güzel konuşuyor ve meramınızı çok net ortaya koyabiliyorsunuz” dedi.” Edebiyata özel bir ilginiz olsa gerek.”

“İyi tahmin ettiniz” diye karşılık verdi Erol. “Boş vakitlerimde eskiden beri hep kitap okurum. Arkadaş gibi kitabın da hem iyisi vardır, hem de fenası. Ama çok şükür bir yıla yaklaştı ki hep iyileriyle arkadaş oldum.”

Bakışları bir süre Hayati beyin gözlerine çakıldı, sonra başını önüne eğerek:

“Onlar beni iyilerin yanına getirdi” dedi.

Hayati bey:

“İçinizde bir kavganın olduğu anlaşılıyor. Sizin bu mücadeleden zaferle çıkacağınıza şüphem yok. Ama yine de bazı iç problemlerinizi açığa vurmanızı isterim. Belki size faydam dokunabilir.”

Genç içini çekti. Biraz durdu. Bakışlarını karşıdaki çınar ağacında dondurarak:

“Kötü arkadaşlar, yanlarında kaldığınız süre size bazı yanlış şeyler söyleyebilir, sizi doğrudan saptırmaya çalışabilirler. Yahut, kendi yapamadıklarını sizin başarmanızı hazmedemeyerek, ruh dünyalarındaki açığı sizi hafife almakla kapatmak isteyebilirler. Siz bunun farkında iseniz onların sözlerine değer vermez, kendilerini de kırmayarak durumu idare edersiniz. Ama siz kendi öz varlığınızdan bir an olsun ayrı değilsiniz ki. Sizi yanıltmak isteyen ve doğrudan uzaklaşmaya çalışan düşman içinizde ise, kavganız sürekli demektir; işiniz de bir o kadar zordur.”

“Bilmem farkında mısınız?” diye araya girdi Hayati bey:
“Siz bu sözlerinizle Allah Resulünün (asm.) bir dersini tefsir etmiş oldunuz.

Erol soran gözlerle baktı:

“Bir seferden dönüşlerinde Allah Resulü (asm.), ashabına “Küçük cihattan büyük cihada döndük” buyurmuşlar ve nefisle cihadın düşmanla çarpışmaktan çok daha zor ve önemli olduğunu veciz bir şekilde ders vermişlerdi.”

O sırada garson geldi. Boş bardakları topladı. Hava biraz daha serinlemişti. Hayati bey, bu dolu gençle daha rahat bir ortamda konuşmak ve kendisine faydalı olmak istiyordu. Onu nice gençlere rehber olabilecek büyük bir kabiliyet olarak görmüştü. Açık yürekliliğini, mantıklı konuşmalarını ve ifade gücünü takdir etmiş ve onu candan sevmişti.

“Konuya henüz girmiş sayılmazsınız” dedi.
 “İsterseniz devamını benim yazıhanede yapalım. Yayınevim buraya çok yakın.”

Erol, “Size zahmet vermeyeyim” dediyse de Hayati bey pek oralı olmadı ve teklifini ısrarla yeniledi ve ayağa kalktı.

Zaten Erol da bu teklife “evet” demeye hazırdı. Hayati beyde aradığını bulacağı ümidi doğmuştu içinde. Kalktılar ve birlikte yola koyuldular.

Yolda giderlerken, Erol içini dökmeye başladı:

“Ben namaza başlayalı ruhumda büyük bir huzur hissetmekle birlikte, aklımda hiç de hoş olmayan bir hayli düşünce kaynaşmaya başladı. Birisini uzaklaştırayım derken bir başkası hücum ediyor ve onun yerini fazlasıyla dolduruyor. Bundan çok rahatsızım.”

Hayati Bey tahmininde yanılmamıştı.
 Bu genç öğretmen de namaza başlar başlamaz şeytanın hücumuna maruz kalmıştı. Âdemoğlunun o amansız düşmanı, vesvese denilen oklarını bu gencin de aklına ve kalbine aralıksız atmaya başlamıştı. Ona cevap vermekte acele etmedi. İçini iyice bir boşaltmasını bekleyecekti. Nasıl olsa biraz sonra yazıhanede uygun bir ortam oluşacaktı. Personeline içeriye kimseyi alamamalarını söyler, onunla baş başa her şeyi rahatça konuşabilirlerdi.

Devam etti Erol:

“Namaza durduğumda mukaddes mânâlara taban tabana zıt pis hayaller aklıma hücum ediyorlar.

Onları uzaklaştırmak için aklımı farklı sahalara kaydırmaya çalışıyorum.

Dolayısıyla ne okuduğumu, namazın neresinde olduğumu adeta unutuyorum.

Kötü düşünceler, birbiri ardınca ruhumu kanatıyor ve ben onları kaçırmaya yarayacakmış gibi farkında olmadan kafamı sağa sola çeviriyorum.

Siz de buna şahit oldunuz ve beni rahatsızlanmış sandınız.

Rahatsız olduğum doğru ama, bu bedenimden gelen bir acı sebebiyle değil. İçim kan ağlıyor, aklım paramparça oluyor, kalbimin bozulduğu zannına kapılıyorum.”



