| 01 Şubat 2008, 17:06:24 |
|
|
 |
« : 01 Şubat 2008, 17:06:24 » |
|


TEVAZU İNSANI YÜCELTİR  (c.c) bu dinin son tebliğcisi, Resuller dizisinin son incisi olan ve ümmetinin onun uğruna: “Anamız babamız sana feda olsun Ya Resulallah!” dedikleri sevgili peygamberimize, ümmetine kol kanat germek ve kendisine uyanlara karşı mütevazı davranmasını tavsiye ediyor. Bu tavsiye sadece Peygamberimiz (s.a.v.)’e değil, onun şahsında bütün inananlara yapılmış bir tavsiyedir.
Tevazu kavramını biz Türkçemizde çok kullanıyoruz. Bu kavramın karşılığı alçakgönüllü olmak demektir. Yani “yaratılanı yaratandan ötürü sevmek”, yaratılanların içerisinde büyük veya küçük, hak kim tarafından ifade edilirse edilsin, onun insanlar içerisindeki konumuna bakmadan hakkı kabul edip boyun bükmektir
Çünkü Rabbimiz müminleri kardeş kılmış ve üstünlüğün sosyal statüde değil, ’a karşı olan vazifelerimizi yapmada olduğunu bildirmiştir. O zaman müminler kardeş olduklarını unutmamalı, birbirlerine karşı hiçbir zaman kaba davranmamalı, kendilerini diğer kardeşlerinden asla üstün görmemeli, onları konumlarından dolayı küçümsememeli ve de kendilerinden bir kabalık gördüğünde hemen yüz çevirmemelidir. Onların hoş olmayan bu hallerine karşı anlayışlı olmalıdır.
Herkes Hz. Âdem ve Havva’nın çocuklarıdır. Babamız Âdem ise topraktan yaratılmıştır. Bu cümleden hareketle hiç kimsenin üstünlük iddiasında bulunmaya, sülalesiyle övünmeye veya bir başkasını mensup olmuş olduğu milletiyle küçümsemeye hakkı yoktur. Çünkü büyüklenenleri ve kendilerini beğenenleri sevmez. Efendimizde kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimsenin cennete giremeyeceğini hadislerinde açıkça beyan etmiştir.
Bu konuda bize en güzel örnek rahmet peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.) dir. Ebu Hureyre rivayet ediyor:
Cebrail Resulüllah’la beraber otururken gökyüzüne baktı, bir meleğin indiğini görerek Resulüllah’a: “Bu melek yaratıldığından şu ana kadar yeryüzüne hiç inmedi” dedi. Melek inince Resulüllah’a:
—Ey Muhammed! Rabbin beni hükümdar peygamber mi, yoksa kul peygamber mi yapayım diye gönderdi, dedi. Cebrail:
—Ey Muhammed! Rabbine karşı tevazu göster, dedi. Bunun üzerine Resulüllah:
—Ben kul peygamber olmak istiyorum, buyurdu. Başka bir rivayette şu cümle ziyade edilmiştir:
Bu olaydan sonra Resulüllah (s.a.v.) arkaya yaslanarak yemek yemedi ve şöyle derdi: “Kulun yediği gibi yer, oturduğu gibi otururum.”(M. Yusuf KANDEHLEVİ, Muhtasar Hayatü’s Sahabe, s, 375)
Resulü hayatı boyunca “kul peygamber” olduğunu ortaya koymuş ve ashabından farklı bir hayat yaşamamıştır. Bir gün Resulü evinden bastonuna dayanarak çıkıp arkadaşlarının yanına gidiyor. Arkadaşları O’nu görür görmez ayağa kalkmaya çalışıyorlar. Bunun üzerine: “Yabancıların yaptığı gibi yapıp ayağa kalkmayınız. Onların bir kısmı bir kısmını ulular” buyurarak, ayağa kalkmalarına müsaade etmemiştir.DEVAM EDECEK...
|
|
|
|
|
Logged
|
 chi begam? har chi begam fayde nadare...چي بگم.. هر چي بگم فايده نداره
|
|
|
| 01 Şubat 2008, 17:11:09 |
|
|
 |
« Yanıtla #1 : 01 Şubat 2008, 17:11:09 » |
|
 O bir rahmet peygamberi olmasına rağmen, kendisini ashabından üstün görmezdi. Mescidi yaparken, Hendek kazarken ve düşmanla çarpışırken onlardan hiç mi hiç ayrılmıyordu. Bir gün kendisine bir bez parçasıyla güneşten korumak için gölgelik yapmaya çalışan bir sahabeye: “Bırak” dedi ve elinden bezi alarak yere koyduktan sonra: “Bende sizin gibi bir insanım” buyurdu. (M. Yusuf KANDEHLEVİ, Muhtasar Hayatü’s Sahabe, s, 376)
Kibir ve gururlarından insanları yanlarına yaklaştırmayan yöneticilere, malıyla övünüp insanlara tepeden bakan şımarık zenginlere ve de bir şeyler biliyorum havasına girip burnundan kıl aldırmayan “mabet artistlerine”, efendimizin şu iki hali ders olmalıdır.
Enes radıyallahu anh şöyle anlatıyor:
Medineli bir adamın hizmetçisi peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in elinden tutar, onu istediği yere kadar götürürdü. (Buhari, Edeb 61) Yine Enes’in başka bir rivayetinde de; Medineli herhangi köle bir kadın peygamberin önüne düşer, ihtiyacını gördürmek üzere istediği mahalleye götürür ve efendimizde bu durumdan hiç rahatsız olmazdı.
