| 23 Aralık 2007, 13:11:46 |
|
|
 |
« : 23 Aralık 2007, 13:11:46 » |
|


Selam sana Ya Muhammed (s.a.v.)!” diye heyecanla bağırarak mescide girdi Yahudi... İçindeki sevgi rüzgârı, önüne kattığı benliğini Medine’de bırakmıştı. Şimdi ise her şeyiyle O’nu görebilecek olmanın şevkini yaşıyordu. Lakin hâlâ selamına cevap alamamıştı...
Medine’ye girince Selman-ı Farisî ile karşılaşmıştı. Rasûlullah (s.a.v.)’ı görmeye geldiğini söyleyince yanaklarından yaşlar süzülen Selman (r.a.), ne; “var”, ne; “yok” diyebilmiş, “Ben O (s.a.v.)’nun ashabıyım, seni arkadaşlarının yanına götüreyim.” diyebilmişti...
Rasûlullah (s.a.v.)’ın arkadaşları ağlıyorlardı. Hele de birden yankılanan “Ya Muhammed!” sesi onları gözyaşlarına, hıçkırıklara boğmuştu.
Aldıkları her nefes, attıkları her adım zihinlerinde Kâinatın Efendisiyle geçen günlerin hayalini sahneliyordu.
Susuzluğun kol gezdiği bu hayat çölünde gönülleri serinleten bir ummandı O (s.a.v.)... Şimdi ise çorak dünya çölünde kalakalmışlardı...
Şimdi bu selama karşılık verecek sevgilinin vuslata erdiğini, bu acı ve gözyaşının, O (s.a.v.)’nu kaybedişin yankısı olduğunu nasıl söyleyeceklerdi...
Şam’dan geliyordu bu Yahudi. Bir Cumartesi sabahı Tevrat’ı okurken dört yerinde Rasûlullah (s.a.v.)’ın vasfını görmüştü. Hiddetlenerek Tevrat’ı yırtmış, adeta gözlerini hakikat güneşine kapatmıştı. Birkaç gün sonra yine okurken bu sefer sekiz yerinde buldu aynı ifadeleri, daha fazla sinirlenmişti, parçaladı sayfaları... Üçüncü bir Cumartesi yine Tevrat’ı açtığında hayretler içinde kaldı. Çünkü Rasûlullah (s.a.v.)’tan bahseden benzeri vasıflar bu sefer on iki yerde geçiyordu. Bir daha yırtarsam bütün Tevrat O’nun vasıflarıyla dolacak diye düşünmeye başladı.
Kuluna şah damarından yakın ve bütün kalplerin anahtarı elinde olan Rabbimiz bu Yahudi’nin kalbine de bir yumuşaklık bahşetti. Müthiş bir sevgi sardı gönlünü... Hiç kimse onu durduramamıştı. Gece gündüz dememiş kapıldığı bu muhabbet seliyle kendini Medine yollarına atmıştı...
İşte bu sevgiyle geldi Medine’ye, hâlâ selamının cevabını alamayan adamcağız biraz üzgün, biraz mahzun, biçare yaşlı gözlerle baktı...
Bakışlar hüzünlü ve mahcuptu. Herkes kafasını önüne eğiyordu. Kalbine anlatılmaz bir acı oturdu. Hz. Ali (r.a.) yanına gelerek:
—Sen buraların yabancısısın galiba, öyle olmasan bu soruyu sormazdın... Kâinatın Efendisi üç gün önce vefat etti, der demez adam “vay benim halime !” diyerek hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Olduğu yere yığıldı... “Keşke anamdan doğmasaydım, bu anı yaşamasaydım!... Ben ne kadar bahtsız bir insanım ki zamanın çengeline takıldım da üç gün önce gelemedim... Gül cemali göremedi gözlerim...Hissedemedim misk ü amber kokusunu, duyamadı kulaklarım o kadife sesini, vay benim halime!...” diyordu. Biraz sakinleşince Hz. Ali’yi sordu. Karşısında duran Hz. Ali, “benim” dedi...