Yayınevinin kapısına varmışlardı. Biraz durakladılar. Erol sözlerini şöyle tamamladı:

“Bunların şeytandan olduğunu biliyorum. Benim asıl çaresizliğim ona karşı bir şeyler yapamamak. Onu kahredememek, benden uzaklara gitmesini sağlayamamak. Bilmem ki ne yapayım?”

Hayati bey, elini Erol’un omuzuna şefkatle dokundurdu.

“Durum sandığın kadar vahim değil” dedi. “İçeri girelim. Sana yayınevini şöyle bir gezdireyim, sonra oturur bunları konuşuruz.”

İçeriye girdiler. Erol, yayınevinin zenginliğine hayran kalmıştı.

“Bunların ne kadarını inceleme fırsatı buldunuz.” diye sordu.

Hayati bey, gülümsedi.

“Kendi saham dışında kalan meslekî kitapların hiçbirini okumuş değilim. Ama fikrî eserlerin büyük çoğunluğuna en azından göz gezdirdim. Benim yazıhane bir sohbet meclisi, bir tartışma zeminidir. Çok gençlerle farklı konularda uzun tartışmalarımız olmuştur. Bu sohbetlerin bana çok faydası dokundu. Beni bu asrın ihtiyaçlarına göre okumaya yönlendirdi. Artık, hoşuma gidenden çok, faydalı olanı okuma alışkanlığı kazandım. Tartıştığımız konular içinde sizin sözünü ettiğiniz vesvese konusu da var. Bu konuda da bana sorulan sorulara rahat cevap verebilmek için yoğun bir çalışma yaptım. Ve çok şükür birçok gence faydalı oldum.”

Son cümle Erol’u çok rahatlatmıştı.

Tanıtım faslı tamamlanınca yazıhaneye geçtiler.

Hayati bey misafirine yeniden “Hoş geldiniz” dedikten sonra şöyle sürdürdü konuşmasını:

“Müslüman, İslâm’ı yaşamakla mükelleftir. Ben ‘kitapçıyım’ desem de kitabevi açmasam, yahut siz, ‘öğretmenim’ deseniz de hiç okula gitmeseniz ve öğrenciye muhatap olmasanız nasıl olur? İman esaslarına inanan bir insan da İslâm’ı yaşamaya aday olmuş demektir. Şu var ki, Rabbimiz kullarına o sonsuz rahmetiyle muamele ediyor ve amel etmeyen kullarını da imanlılar defterinden silmiyor. Onların günahlarına ceza tahakkuk ediyor, ama kendileri küfre girmiyorlar. Bununla birlikte büyük bir zarara uğradıkları da muhakkak.”

Derince bir nefes aldı.

“Her zarar eden iflasa gitmez”dedi. “Ama iflasın yolu da zarardan geçer. Nitekim Allah Resulü (asm.) bir hadis-i şeriflerinde, işlenen her günahın kalpte bir kara leke meydana getirdiğini haber verir. Bu lekeler arttıkça kalbin gitgide daha da kararması ve imanın tehlikeye girmesi söz konusu olabilir.

Sizi tebrik ediyorum. Kalbinizdeki lekeler büyümeden, İslâm’ı yaşamaya yönelmişsiniz. Geçmiş günahlarınıza tövbe etmiş ve sanırım geçmiş namazlarınızı da kaza etme yoluna girmişsiniz.”

Erol, “Teşekkür ederim” dedi. “Allah’ın izniyle elimden geldiğince bir şeyler yapmaya çalışıyorum.”

Devam etti Hayati bey:

“Siz istikamet yoluna girince iki grup varlığı da rahatsız etmeye başlamış oldunuz. Bunlardan birisi insan türünden, diğeri ise cin türünden. Siz ibadet edince, bu iki tür dışındaki bütün varlıkları memnun ediyorsunuz.

Görevlerini aksatmadan yerine getiren atomlardan, moleküllerden, hücrelere, bir milyonu aşkın canlı türüne, yıldızlara, meleklere varıncaya kadar sonsuz varlıklar sizden mânen memnun oluyorlar.

İnsanların, inanan ve salih amel işleyen kısmı da sizi candan severler. İnanmayanlar ise sizden rahatsız olur ve size ilişirler. Bu ilişmeleri, sataşma, münakaşa etme, sizi hafife alma, sizdeki beşeri bir noksanlığı hemen İslâm’la ilişkilendirip dine karşı çıkma şeklinde kendini gösterir.”


Bir süre sustu. Erol’dan bir tepki yahut bir soru bekler gibiydi. Erol, sabit bir noktaya bakışlarını kilitlemiş, derin düşüncelere dalmıştı.

Hayati bey, şöyle sürdürdü konuşmasını:

“Bu varlık âleminde insanlar ve cinler imtihana tâbi tutulurlar, bunlar cennete yahut cehenneme adaydırlar.

İnsanların inanmayan kısmı size tepkilerini açıkça gösterirlerken, cinlerin de inanmayan kısmı, size vesvese vermeye, sizi şüpheye düşürmeye çalışırlar.
Onlar da sizinle konuşmakta, size bir şeyler söylemekte, inancınıza ve amelinize karşı çıkmaktadırlar.