Bir gün bir adam peygamberimizi ziyarete gelmişti. Bir anda kendisini Resulüllah Sallallahu aleyhi ve sellem’in huzurunda bulunca heyecanlanıp titremeye başladı. Resulüllah onu bu halde görünce:
“Kendine gel arkadaş! Ben hükümdar değilim. Ben, kadid (güneşte kurutulmuş et, kuru ekmek) yiyen Kureyşli bir kadının oğluyum!..” buyurarak teskin etti. (İbn Mace, Et’ime 30)
Sahabe O’na kol kanat geriyor ve yüzüne bakmaya doyamıyorlardı. Bir topluluğa gitse, hemen kalkıp gölgesinde oturup dinleneceği bir kulübe yapmaya çalışıyorlar. Fakat Resulüllah: “Hayır! İster ayaklarıma bassınlar, ister eteğimi çeksinler ölünceye kadar aralarında oturacağım. Bundan rahatsızlık duymam” diyor.
Sevgili peygamberimiz sade bir hayatı ve alçakgönüllülüğü huy edinmişti. Bu sadelik O’nun her halinde tezahür ediyordu. O’nun inşa etmiş olduğu asrısaadetin mimarları da mütevazı insanlardı. Gurur, kibir, riya ve övünmek onların hayatlarından çok uzak şeylerdi. Hangisinin hayatına baksak, tevazu anlamında birçok örnek davranışlar görebiliriz. Biz burada Hz. Ömer (r.a)’in Halifelik dönemindeki alçak gönüllülüğünü anlatan bir olayı zikredelim.
Hz. Ömer halifeliği sırasında bir gün ashâb-ı kirâmdan Cârud İbni Muallâ ile Medine sokaklarında gezerken karşılarına Havle Binti Sa’lebe çıktı. Resulüllah zamanında genç bir kadın olan Havle artık ihtiyarlamıştı. –Havle, yaşlı kocasıyla arasında geçen bir meseleyi Resulüllah’a şikâyet etmiş, ’ta onun bu şikâyetini işitmiş ve meseleyi halletmek üzere Mücadele suresinin ilk ayetleri inmişti.- İşte bu ihtiyar hanım sahâbi: —Ömer! diye seslendi.
Ömer radıyallahu anh durunca Havle ona şunları söyledi:
—Biz seni hayli zaman “Ömercik” diye bilirdik. Sonra büyüdün “delikanlı Ömer” oldun. Daha sonra da sana “Müminlerin Emiri Ömer” dedik. ’dan kork ve insanların işleriyle ilgilen. Zira ’ın azabından korkan kimseye uzaklar yakın olur. Ölümden korkan, fırsatı kaçırmaktan da korkar.
Bu sözler üzerine Hz. Ömer duygulandı ve ağlamaya başladı. Onun bu haline üzülen Cârud, Havle’ye dönerek:
—Yeter be kadın! Müminlerin Emiri’ni rahatsız ettin, dedi. Hz. Ömer arkadaşına şunları söyledi:
—Bırak onu istediğini söylesin! Sen bu kadının kim olduğunu biliyor musun? Bu, şikâyetini Teâlâ’nın arşı a’lâdan duyup değer verdiği Havle’dir. Vallahi beni geceye kadar burada tutmak istese, namazımı kılıp gelir yine onu dinlerdim. (Riyazü’s Salihin, c, 3, s, 508)
Buraya kadar anlatmaya çalıştığımız tevazu işte budur. Koca halife hiçbir gurura kapılmadan yaşlı bir kadını uzun müddet ayakta dinliyor. Bugün hangi makam sahibi böyle bir davranışı sergileyebilir? Hangi varlık ve ilim adamı bu mütevazılığı gösterip de halkının bu uyarılarına yüksünmeden kulak verebilir? Etrafındaki korumalarından kendilerine yaklaşılamayan makam sahipleri, insanlığa tevazudan dem vurup, ama küçücük çantalarını dahi böbürlenerek yanındakilere taşıtan “mabet artistleri” ve ne oldum delisi olup kul olduğunu unutan biz şımarık Müslümanların hakikaten işi çok zor.
Ebu Hureyre (r.a) anlatıyor:
Bir gün Peygamberimizle birlikte elbise almak için çarşıya çıkmıştık. Satıcıya “ölç” buyurdu. Satıcı yerinden fırladı ve Peygamber efendimizin elini öpmek istedi. Peygamberimiz elini vermedi ve şöyle buyurdu:
—Acemler krallarına böyle yaparlar; ben kral değilim, ben sadece sizden biriyim.
Sonra elbiseyi aldık. Ben taşımak istedim, kabul buyurmadı ve bu defa da bana hitaben:
—Eşyasını sahibinin taşıması daha uygundur, dediler. (Kadı İyaz, Şifa, I, 103)
Görüldüğü gibi Peygamberimiz kendi işlerini başkasına yaptırmazdı. Kendi elbiselerini temizler, keçisini sağar, söküğünü diker ve pabucunu kendisi yamardı. Çocuklarla ilgilenir, hizmetçilerle aynı sofraya oturur ve ev işlerinde hanımlarına yardım ederdi.
Örnek kul ve son Resul olan Hz. Muhammed (s.a.v) âlemlere rahmet gönderilmesine rağmen ashabından farklı yaşamamıştır. Mütevazı bir hayat yaşadığını her davranışıyla ortaya koymuş ve alçakgönüllülüğü ümmetine de tavsiye etmiştir.KAYNAK: Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
|
Logged
|
 chi begam? har chi begam fayde nadare...چي بگم.. هر چي بگم فايده نداره
|
|
|
| 01 Şubat 2008, 17:58:38 |
|
|
 |
« Yanıtla #2 : 01 Şubat 2008, 17:58:38 » |
|
Rabbi'nin rızasını kazanmak,
O'na tertemiz dönmek isteyen müminlerin en belirgin özelliği
alçakgönüllülük...