-Ya Ali senin de ismini okumuştum Tevrat’ta, şimdi ne olur söyle bana, O’ndan hiçbir şey kalmadı mı, bir elbisesi de mi yok, koklayayım, yüz süreyim!” deyince Hz. Ali Selman’a dönerek:
-“Ey Selman! Fatıma’nın kapısına git, durumu anlat da Rasûlullah (s.a.v.)’ın cübbesini versin!” dedi. Selman koşarak Hz. Fatıma’nın evine gitti, kapıya vurdu, içerden; “Kimdir bu yetimlerin kapısını çalan?” diye ağlamaklı bir ses yükseldi. Gönlünden ayrılan gonca ağacından düşen yaprak gibi mahzun kalan Hz. Peygamber’in biricik kızı Fâtıma, belli ki ağlıyordu... Cübbeyi titreyen ellerle alan Hz. Selman çok heyecanlanmıştı. Mübarek cübbenin yedi yerinde hurma lifinden yapılmış yamalar vardı... Peygamber Efendimiz dünya malına değer vermezdi zaten.
Hz. Ali (r.a), cübbeyi önce kokladı sonra orda bulunan ashaba verdi. Onlar da teker teker yaşlı gözlerle kokladıktan sonra Şam’dan gelen adam aldı. Elleri ve tüm bedeni titriyordu. Kalbi sanki duracaktı... Gözlerinden oluk gibi yaşlar akıyordu. Kokladı, damarlarına kadar hissetmişti O güzeller güzelinin kokusunu. Bu ne yüce bir peygamberdi ki kokusu bile kalbe huzur ve neşe veriyordu... Mest olan adam, daha sonra Resûlüllah (s.a.v.)' ın kabr-i şeriflerine gitti... Hâlâ kendine gelememişti... Başını ve ellerini semaya kaldırarak;
—Ya Rab! Senin birliğine, eşin ve ortağın bulunmadığına şehadet ederim!... Hz. Muhammed (s.a.v.)’in senin Rasûlün ve Habibin olduğuna şehadet ederim!...O’nun söylediği her şeyi kabul ediyorum!...diyerek şahadet getirdi. Ardından; “Eğer Müslümanlığımı kabul ediyorsan ne olur canımı burada al Ya Rab!” dedi ve yere yıkıldı...
İnkâr karanlığında paslanan kalplere, nuruna yerleştiren Mevla’mız bu adama da böyle şerefli bir ölüm lütfetmişti.Alıntıdır.. 
|
|
|
|
|
Logged
|
 chi begam? har chi begam fayde nadare...چي بگم.. هر چي بگم فايده نداره
|
|
|
|
|
|
|
| 30 Nisan 2008, 23:55:21 |
|
|
 |
« Yanıtla #3 : 30 Nisan 2008, 23:55:21 » |
|
|
|
|
|
|
Logged
|
"YARAB! Ne azabına dayanacak halim, Ne de rahmetinden mahrum kalmaya mecalim yoktur... Vefasızlık edip senden uzak kalsamda, halim sensiz edemeyeceğini haykırmaktadır. Vefasızlığım nisbetinde değil, ihtiyacım nisbetinde lütfuna talibim..."
|
|
|
| 01 Mayıs 2008, 00:30:33 |
|
|
 |
« Yanıtla #4 : 01 Mayıs 2008, 00:30:33 » |
|
“Keşke anamdan doğmasaydım, bu anı yaşamasaydım!... Ben ne kadar bahtsız bir insanım ki zamanın çengeline takıldım da üç gün önce gelemedim... Gül cemali göremedi gözlerim...Hissedemedim misk ü amber kokusunu, duyamadı kulaklarım o kadife sesini, vay benim halime!...” diyordu. cok güzeldi  razi olsun
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
| 28 Ağustos 2008, 16:50:23 |
|
|
 |
« Yanıtla #5 : 28 Ağustos 2008, 16:50:23 » |
|
|
|
|
|
|
Logged
|
HANGİ GÜZEL YÜZDÜR Kİ TOPRAK OLMADI!.. HANGİ CEYLAN GÖZDÜR Kİ YERE AKMADI!..
|
|
|
| 28 Ağustos 2008, 21:13:09 |
|
|
|
| 28 Ağustos 2008, 21:18:28 |
|
|
 |
« Yanıtla #7 : 28 Ağustos 2008, 21:18:28 » |
|
s.a yeni girdim siteye çok güzel rabbim devamını daim etsin
|
|
|
|
|
Logged
|
Kanımızın son damlasına kadar, varız, var olacağız,FİLİSTİN!!!
|
|
|
|