Şu var ki onların cesetleri olmadığı, ağızları dilleri, nefes boruları bulunmadığı için konuşmaları insanlarınkine benzemez. Onlar kelimesiz konuşurlar.”


Erol, irkilir gibi âniden bakışlarını Hayati beye çevirdi: “Müsaade eder misiniz?” dedi. “Bu son cümleniz benim için çok önemli. Biraz açıklama rica edeceğim. Ancak, şu âna kadar söylediğiniz her söz benim için çok faydalı oldu. Ruhuma yeni ufuklar açtınız, çok teşekkür ederim.”

Hayati bey:

“Bu konuyu biraz ileri bırakıp size bu konuşmalarıma ilham kaynağı olan harika bir tespiti okumak isterim” dedi

ve kalkarak yayınevinin dinî eserler bölümüne geçti. Bulduğu bir kitabı karıştırmaya başladı. Bir yandan kitabı karıştırıyor, bir yandan da yazıhaneye doğru ilerliyordu. Kapının önünde biraz durakladı. Aradığını bulmuştu. İçeri girdi ve kitabı masaya koyarak şu cümleyi okudu:

“İnsanlardan şeytan vazifesini gören cesetli ervah-ı habise bilmüşahede bulunduğu gibi cinnîden ervah-ı habise dahi bulunduğu, o kat’iyyettedir.”

Sonra,

“Lem’alar, seksen ikinci sayfa” diyerek kitabı kapadı


                                                                         Alaaddin Başar


« Son Düzenleme: 27 Şubat 2008, 16:46:44 Gönderen: Gülüşü Yaralı » Logged
08 Aralık 2007, 10:16:39
Tefekkür

Kopamıyorum

*


Üye No : 572

Nerden :

Konu  : 226

Mesaj : 1,271

Aldığı Teşekkür 17
Vakit imanı kurtarma vakti!
Offline
« Yanıtla #1 : 08 Aralık 2007, 10:16:39 »

Harika bir yazı ALLAH razı olsun ablacım.
Logged

Düşün,Anla ve Ağla..
08 Aralık 2007, 12:40:19
Gülüşü Yaralı

Ziyaretçi

« Yanıtla #2 : 08 Aralık 2007, 12:40:19 »

sendende canım....

kitap tavsiye bölümünde tavsiye ettiğim kitabından alıntı sadece bunlar...kitabında bunun gibi konular tefarruatlı

kitap hem okunur sadelikte ve incelikte hem çok ekonomik cebe uygun...
Logged
08 Aralık 2007, 15:27:40
firdevs

Kopamıyorum

*


Üye No : 292

Yaş : 41

Nerden : İSTANBUL

Konu  : 38

Mesaj : 2,318

Aldığı Teşekkür 25
Offline
« Yanıtla #3 : 08 Aralık 2007, 15:27:40 »

 

 :aro: :aro: :aro: :aro: :aro:
Logged

MUTLULUK DİKENLER ARASINDA BÜYÜYEN GÜL'DÜR... SEVGİ VE ÖLÜM İNSANA HER ŞEYİ HATIRLATIR... SEVGİM RASULUME VE RABBİME DUYDUYUM AŞKTIR... ÖLÜM İSE SEVDALIYA KAVUŞMAKDIR...
08 Aralık 2007, 16:30:41
yaren

Minare Team

*


Üye No : 209

Nerden :

Konu  : 539

Mesaj : 2,451

Aldığı Teşekkür 66
SESSİZİM
Offline
« Yanıtla #4 : 08 Aralık 2007, 16:30:41 »

Harika bir yazı ALLAH razı olsun ablacım.
Logged

08 Aralık 2007, 21:26:52
Gülüşü Yaralı

Ziyaretçi

« Yanıtla #5 : 08 Aralık 2007, 21:26:52 »



 :aro: :aro: :aro: :aro: :aro:


        aman efendim tezahurata gerek yok 


şaka bi yana çok sevindim beğenmekten öte olmanıza....

böyle gaza geliyorum ve daha güzel şeyler paylaşasım geliyor 
Logged
27 Şubat 2008, 16:52:13
Gülüşü Yaralı

Ziyaretçi

« Yanıtla #6 : 27 Şubat 2008, 16:52:13 »



VESVESE’DEN KURTULUŞ 5   


ZORLUK ÇIKARMA!



Alâaddin Başar


HAYATİ BEY, olup bitenlere bir türlü akıl erdiremiyordu. Bir ay gibi kısa bir zamanda vesvese konusunun kendi iç âleminde bu kadar yoğunluk kazanacağına hiç ihtimal vermezdi. Birileri ortalığı plânlı bir şekilde karıştırıyor olmalıydı. Bu bir köşe yazarı da olabilirdi, bir internet sitesi de.

“Her ne ise” dedi. “Hastalık nasıl yayılmışsa yayılmış. Bunları düşünmenin bir faydası yok. Ben çare üzerine kafa yormalı ve bu konuda geniş kitlelere ulaşmanın yollarını aramalıyım.”