Yok iken var edilmiş olduğunu,
Her yönüyle 'a ait ve muhtaç olduğunu,
O'nun yardımı yetişmezse hiç bir hayra ulaşamayacağını,
Mülkün ve hükümranlığın gerçek sahibinin O olduğunu bilmek...
İç ve dış aleminde
Hayatı buna göre, böyle yaşamak...
Olgun başaklar gibi eğik ama verimli, diri, vakur...
Tevazu müslüman kalbi.
Tevazu ve benlikten arınmışlık (mahviyet) olmadan Hakk'a ulaşmak mümkün değildir.
Çünkü tevazu ve mahviyet kalpte yer edinmiş, karar kılmış tam bir imanın sonucudur.
İman kalbe yerleşip, tevazu ve mahviyet ahlâkın ayrılmaz bir parçası haline gelmeden kimseye kâmil mümin denilemez.
Bu nedenle kâmil zatlar en üst seviyede bu sıfatlara sahip olmalarına rağmen, iç alemlerinde meydana gelebilecek zerre miktarı sapmadan dahi korkmuşlardır
|
|
|
|
|
Logged
|
Sen Yolcu Bu Yalan Dünya Hancıdır Öyle Bir Gün Varki Yürekte Sancıdır Yer Gök Bir Olup Da Hesap Sorulunca En Sevdiğin Bile Senden Davacıdır 
|
|
|
| 01 Şubat 2008, 18:17:57 |
|
|
 |
« Yanıtla #3 : 01 Şubat 2008, 18:17:57 » |
|
Tevazuya Dair Bir Kaç Söz Severiz insanların mutevazı olanlarını. Gözleri şimşek şimşek, bakışları delici olanlardan uzaklaşır, edeple başı önünde gözleri ayak ucunda gezenlerin yakınına sokuluruz.
Zaten hikmeti sesiz insanlarda aramak gerkir, onlara yakın olmak gerekir. Dış için ayinesidir, dışında öfke saçan ateş püskürenlerin ciğeri yanardağdır. Yumuşaklık ahlakın güzelliğindendir, sertlik ise hamlıktan.
İnsana en yaraşır özelliklerden biridir belki de, huzurunda adım attığı, yediği içtiği, konuştuğu, güldüğü, sustuğu haykırdığı İzzet sahibinin gözlediği her an toprak gibi olmak.
Yaraşır insan olana, gözü yaşlı, boynu bükük, haddini bilir, sözünü sakınır, gözünü korur, fikrine hakim, dilini tutar olmak. Kendi için bir şey dilerken, takdire razı olup, dostu için, fakir fukara için, din kardeşleri, dünya kardeşleri için, mazlumlar için, milleti, vatanı için el açtığında, hararetle, iştiyakla, ısrarla niyazlarda bulunmak.
Yakışır insana, Yaratıcının taksimine razı olmak, meskenin küçüğüne, yiyeceğin azına, varlığın yeteri kadar olanına, aldığına ve verdiğine.
Mütevazıı olacağım derken, varlıkların en şereflisi olarak yaratılmış, yüce kitapta övülmüşken, verilen akıl, ilim, irfan, güç, kuvvet, iyiyi kötüden ayırma meziyetini görmez olup, tevekkülü tembelliğe dönüştürünce, iş tevazudan çıkıp nankörlüğe ulaşıyor.
Kudret eliyle, özene bezene verilen ihsanlar farkedilmeyince de meziyetler, kıymeti bilinmeden, insanların hizmetine girmeden yok olup gidiyor. Nimeti görmeyen, kendini bilmeyen, bilmediği ve görmediği meziyetleri, onları veren uğrunda kullanmayı da bilmiyor.
En tehlikelisi de ne biliyor musunuz? Fazla tevazu kibri peşinden sürükleyip getiriyor, bu sefer insanların en mütevazı olanı olma yarışı başlıyor. İkisi arasını dengeleyecek teraziyi bulmak gerek.
Oysa dünya, kusurlarını bilip silmeye çalışan, yanlış da olsa üreten, mükemmeli görüp ona erişmeye çalışan, varlığıyla da yokluğuyla da gurur duymayan, ne yapacağını bilen insanları bekliyor. Acizler ordusu da hatalarına ağlamaktan onları düzeltmeye vakit dahi bulamıyor. Her bir aza birbirinden bağımsız hareket edebilir: göz ağlar, kalp pişman olurken, eller dua, diller tevbe, ayaklar gayret, akıl üretme, bilinç destekleme görevini hakkıyla yerine getirebilir.
Al-i İmran 160 Eğer yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse olamaz. Şayet O, sizi yardımsız bırakırsa, size yardım edecek kim olabilir? Öyleyse mü'minler ancak 'a güvenip dayansınlar. alıntıdır
|
|
|
|
|
Logged
|
Sen Yolcu Bu Yalan Dünya Hancıdır Öyle Bir Gün Varki Yürekte Sancıdır Yer Gök Bir Olup Da Hesap Sorulunca En Sevdiğin Bile Senden Davacıdır 
|
|
|
| 01 Şubat 2008, 22:04:38 |
|
|
 |
« Yanıtla #4 : 01 Şubat 2008, 22:04:38 » |
|
Ahmed Rufai Hazretleri, bir gün talebelerine:
- İçinizde kim bende bir ayıp görüyorsa bildirsin, dedi.
Müritlerinden biri:
- Efendim, sizde büyük bir ayıp var, diye cevap verdi.
Ayıbını talebesine soracak kadar kendini aşmış bu mütavazi insan hiç kızmadı, talebesi böyle söylüyor diye üzülmedi, belki sadece ayıbından kurtulabilmek ümidiyle sordu:
- Söyle dedi, kardeşim, o ayıbım nedir?
Talebe gözleri dolu dolu:
- Bizim gibilerin size talebe olması, dedi.