O sırada kapı çalındı. İçeriye fotokopici Dursun Bey girdi. Kapının hemen yanındaki koltuğa ilişerek:

“Fazla oturmayacağım,” dedi. “Size bir şey sormak istiyorum. Belli dönemlerde öğrencilerin ev ödevleri yoğunlaşıyor. Aklıma şöyle bir fikir geldi: Bu ödevler için bir yardımcı kitap çıkarılabilir. Ben tanıdığım öğretmen arkadaşlardan bir ekip kurup kitabı hazırlatabilirim. Basımını da siz üstlenir misiniz?”

Hayati Bey’in kafasında şimşek gibi bir fikir çaktı.

“Ben vesvese konusunda daha geniş kitlelere nasıl ulaşabilirim?” diye düşünürken, komşum bana yol gösteriyor. ‘Bütün bu tartışmaları topla ve bir kitap hâline getir’ diyor.”

Dursun Bey sorusuna cevap bekleyedursun, Hayati Bey, başka iklimlerde dolaşıyordu. Kafasını hafifçe silkeleyerek Dursun Beyin konusuna döndü.

“Bence” dedi. “Bu, öğrenciyi tembelliğe itmek olur. Ama bu konuda ısrarlı iseniz size yardımcı olabilirim.”

Logged
27 Şubat 2008, 16:52:53
Gülüşü Yaralı

Ziyaretçi

« Yanıtla #7 : 27 Şubat 2008, 16:52:53 »


Dursun Bey, teşekkür ederek ayrıldı.

Hayati Bey düşüncelerine kaldığı yerden devam etti.

“Niçin olmasın? Bu konuda o kadar çok soruyla karşılaştım ki! Bunların bir kısmı zaten not hâlinde mevcut. Yapacağım şey bu notları yazıya dökmekten ibaret.”

“Tamam” dedi. “Bunu mutlaka yapmalıyım. Ben yazar değilim, ama, her şeyin bir başlangıcı vardır. Her sona ilk adımla başlanır. Durarak hiç bir yere varılmaz. Yarından tezi yok, bu işe başlamalıyım.”

Biraz durakladı. “Hem eserin son şeklini benim vermem de gerekmez. Bu uzun bir zaman ister. Ben bilgileri elimden geldiğince düzenler, bir yazar arkadaşımdan bunları kitap hâline getirmesini pekâla isteyebilirim. Kitabı yayın hayatına sokar, internet siteleri yardımıyla da daha geniş kitlelere ulaştırabilirim.”

Yerinden kalktı, kapısını kapayarak yayınevinden ayrıldı. Akşamı ve gecesi bu düşüncelerle, bu hayallerle geçti. Ertesi gün işe gitmedi. Gün boyunca döküman topladı. Onları önem sırasına koydu. Son ayki tartışmalar, ilk sıraları almışlardı. Geri kalan konular içinde ise abdest konusu ilk sıradaydı.

Güngör’ü hatırladı. “Abi,” demişti. “Bir abdesti yirmi dakikada, bazen yarım saatte alıyorum.Yine de gönlüm tam rahat etmiyor. Acaba kuru bir yer kaldı mı diye defalarca abdesti tekrarlıyorum. Sanıyorum, üçten fazla yıkamanın mahsuru da var, ama ben beş kere de yıkıyorum, yedi kere de. Bu vesveseyi nasıl atlatabilirim?”


Logged
27 Şubat 2008, 16:53:42
Gülüşü Yaralı

Ziyaretçi

« Yanıtla #8 : 27 Şubat 2008, 16:53:42 »



Güngör’ü hayalen karşısına koydu ve ona söylediklerini yazıya dökmeye başladı:


“Bak değerli kardeşim, abdest alırken çok acele etmek elbette doğru değil. Her organını rahatlıkla yıkamalısın. Bu ilk yıkayış farzdır. Ondan sonra iki kez de sünnet olarak yıkıyorsun. Fazla acele etmediğin taktirde bu üç yıkayışta zaten kuru yer kalmaz. Bundan sonraki hassasiyetler vesveseden başka bir şey değildir. Bundan kurtuluşun yolu da, ‘Abdestim tamamdır’ deyip namaza durmak olacaktır. Birkaç kez böyle yaptığında o hastalığın geçtiğini göreceksin.

Kaldı ki, sen bütün dikkatini sarf ettiğin halde, kuru bir yer kalsa bile abdestin geçerlidir. Bildiğin gibi, abdestin mânâsı, namaz ile İlahî huzura çıkmadan önce bir hazırlıkta bulunmaktır. Bu hazırlığın nasıl yapılacağını Peygamber Efendimiz (asm.) bize bildirmiş, tarif etmiştir. Onun tarifinde bir uzvu üç kereden fazla yıkamak yoktur. Onun uygulamasında yarım saatlik abdest de yoktur. Bu hâl gösteriyor ki, senin yaptığın sünnete aykırıdır; takva değil vesvesedir.

Sana önemli bir ip ucu vereyim:

Eğer abdest organlarının su ile yıkanması mutlak şart olsaydı teyemmüm edenin abdestinin sahih olmaması gerekirdi. Bir uzvu noksan olanın da abdesti geçerli olmazdı.

Bildiğin gibi, su bulunmayan yerde teyemmümle abdest alınır. Teyemmümde suyun yerini toprak almıştır. Bu şekilde alınan bir abdestle de namaz kılınır.

Su konusunda seni vesveseye düşüren, şeytana aldırış etme. Onun vesvesesine karşı teyemmümü hatırla ve bu konuya gereğinden çok fazla önem vererek abdestini sünnete aykırı biçimde alma, namazını geciktirme.

Bildiğin gibi, dinde zorlama yoktur. Sen aklını, iradeni, dikkatini yeterince yoğunlaştırdığın halde abdest organlarında senin bilemediğin bir kuru nokta kalmışsa, bunun bilinmesi senin için mümkün olmamış demektir. Bunu bilmeye zorlanmak doğru değildir, vesveseye yol açar. “Dinde zorlama olmadığı” hükmüne aykırı düşer.

“Dinde zorlama yoktur” meâlindeki âyet-i kerime daha çok şu mânâda yorumlanıyor:


“Bir kişiyi dine davette yahut ibadet konusunda zorlamak doğru değildir. Mü’mine düşen görev hakkı tebliğ etmek, gerçeği en güzel şekilde anlatmaktır. Kabûl etme yahut etmeme konusunda kişi zorlamaya tabi tutulmaz.”

Bu mânâ doğrudur. Ancak âyetin mânâsı sadece bu değildir. Nitekim bir tefsir âlimi âyete şu mânâyı vermektedir:

“Dinde zorlama yoktur demek, zorlama denen şey dinde yoktur” demektir.

Kendi ifadesiyle ‘Asl-ı ikrah dinde yoktur.’ Buna göre âyetin bir mânâsı da, “Zorlama, dinde yoktur” şeklinde olur.

Öyleyse değerli kardeşim, sen de kendini fazla zorlama. Abdestin için, yahut bir başka ibadet için kendine düşen görevi en iyi şekilde yapmaya çalış. Daha sonra, kendini zorlayarak şeytana fırsat verme, vesveseye düşme, kerahete yahut harama girme.”


Logged
27 Şubat 2008, 17:03:09
Gülüşü Yaralı

Ziyaretçi

« Yanıtla #9 : 27 Şubat 2008, 17:03:09 »




“Şeytan için önemli olan bir Müslümanı küfre sokmak kendisine cehennem arkadaşı yapmaktır. Doymak bilmeyen kinini sergilemek, huzurda yaptığı küstahlıkta ısrarını sürdürmektir. Bunun için her yolu dener.

Şeytana tapanlar da, onu inkâr edenler de küfre girdiklerinden sonuçta şeytan için bir şey değişmez..

Zaten şeytana tapanlar bunu bir sapık felsefe hâline getirmeseler de hayat düzenleri bu çizgidedir. Sürekli olarak nefislerinin dediğini yapan, ömrü hep isyanla geçen insan bir bakıma kendi nefsine tapmaktadır. Bunun bir ileri kademesi şeytana tapmak ve bunu bir batıl inanç hâline getirmektir.

Şeytanın varlığı âyetlerle sabit olduğundan bir âyeti dahi inkâr etmek insanı küfre götürür. Şeytan bunu çok iyi bilir. Önce kişiye kendisinin varlığını inkâr ettirir. Sıra onun kalbine ‘Artık sen kâfir oldun’ imajını yerleştirmeye gelmiştir.”




Logged
27 Şubat 2008, 17:06:04
Gülüşü Yaralı

Ziyaretçi

« Yanıtla #10 : 27 Şubat 2008, 17:06:04 »


“Önceki görüşmelerimizde söz konusu ettiğim bir vecizeyi tekrar okumak isterim” dedi. Kısa bir süre sonra, “Tamam, buldum” diyerek elindeki notu okumaya başladı:

“İnsanlardan şeytan vazifesini gören cesetli ervah-ı habise bilmüşahede bulunduğu gibi cinnîden ervah-ı habise dahi bulunduğu, o kat’iyyettedir.” (Lem’alar, 82)

“Bazı kişilerin işi, başkalarını yoldan çıkarmak, onları ahlâksız yahut inançsız yapmaktır. Bunu hayatlarının gayesi hâline getirmişlerdir. Şimdi bu adamlar yanlış fikirlerini başkalarına aktardıklarında şeytan görevi yaparlar. Şu farkla ki, bunlar şeytanın sanki ceset giymiş şeklidirler. Cesetleri ortadan kalksa, habis bir ruh ile karşı karşıya kalırsınız.”


Logged
27 Şubat 2008, 17:08:34
Gülüşü Yaralı

Ziyaretçi

« Yanıtla #11 : 27 Şubat 2008, 17:08:34 »



“İnsan hayırlı bir iş yapmaya karar verir ve bunu nasıl icra edeceğini düşünür. Plânlar kurar, tecrübeli kişilerin fikrini alır, o konuda yazılmış makaleler, kitaplar varsa onları bulur ve okur. Bütün bunları iradesiyle yapar. İnsan bununla meşgûlken ve aklını ona yorarken hiç aklında yokken fena bir şey kalbine gelir. Bunun akıldan doğmuş bir fikir olmadığı açıktır. Öyle ise buna bir sorumlu bulmak gerekiyor. Kimdir ona rağmen onun kalbine bu fena düşünceyi fısıldayan. Bunun insan türünden olmayan, görünmeyen ve kalbe bir şeyler atabilen bir başka varlıktan geldiğini akıl da kabul eder.