Bu söz gönüllere çok tesir etmiş, sohbette bulunan herkes ağlamaya başlamıştı. Ahmed Rufai Hazretleri de ağlıyordu. Bir ara sadece;
- Ben sizin hizmetçinizim, ben hepinizden aşağıyım diyebildi.KAYNAK: Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yapwww.menzil.net
|
|
|
|
|
Logged
|
 chi begam? har chi begam fayde nadare...چي بگم.. هر چي بگم فايده نداره
|
|
|
| 01 Şubat 2008, 22:47:28 |
|
|
 |
« Yanıtla #5 : 01 Şubat 2008, 22:47:28 » |
|
Kibir her iyiliğe engeldir* Kibirden sakının. Topraktan yaratılıp, yine toprağa dönecek olan bir varlığın kibirlenmesi, bugün var, yarın yok olan bir varlığın kendini beğenmesi ne kadar anlamsızdır.
* Tevazu göstermekle, tevazu sahibi olmak çok farklıdır. Tevazu sahibi övülmüş, tevazu göstermeye çalışan ise yerilmiştir. Cüneyd-i Bağdadi hazretleri, (Tevazu göstermeye çalışmak da kibirdir. Çünkü kendinde bir varlık hisseden tevazu göstermeye çalışır. Gerçek tevazu ehli, kendinde bir varlık hissetmez ki, tevazu göstermeye çalışsın. Onun tevazuu tabiidir, yapmacık değildir) buyuruyor. Bazısı da, (Bu günahkâr, bu fakir) diyerek kendinin tevazu ehli olduğunu göstermeye çalışır. Bir günahını söyleyince hemen kızar. O zaman sözünde yapmacık olduğu anlaşılır. Din büyükleri de “bu fakir” diye kullanırlar. Fakat bunlar böyle sözlerinde samimidir. Kibirlenmek, kibirli görünmek, tevazu farklıdır. Kibirliye karşı, kibirli görünmek sadaka vermek gibi sevaptır.
* Kibir, insanı, ü teâlânın bütün emirlerine muhalefete sevk eder. Çünkü kibirli insan, başka birinden hak ve hakikati duysa, onu kabul etmek istemez, hemen karşısına çıkar. Dini konularda bile münazara edilse, hemen inkâra kalkışır. Hatta hakkı, karşıdakinin dilinden duysa hemen çeşitli yollardan, doğru olduğunu bile bile onu çürütmeye çalışır.
* Kibrin en kötüsü ü teâlâya karşı kibirdir. Nemrud, Firavun böyle idi. İlahlık iddiasında bulundular. Bazı dinsizler de imanı, ibadeti, namaz kılmayı aşağılık, gericilik sanarak kibirlenirler. ü teâlâ buyuruyor ki: (Büyüklenerek bana ibadet etmeyenler alçalmış olarak Cehenneme girecektir.) [Mümin 60]
Bundan sonra kibrin kötüsü, Peygamberlere karşı kibirdir. Bazıları, Peygamberleri kendileri gibi bir insan gördükleri için, kibirlenerek onlara uymayı kabul etmediler. Mesela Peygamber efendimiz için dediler ki: (Bu da sizin gibi bir insan. Kendiniz gibi bir insana itaat ederseniz, hüsrana uğrarsınız.) [Müminun 33, 34]
Bundan sonra da İnsanlara karşı kibir gelir. Herhangi bir hususta kendini başkasından üstün gören kibirlidir. Kibrin sebepleri şunlardır: İlim, ibadet, soy, güzellik, kuvvet, servet, mevki, yakınların çokluğu.
* İlim silah gibidir. Düşman elinde zararı, dostun elinde faydası olur. Yani ilim, kibirlinin kibrini, tevazu ehlinin tevazuunu artırır. İlmi ile kibirlenmek, büyük felakettir. İbadeti sebebiyle kibirlenmek de büyük felakettir. Bunun için “Çok ibadet edenin, kibirden kurtulması zor olur” buyurulmuştur. Soyu ile övünmek ahmaklıktır. Kabil, Hazret-i Âdem’in oğlu idi. Babasının Peygamber olması, bunu küfürden kurtaramadı. Güzellik yüzünden kibre düşmek daha çok kadınlarda görülür. Başkalarını ayıplamaya, küçük düşürmeye ve gıybete vesile olur. Halbuki güzellik, insanda kalıcı değildir, er-geç gider. Geçici olan şeyle kibirlenmek, ahmaklıktır. Kibredenin güzelliği, gübrelikte biten gül gibidir.
Alıntıdır..
|
|
|
|
|
Logged
|
 chi begam? har chi begam fayde nadare...چي بگم.. هر چي بگم فايده نداره
|
|
|
| 02 Şubat 2008, 14:49:35 |
|
|
 |
« Yanıtla #6 : 02 Şubat 2008, 14:49:35 » |
|
Adamın birisi kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır.
Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi birşey yapmış olmak için bunu Hacı Bektaş Veli'nin dergahına kurban olarak bağışlamak ister.
O zamanlar dergahlar aynı zamanda aşevi işlevi görüyordu.
Durumu Hacı Bektaş Veli'ye anlatır ve Hacı Bektaş Veli helal değildir diye bu kurbanı geri çevirir.
Bunun üzerine adam mevlevi dergahına gider ve aynı durumu Mevlana'ya anlatır. Mevlana ise bu hediyeyi kabul eder.
Adam aynı şeyi Hacı Bektaş Veli'ye de anlattığını ama onun bunu kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlana'ya bunun sebebini sorar.
Mevlana şöyle der: - Biz bir karga isek Hacı Bektaş Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz. O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.
Adam üşenmez kalkar Hacı Bektaş dergahı'na gider ve Hacı Bektaş Veli'ye, Mevlana'nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bektaş Veli'ye sorar.
Haci Bektas da şöyle der: - Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana'nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir.