Bu noktada insanın mahiyeti büyük önem kazanır.
 İnsan, arı gibi sadece bal veren, ipekböceği gibi yalnız ipek ören, yılan gibi zehirleyen bir varlık olmadığı gibi, melek gibi sadece İlâhî emirleri yerine getiren ve isyan nedir bilmeyen, yahut şeytan gibi işi gücü isyan olup itaat nedir bilmeyen bir varlık da değildir.

Bu irade sıfatıyla insanlar bir ilâhî imtihana muhatap olmuşlar, dilediklerini yapabilme hürriyetine sahip kılınmışlar, iyiyi yapmaları için kendilerine Peygamberlerin tebliğleri ulaşmış, meleklerin ilhamı yetişmiş, vicdanlarının sesi yardımcı olmuş, şerri tercih etmeleri için de şeytanlar onlara musallat olmuş, nefis daima kötülüğü emretmiştir. İşte böyle bir insan, nefsine uyarak kötülük işlemeye meylettiğinde, vicdanı ve inancı bunun karşısına çıkar.

İç âleminde bir çekişme başlar. Bu çekişme gösteriyor ki, onun iç aleminde biri hayırdan, diğeri şerden taraf olan iki unsur mücadele etmektedir.
İşte bu mücadelede şeytan ona yanlış telkinlerde bulunur. İnsan, bu telkinlere kanması hâlinde birilerinin sözünü tutmuş, kanmadığında kendi fikrine, kendi iradesine hâkim olmuş demektir.
Bu iki zıt kutbun ikisini de akla vermek mümkün değildir.
Akla karşı çıkan bir düşmanın varlığı açıkça görülmektedir. Bu ise iç âlemde nefis, dış âlemde ise o nefsi destekleyen şeytandan başkası değildir.


Şeytan cin türündendir. Ateşten yaratılmıştır. Bilindiği gibi cinler de imtihana tâbidirler. Hayrı da şerri de işleme imkânına sahiptirler. Şu var ki, şeytan Hz. Âdem’e secde etmemekle imtihanı kaybetmiş, daha sonra huzurdan kovulmuştur. Artık şeytan sadece şerri düşünecek, şer için çalışacaktır. Bu konuda kendisine kıyamete kadar mühlet verilmiştir.”

Logged
27 Şubat 2008, 17:10:58
Gülüşü Yaralı

Ziyaretçi

« Yanıtla #12 : 27 Şubat 2008, 17:10:58 »


Şimdi anlıyorum ki,” dedi Erol, “insanın hatasında bilerek ısrar etmesinde de bu şeytan inadı saklı. Ben buna çok hayret ederdim. Felsefe öğretmeni olarak bu konuya özel bir ilgi duymuşumdur. Bir öğrenci ders çalışmadığında sınıfta kalacağını bildiği halde niçin oyunu okumaya tercih ediyor; okuldan kaçıp eğlence yerlerine gidiyor? Demek ki, onun iç âleminde de başlangıçta bir mücadele yaşanmış. Ve o, oyunu tercih ederek sınıfta kalmayı, okuldan atılmayı göze almış. Şeytanın huzurdan kovulunca sürekli isyan etmesi gibi, o zavallı genç de nefsine yenilerek okulu bırakmaya karar verince artık aralıksız olarak kendini oyalayacak eğlencelerin peşine takılmış
Logged
27 Şubat 2008, 17:15:47
Gülüşü Yaralı

Ziyaretçi

« Yanıtla #13 : 27 Şubat 2008, 17:15:47 »


şeytanın kendisini inkâr ettirmekteki bir maksadı da, insan kalbine görünmeyen şeylere inanmamak gibi bir vesvese sokmak, böylece bütün iman hakikatlerinin inkârına bir yol açmaktır. İnsan gözü, kendisinde ve çevresinde durmadan faaliyet gösteren ışınların, radyoaktif dalgaların çok az bir kısmını görebiliyor. Halbuki bu âlemde görünmeyen ve görünen nice mahlûklar birlikte, iç içe bulunuyorlar. Toprak ile yerçekimi adeta kucaklaşmış, bir tek şey olmuşlardır. İnsanın ruhu ve bedeni bunun en ileri örneğidir. İnsanın beyni görünür, ama ondaki merkezlerin görevleri görünmez. İşitme merkezinde ses yoktur. Görme merkezi de bir şey görmez. Ondaki bu merkezleri bir araç olarak kullanan ve her birinden ayrı bilgiler alan bir görünmez varlık vardır. Bu varlık ruhtur, kalptir, akıldır. Gel gör ki, o görünmeyen şeytanın vesvesesine kapılanlar, şeytanı yine o görünmeyen akıllarıyla inkâr ederler. Nefislerine uyarak sarhoş olmuş insanlar bu açık hatayı görmez yahut görmezlikten gelirler.


Logged
27 Şubat 2008, 17:23:20
Gülüşü Yaralı

Ziyaretçi

« Yanıtla #14 : 27 Şubat 2008, 17:23:20 »



Kelimesiz konuşmak





“Hayati Bey, genç öğretmen Erol

beyle namaz sonrası tanışırlar. Cami

karşısındaki çay bahçesinde başlayan sohbetleri Hayati Bey’in yazıhanesinde devam eder. Söz, cinlerin konuşmasının insanlardan farklı olduğuna gelir.

Hayati Bey, şeytanın sessiz

ve kelimesiz konuştuğunu söyler.

Bu nokta Erol Bey’in

çok dikkatini çeker.”


GELELİM senin merak ettiğin konuya; sessiz ve kelimesiz konuşma konusuna:

İnsanlar asırlardan beri hep görgülerinin, bilgilerinin, şahsî fikirlerinin ve çevrenin etkisinde kalmışlardır. Bunların doğruları yanında yanlışları da vardır. Her kişinin doğruyu bulmaya güç yetiremediği dünyanın şu karışık hâlinden de anlaşılmıyor mu? Demek ki, insana mutlak gerçeği, ancak bütün sıfatları sonsuz olan Allah bildirebilir.”

Erol, anlatılanları bir yandan merakla dinliyor, öte yandan “Bu söylenenlerin konumuzla ilgisi ne olabilir?” diye düşünüyordu.

Hayati Bey konuşmasını şöyle sürdürdü:

“İnsana yapılan sonsuz ihsanların başında hidayet gelir. Yani, ‘mutlak gerçeği İlâhî kitaplardan ve hak elçilerinden öğrenmek, küfürden, şirkten ve her türlü sapıklıktan kurtulmak.’ Bu, apayrı bir konudur, gerekirse bir başka görüşmemizde üzerinde durabiliriz. Ben şimdi yukarıda saydığım etki faktörlerden “görgü” üzerinde durmak istiyorum. Bunun konumuzla yakın ilgisi var:

İnsanoğlu başka bir canlı türü görmemiş olsaydı, ‘yürüme’ denilince sadece iki ayak üzerinde hareket etmeyi anlayacaktı. Sonra gördü ve bildi ki, dört ayakla, altı ayakla da çok rahat yürünebiliyormuş. Yine böyle bir insan, yol alma denilince sadece yürümeyi anlıyordu. Sonra gördü ve bildi ki, yüzerek de uçarak da yol alan canlılar varmış.

Bunları şunun için söylüyorum: Biz, ‘konuşma’ denilince kendi konuşmamıza takılır, bir başka tür konuşmaya akıl erdiremeyiz. Konuşma için mutlaka beyne, sinir sistemine, dile, dudağa, havaya ihtiyaç olduğunu sanırız. Sessiz ve kelimesiz konuşma türü de olabileceğine pek ihtimal vermeyiz.

Halbuki birazcık düşünsek bunun mümkün olabileceğini kendi benliğimizde de okuyabiliriz. Biz içimizden plânlar kurarken, ‘şöyle edeyim, böyle yapayım, bugün şuraya gideyim’ derken, kendi kendimizle sessiz konuşuruz. Şu var ki, bu konuşmayı kelimelerle yaparız. Bu mümkün olabildiğine göre, hem sessiz, hem de kelimesiz konuşmalar niçin olmasın?”


Erol’a soran gözlerle baktı.

Erol, harika bir manzarayı ilk defa görmüşçesine hayretler içindeydi:

“Size teşekkür ve tebriklerimi birlikte sunuyorum” dedi. “Şu anda bir şeyler anlamanın hazzını tadıyorum. Fakat bunu kelimelere dökecek durumda değilim. Sözün nereye varacağını hisseder gibiyim.”

Devam etti Hayati Bey:

“Cebrail de diğer meleklerle konuşur, ama bizim birbirimizle sohbet etmemiz gibi değil. Rabbinden ilham yoluyla aldığı emirleri, diğer meleklere yine ilham yoluyla aktarır. Ortada ne hava vardır, ne de ses.

İşte değerli kardeşim, vesvese de ilhamın zıddıdır; kelimesiz ve sessiz bir konuşma olma noktasında ona benzer. Vesvese, ‘fısıltı hâlinde gizli konuşma, şeytanın kalbe attığı şüpheler’ demektir.

Biraz durakladı:

“Yorucu bir konu. Biraz ara versek iyi olur sanırım” dedi ve zile basarak görevliyi çağırdı.

Sonra Erol’a dönerek,

“Çay içmiştik. Şimdi size meyve ikram etmek isterim” dedi ve onun cevabını beklemeden ayağa kalktı ve para vermek üzere görevliyle birlikte dışarı çıktı. Yayınevini şöyle bir dolaşmak geçti içinden. Böylece, Erol’a da bir değerlendirme fırsatı vermiş olacaktı.

Az sonra döndü. Çok geçmeden meyveler de geldi.

Hayati Bey, eline bir elma alarak:

“Bu meyve bizimle iki türlü konuşmaktadır. Rengiyle gözümüze, tadıyla dilimize, taşıdığı vitaminlerle bedenimize hitap ederken, bir kudret mucizesi ve rahmet hediyesi olması yönüyle de ruhumuza hitap etmektedir. Kalbimiz onu severken aklımız da tefekkür eder. İnsanı tanımayan ve ona merhamet etmekten çok uzak bir ağacın eliyle verilen bu nimetlerin doğrudan doğruya Allah’ın bir ikramı olduğunu düşünürüz.