**BÜYÜKLERİN TEVAZUSUDA BÜYÜK OLUR** [/i][/color]
|
|
|
|
|
Logged
|
 chi begam? har chi begam fayde nadare...چي بگم.. هر چي بگم فايده نداره
|
|
|
| 02 Şubat 2008, 17:09:55 |
|
|
 |
« Yanıtla #7 : 02 Şubat 2008, 17:09:55 » |
|
BAŞLARINI ÖNE EĞEN BAŞAKLAR
Kendisini başkalarından üstün görmeyen mütevazı insan her türlü sevgiyi, hürmet ve saygıyı hak ediyor demektir. Ancak kibri olmayan insan mütevazi olur veya tevazunun oranı, kibrinizin çokluğu veya azlığı oranındadır. Aynı zamanda tevazu kişinin fazileti iken, onun başkalarınca istismar edilmesini engelleyici bir başka özellik olan vakarın da temel bir kaynağıdır. Büyük insanın büyüklüğü, kendisinden küçük veya kendisinden aşağı seviyede olan insanlarla kurduğu ilişkiden belli olur.
CEHALETİNİ BİLME BİLGİSİ
Bir insan her türlü kalitesine, bilgi ve kültür donanımlarına ve engin tecrübelirne rağmen insanlarla ilişkilerinde tevazuya riayet ediyorsa, işte o zaman mümin olmanın imtihanını verebiliyor demektir. Aslında tevazu sahibi kâmil insan, bilgisi arttıkça gerçekte hiçbir şey bilmediğini bilmeye başlar. Tevazu, insanın ilahi ilim deryası karşısında acizliğini itiraf edebilmesidir.
Davud-u Tâi k.s. Hazretleri uzaklardan kendisini ziyarete gelenlere sormuş:
-Niçin geldiniz?
-Büyüğümüzü ziyaret için, demişler.
-Birader, ben kendimi büyük bilsem, küçüklüğümün delili olur. Küçük bildiğime göre şimdi sizin ziyaretinizi nasıl kabul edeyim?
Evet; fazilet ve tevazu sahibi insanlar, kendilerini her zaman böyle muhakeme ve muhasebe etmişler, asla başkalarından hürmet ve ikram beklememişlerdir.
Yüksek makamlarda bile mütevazi insan olduğu gibidir. Ne kadar parayla karşılaşsa bile, o insan aç olan kişinin halinden anlıyor demektir. Malı yok iken nasıl sabrediyor idiyse pek çok konuda aynı sabrı sürdürebiliyor demektir.
...
|
|
|
|
|
Logged
|
Sen Yolcu Bu Yalan Dünya Hancıdır Öyle Bir Gün Varki Yürekte Sancıdır Yer Gök Bir Olup Da Hesap Sorulunca En Sevdiğin Bile Senden Davacıdır 
|
|
|
| 02 Şubat 2008, 17:21:15 |
|
|
 |
« Yanıtla #8 : 02 Şubat 2008, 17:21:15 » |
|
HER MEVSİM YENİ BİR OLGUNLUK
Mütevazi insan meyve ağacına benzer. Meyve dalının yere eğilmesi meyvesinin çokluğundandır. Dal yere doğru eğilmese, daldaki meyvelerden istifade etmek isteyen insanlar çeşitli güçlüklerle karşılaşacaklardır. Bu insanların, kış boyunca sabırla yaz mevsimini bekleyen ağacın baharla birlikte tomurcuklanarak meyveye dönüşmüş ürününden bereketlenmesi arzu edilmez mi? Bir meyve ağacının bu dünyadaki yaratılış vazifesi, yaratılmış diğer varlıklara meyve ikram etmektir. Bu ikramı meyvelerinin ağırlığıyla dallarını aşağı eğerek en güzel bir şekilde sunmaktadır.
Tevazu sahibi olmayan müslüman veya ibadetle meşgul olan âbid veya zâhit var mıdır sorusunu herkes kendi tecrübelerine göre cevaplandırabilir. Ancak Süfyan-ı Sevrî k.s. tevazu sahibi olmayan zahidi meyvesiz ağaca benzetmektedir. Kendi kendine alçalmayan kimse, başkası yanında yükselebilir mi?
Mesnevi-i Şerif'te anlatıldığı üzere Hz. Musa a.s. o iç ağrısı gibi herkesi rahatsız edici olan İsrailoğulları'nın kendilerini başka kavimlerden üstün görmemeleri ve dolayısıyla başlarının eğilmesi için, Kudüs Kalesinin kapısın ufak, alçacık yaptırmıştı.
NEFSİN ÜSTÜNLÜK HAYALİ
Bazen adına ilim öğrendiğimizi düşünürken, aslında gururumuz okşanıyor olabilir. adına ibadet ederken araya pek çok nefs'î engellerin girmesiyle o ibadet bizleri mağrur bir insan yapabilir. Zikir yapan ve haramların çoğuna dikkat etmeye çalışan bir zahit, kendisinde gördüğü üstünlükleriyle gözleri kamaşabilir ve âşık olan arifleri bile küçümseyebilir.
Oysa Eşrefoğlu Rumî'nin Divan'ında geçtiği üzere, küçümsenen bu âşıklar gözlerinden dökülen yaşlarla katında birer tevazu abideleridirler:
"Âşıkın işi tevazu meskenet
Gözleri yaş müdam seylandürür."
...