Şimdi insanın bedenini hayalen ortadan kaldıralım, ortada ruh kalacaktır. O bedensiz ruhun konuşması da, dinlemesi de bir başka olacaktır. İşte şeytan bu ruhla konuşmaktadır. İnsan bunu unutunca, şeytanın onun kalbiyle konuşmasını kendi sözleri ve düşünceleri sanır ve rahatsız olur. Halbuki olayı doğru değerlendirse, bozuk fikirli insanların sözlerinden nasıl etkilenmiyorsa, şeytanın vesveselerinden de etkilenmeyecektir. İşte senin düştüğün hata şeytanın sözlerini kendi sözlerin sanmandır.”


EROL’UN gözlerinde sevinç şimşekleri çakıyordu. İçinde büyük bir rahatlama hissetti.

“Demek ki benim kalbim sandığım gibi bozuk değilmiş. Rabbime ne kadar şükretsem az” dedi ve devam etti:

“Gerçek böyle olunca mesele kalmıyor. Şeytan kendi görevini yapacak ve ben onu dinlemeden kendi işime bakacağım.”

Hayati Bey, yerinden kalktı ve yine yayınevinin dinî yayınlar bölümüne geçti. Bu defa elinde bir kitap olduğu hâlde döndü. Kitabın birini açtı ve kısa süren bir aramadan sonra Erol’a Sözler adlı eserden şu cümleleri okudu:


O çirkin sözler senin kalbinin sözleri değil. Çünkü senin kalbin ondan müteessir ve müteessiftir.”


İnsan bir şeyden rahatsız oluyorsa onu kendisi yapmıyor demektir. Yapan da rahatsız olan da kendisi olsa ortaya tuhaf bir tablo çıkar. Buna göre insanın, kalbine gelen çirkin sözlerden rahatsız olması gösteriyor ki, o sözler onun kendi sözleri değil. İşte, vesvese şeytanın insan kalbiyle konuşmasıdır. O halde sen kendi kalbinden değil şeytandan rahatsız oluyorsun. Gerçeği böylece tespit edemeyenler kalplerinin bozulduğunu sanarak üzülür ve yersiz dövünürler.”

“Şeytan bunu niçin yapıyor? Bunda ne faydası olabilir?” diye sordu Erol.

“Şeytanın derdi insanları üzmek, rahatsız etmek değildir. Bunlar dünyaya ait olaylardır ve sonunda bir türlü kaybolur giderler. Onun meselesi insanları mümkünse imansız, hiç olmazsa ibadetsiz yapmaktır. Vesveseden rahatsız olan insan, kurtuluşu ibadeti bırakmada bulursa, işte o zaman şeytan hedefine ulaşmış demektir.”

“Aslına bakarsanız,” dedi Erol, “ben buna da akıl erdiremiyorum. İnsanların imansız ve ibadetsiz olmasından şeytana ne? Bundan ne zevk alıyor?”

Hayati Bey:

“Bu sorunun cevabı daha önce geçti sanırım.”

Erol, “Hatırlayamadım.” manasına dudak büktü.

Hayati Bey:

“Önceki görüşmemizde size “İnsanlardan şeytan vazifesini gören cesetli ervah-ı habise” bulunduğunu okumamış mıydım!?” dedi ve Erol’un meraklı bakışları altında, “Bu sorunun cevabını o insanlara sormak lâzım. İnsanları yoldan çıkarmaktan, ahlâksız ve inançsız yapmaktan ne anlıyorlar?”

İçini çekerek:

“Zevkler çok çeşitli. Bülbül ötmekten zevk duyarken, canavar parçalamaktan lezzet alır. İnsanın da ruhu bozuldu mu canavarlaşıyor” dedi.

Bir süre sessiz kaldı. Sonra Erol’a, “Şeytanın Âdem’e (as.) secde etmemesi olayını biliyorsun değil mi?” diye sordu.

“Evet” diye cevap verdi Erol.

Hayati Bey:

“İnadını sürdürmekte ve kan davası gütmekte de çirkin bir zevk vardır. Şeytan, Âdem’e (as.) secde etmemekle dönüşü olmayan bir yola girdi ve insanlığa zarar vermede yılanları, canavarları çok gerilerde bıraktı.”



Logged
Anahtarlar:
Sayfa: [1] 2   Yukarı git
  Favorilere Ekle  |  Yazdır  

 
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer Konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
SU GİBİ Menkıbeler ve Hikayeler Ebrar 11 1359 Son Mesaj 06 Ocak 2008, 02:55:25
Gönderen: Su Misali...
isimle ateş ya da sözle savaş arasında Düşünce İklimi leyla marankoz 0 174 Son Mesaj 25 Eylül 2008, 19:27:46
Gönderen: leyla marankoz
Savaş ve Namaz Namaz by_handsome 0 73 Son Mesaj 28 Ekim 2008, 10:11:44
Gönderen: by_handsome
Powered by SMF 1.1.7 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf
İhya İfexi İlahi Sözleri