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 02 Şubat 2008, 17:23:13 Gönderen: CeNNeT »
|
Logged
|
Sen Yolcu Bu Yalan Dünya Hancıdır Öyle Bir Gün Varki Yürekte Sancıdır Yer Gök Bir Olup Da Hesap Sorulunca En Sevdiğin Bile Senden Davacıdır 
|
|
|
| 02 Şubat 2008, 17:22:32 |
|
|
 |
« Yanıtla #9 : 02 Şubat 2008, 17:22:32 » |
|
YARATICISINA MUHTAÇ İNSAN
Oysa başaklar olgunlaştıkça başlarını önlerine eğmezler mi? Bir başakta ne kadar çok buğday tanesi varsa başını o kadar aşağı eğmiştir. Başağın kendisiyle övünmesi yerine başını tevazu gereği önüne eğmesi, aslında onun değerini daha da yüceltmektedir. Çünkü o başak, öncelikle haddini yani sınırlarını bilmektedir. Ne kadar ürün vermiş olursa olsun yaratıcısı karşısında yine aciz bir varlıktır. Yaratıcısının lütfuyla ürünlerini diğer canlılara sunmuştur. Bu vazifesini yerine getirmekle övünecek yerde onun şükretmesi gerekmez mi?
Bu bağlamda dostlarından Ebu Süleyman Daranî k.s. Hazretleri'nin tevazu tarifine bakmamız gerekmektedir: "Tevazu, yaptığın güzel işlere bakıp kendini beğenmemen ve şımarmamandır."
BÜTÜN İNSANLAR AYNI YOLUN YOLCUSU
Tevazu sahibi bir kişide başkaları için kötü duygulara yer yoktur. Bu kişinin insanlar arası ilişkileri güven ve samimiyet doludur. Çevresinde yükselmek isteyenlere karşı kıskançlık ve rekabet duygusuyla engel değil, destek olmak mütevazı insanlara has bir özelliktir.
Sultan Veled Hazretleri bir defasında Hz. Mevlâna'yı inkâr edenleri parça parça etmeyi düşünürken, Mevlâna k.s. kendisine:
"Bahaeddin, eğer cennette olmak istersen herkesle dost ol, kimseye kin besleme, herkese tevazu göster, başkalarından ileri olmak isteme ve olma! Sana kimseden kötülük gelmemesini istersen, kötü şeyler düşünme ve öğrenme." öğüdünde bulunmuştur. (Sultan Veled, Maârif, önsöz yazısında.)
Tevazudan bahsederken dünya ehli karşısında zillete düşmemek gerektiğini de vurgulamalıyız. Zillete varmayan tevazu ve gurura varmayan vakar bizler için ölçü olabilir. Dünya ehline, dünya için tevazu göstermek mümin için tabii ki yanlıştır. Tevazu, 'ın rızasına uymak için gösterilmelidir. Dolayısıyla böyle bir davranış, o insanın hakkındaki düşüncelerinin ifadesi olacaktır.
...
|
|
|
|
|
Logged
|
Sen Yolcu Bu Yalan Dünya Hancıdır Öyle Bir Gün Varki Yürekte Sancıdır Yer Gök Bir Olup Da Hesap Sorulunca En Sevdiğin Bile Senden Davacıdır 
|
|
|
| 02 Şubat 2008, 17:24:27 |
|
|
 |
« Yanıtla #10 : 02 Şubat 2008, 17:24:27 » |
|
SUYUN GÜCÜ
Tevazuya en güzel örneklerden biri sudur. Evet, su bazıları tarafından kuvvetsiz görülebilir ama dayanıklı olduğu sanılan nice kayalar, betonlar suyun sessizce içlerine sızmasıyla yıkılmışlardır. Su belki yerden akar; belki her şeyden aşağıdadır. Ancak suyun etkisine baktığımızda pek çok durumda sert kayadan bile daha kuvvetli olduğunu görebiliriz.
Denizlerin ve nehirlerin de yüzlerce dağ sellerinden faydalanmaları, daima kendilerinin onlardan daha aşağı seviyelerde bulunmaları yüzündendir. Böylelikle onlar bütün dağ derelerine hakimdirler. Bilgin olan kimse de bilgeliği ancak alçak gönüllülükle bulmuştur. Bulunduğu mevki insanların üstünde de olsa, altındakiler onun ağırlığını hissetmezler, Yeri, insanların önlerinde de olsa bir engel olarak görülmezler.
KATINDA BÜYÜT OLMAK
Bazan kendimizi büyük görebilir veya başkaları nezdinde büyük görülebiliriz, fakat bir mümin için önemli olan katında nasıl olduğumuzdur. "Nefsimin kendi gözümde büyük, yanında küçük olmasından 'a sığınırım." (Müslim) diye buyuran Yüce Peygamberimiz s.a.v.'in dualarında ifade edildiği gibi, kendi gözümüzde küçük, katında ise büyük olmayı arzulamalıyız.
Hakikate doğru yükseldikçe zatını daha derinlerden idrak edebilen ve böylece tevazusu ve kulluğu gittikçe artan ihlâslı kişilerden olmamızı 'tan talep edelim.
Sözlerimizi tevazu ile insanın alçalmayacağını, aksine nasıl yüceleceğini ifade eden Mesnevi alıntısıyla bitirelim:
"Aklı kıt olanlar armut ağacı ararlar... Fakat bu armut ağacından o armut ağacına uzun bir yol var!
Armut ağacından in de yürümeye koyul... senin gözün de kamaşmış yüzün de! Bu ağaç, benliktir... evvelki varlıktır. İnsan, bu varlıkla kaldıkça gözü şaşı olur, olmayacak şeyler görür.
Fakat armut ağacından indin mi düşüncede de bir eğrilik, sapıklık kalmaz, gözde de sözde de! O vakit bu ağacı, dalları yedinci kat göğe kadar yücelmiş büyük bir devlet ağacı olmuş görürsün.
Aşağı indin de ondan ayrıldın mı, rahmetiyle o ağacı değiştirir. Bu aşağıya inme, bu tevazu yüzünden gözüne doğru bir görüş kabiliyeti verir.
Doğru görüş kolay ve bedava olsaydı Mustafa s.a.v. 'tan bu görüşü diler miydi?
Dedi ki: "Ya Rabbi, yukarıda olsun, aşağıda olsun, her cüz'ü bana olduğu gibi göster!"
Aşağıya indikten sonra yine o ağaca çık; çünkü artık o ağaç, 'ol!' emriyle değişmiş yeşermiştir.
Ahmet ALEMDAR
Semerkand Dergisi
Kaynak: Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yapwww.huzurislamda.com
|
|
|
|
|
Logged
|
Sen Yolcu Bu Yalan Dünya Hancıdır Öyle Bir Gün Varki Yürekte Sancıdır Yer Gök Bir Olup Da Hesap Sorulunca En Sevdiğin Bile Senden Davacıdır 
|
|
|
| 02 Şubat 2008, 21:20:35 |
|
|
 |
« Yanıtla #11 : 02 Şubat 2008, 21:20:35 » |
|
Büyüklüğü Gerçek Sahibine Teslim Etmek  Tevazu’nun merkezi kalptir. Yüce Rabbi’ni ve nefsini tanıyan kimsenin kibirli, cimri ve bencil olması mümkün değildir. Çünkü Rabbi’ni gerçekten tanıyan kimse, maddi ve manevi bütün mülk, yetki ve şerefin Yüce ’a ait olduğunu kesin olarak anlar, bundan sonra da nefsi için ilâhî edebe uymaktan başka bir izzet ve şeref aramaz. ***
Tevazu, yüceliğin ’a ait olduğunu bilip hakka boyun eğmektir. Tevazu, herkese hakkını vermektir. Tevazu insanların önünde alçalmak değil, herkese güzel muamele ile ilâhî huzurda yükselmektir. Tevazu, kalbin samimi, dilin tatlı, yüzün yumuşak, davranışın ihlâslı, işlerin dengeli olmasıdır. Bunlara kısaca güzel ahlâk denir. Yüce ’a itaat eden tevazu göstermiş, isyan eden kibir yapmış olur.
Tevazu halka şirin gözükmek için değil, Hakk’a sevilmek için yapılır. Tevazu, kullukta nefisini kusurlu, başkalarını mazur görme ahlâkıdır. Tevazu, kibri kırmak ve kalpten bencilliği atıp yerine “biz” şuurunu yerleştirmektir.
Tevazu, karşısındaki insandan korkarak boyun bükmek veya ondan bir şey ümit ederek yağcılık etmek değildir. Tevazu, kesinlikle miskinlik, pintilik, tembellik, korkaklık ve dalkavukluktan ayrı bir şeydir. Tevazu, herkesin imanı ve irfanı kadar sahip olacağı şerefli bir ahlâktır. Tevazu içi ve dışıyla samimiyet ister. Samimiyet olmazsa, tevazu zillete dönüşür....
|
|
|
|
|
Logged
|
 chi begam? har chi begam fayde nadare...چي بگم.. هر چي بگم فايده نداره
|
|
|
| 02 Şubat 2008, 21:32:55 |
|
|
 |
« Yanıtla #12 : 02 Şubat 2008, 21:32:55 » |
|
Tevazuya ulaşmanın en güzel yolu, bu ahlâka ulaşmış salih insanlarla beraber olmaktır. Onlar, ilâhî aşk ile benliklerini yıkamışlar ve Yüce Yaratıcı’ya güzel kullukla ayrı bir benlik kazanmışlardır. Bu benlikle aşıklar artık “ben” demez, devamlı “O” der. O’nun için sever, O’nun için kızarlar. Arifler, ’ın yarattığı bütün varlıkları bir aile gibi görür, hepsine merhamet nazarı ile bakarlar. Kimseye karşı kibirlenmez, nefsini kimseden üstün görmezler. Onlar, sadece Yüce Sevgili’ye yönelir, O’nun hoşnutluğunu ararlar. Onlarla beraber olanlar, bu yüksek ihlâs ve edepten muhakkak bir pay sahibi olur. Arifler, “tevbe, zikir ve ilâhî sevgi ile bir mürşid elinde terbiye edilip sertliği giderilmeyen nefis, gerçek tavazuya ulaşamaz” demişlerdir.

Tevazu müslümanın şiarıdır. O ilâhî bir emirdir. Rahmet Peygamberi A.S. bu şerefli vazifeyi şöyle hatırlatır:
“Allahu Tealâ bana birbirinize tevazu göstermenizi, bazınızın diğerlerine taşkınlık ve zulüm yapmamanızı emretti.” (Müslim, Ebu Davud, İbnu Mace)
Tevazu Peygamber (as) Ahlakıdır
Şimdi bütün yaratılmışların efendisi olan Rasulullah A.S. Efendimiz’in yüksek tevazu ahlâkından birkaç örnek verelim:
Efendimiz A.S. her güzellikte olduğu gibi, tevazuda da zirvedeydi. O, hür olsun, köle olsun herkesin davetine icabet ederdi. Bir yudum süt veya bir parça et de olsa hediyeyi kabul eder, onları yer, içer ve karşılık verirdi. Kendisi, rasullerin efendisi, muttakilerin imamı ve Alemlerin Rabbi’nin peygamberi iken, çarşı-pazardan bir şey alır, onu kendisi taşırdı. Elinden yükünü almak isteyenlere: “Bir şeyin sahibi onu taşımaya daha çok layıktır.” buyururdu. (Tebaranî, Ebu Ya’lâ, Heysemî)
Özel muamele istemezdi. Yeri cennet iken, dünyadaki insanların içinde olmayı tercih eder, onların çilelerine sabrederdi. Hakk’ın hatırına halkın sıkıntı ve nazını çekiyordu. O her makam ve şahsa karşı nasıl tevazu içinde muamele edileceğini bizzat gösteriyordu. Allahu Tealâ onu güzel ahlâkta bir numune yaptı. Ona uymadan kimsenin ilâhî sevgiyi tadamayacağını duyurdu. (ÂI-i İmran/188)
Rahmet Peygamberi A.S., kendisine uyulması gereken hususları şöyle tespit buyurdu:
“Bana iyilik, takva, ’tan korku ve nefsi zelil etme hallerinde uyunuz.” (Kurtubî, Süyutî)
O’nun tevazu hakkındaki şu beyanları konunun özünü veriyor:
“Kim rızası için insanlara tevazu gösterirse, o kimseyi muhakkak yüceltir. Kim de ’ın kullarına karşı kibir gösterirse, onu alçaltır.” (Ahmed, İbnu Mace, İbnu Hıbban)
“Tevazunun başı, karşılaştığın kimseye ilk önce senin selam vermen, selam verene karşılıkta bulunman, meclisin gerisinde oturmaya razı olman, methedilmeyi, nefsini temize çıkarmayı ve iyiliklerinin anılmasını sevmemendir.” (Beyhakî, Süyutî)
“Ne mutlu şeref ve dinînden birşey kaybetmeden tevazu gösterene!” (Beyhakî, Tebaranî, Süyutî)
Hikmet ehlinden birisine: “Haset edilmeyen bir nimet ve sahibine acınmayan bir belâ biliyor musunuz?” diye sorulunca şu cevabı verir: “Evet, haset edilmeyen nimet tevazu, sahibine acınmayan bela da kibirdir.”
Son olarak, büyük arif Şihabüddin Sühreverdi K.S.’yi dinleyelim:
“ dostlarının en güzel ahlâkı tevazudur. Kul, tevazu elbisesinden daha güzel bir elbise giymemiştir. Gerçek tevazuya ve hikmete sahip olan kimse, herkes onu nasıl görüyor ve değerlendiriyorsa nefsini o hale razı eder, kendisini öyle gösterir, farklı bir halde olduğunu ispata çalışmaz. Karşısındaki insan da kendisini nasıl kabul ediyor ve hangi halde göstermeye çalışıyorsa, onu öyle değerlendirir, o halde kabul eder. Kime bu hal ihsan edilmişse hem kendisi rahat eder, hem de başkalarını rahat ettirir. Gerçek tevazuya ancak Yüce ’ı tanıyan ve O’nun rızasına âşık olanlar ulaşırAlıntıdır..(kısaltılmıştır)
|
|
|
|
|
Logged
|
 chi begam? har chi begam fayde nadare...چي بگم.. هر چي بگم فايده نداره
|
|
|
| 03 Şubat 2008, 16:29:05 |
|
|
 |
« Yanıtla #13 : 03 Şubat 2008, 16:29:05 » |
|
Resûlüllah Efendimiz Aleyhisselam'ın Tevâzuu Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz, makam ve mertebesinin ulviyet ve efdaliyeti ile birlikte, insanların da en mütevâzi‘si idi. Kendisinin, kral peygamberlikle kul peygamberlik arasında muhayyer bırakılıp kul bir peygamber olmayı tercih etmesi üzerine, isrâfil aleyhisselâm, “Şüphe yok ki,  Teâlâ, tevâzu gösterdiğin o şeyi de sana vermiş bulunuyor. Kıyâmet günü, âdemoğullarının seyyidi sensin! Arzın, kendisi için yarılıp kabrinden ilk çıkacak ve ilk şefaat edecek olan da sensin!” demiştir. Resûlüllah Efendimiz’in, geçmişteki ve gelecekteki günahlarının,  Teâlâ tarafından bağışlandığı, kendisine müjdelenmişti. (S. Fetih, 2) Böyle olduğu halde Peygamberimiz, bir gün, “Sizden, ameli kendisini kurtarabilecek bir kimse yoktur!” buyurmuştu. “Yâ Resûlüllah, senin de mi amelin kurtaramaz?” diye sordular. O, “Evet, beni de amelim kurtaramaz! Ancak, Rabb’im  Teâlâ beni, tarafından bir mağfiret ve rahmetle kuflatır ve korur!” diye cevap verdiler. (Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, 2/235) Resûlüllah Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellem, bir sefer esnasında ashâbına, bir koyun kesip pişirmelerini söylemişti. Ashaptan birisi, — Yâ Resûlüllah (Sallallahu Aleyhi Vesellem), onun boğazlanması benim üzerime olsun, dedi. Başka birisi, — Yâ Resûlüllah (Sallallahu Aleyhi Vesellem), onun yüzmesi de benim üzerime olsun, dedi. Bir başkası, — Yâ Resûlüllah(Sallallahu Aleyhi Vesellem), pişirmesi de benim üzerime olsun, dedi. Resûlüllah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) Efendimiz de, — Odun toplamak da benim üzerime olsun, buyurdu. Sahâbîler, — Yâ Resûlallah Sallallahu Aleyhi Vesellem, biz senin işini de görmeğe yeteriz, (senin çalışmana gerek yok), dediler. Peygamber-i Zîşân EfendimizSallallahu Aleyhi Vesellem, —Sizin, benim işimi de görmeğe yeteceğinizi biliyorum. Fakat ben, size karşı imtiyazlı bir vaziyette bulunmaktan hoşlanmam. Çünkü  kulunu, ashâbı arasında imtiyazlı durumda görmekten hoşlanmaz! buyurdu. (Kastalanânî, Mevâhibü’l-Ledûniyye, 1/385) ..Alıntı..
|
|
|
|
|
Logged
|
 chi begam? har chi begam fayde nadare...چي بگم.. هر چي بگم فايده نداره
|
|
|
| 04 Şubat 2008, 19:05:53 |
|
|
 |
« Yanıtla #14 : 04 Şubat 2008, 19:05:53 » |
|
merhaba, İnsanın en zor becerdiği ve zorlandıgı konuların başında gelir.Yarada inanmak en büyük alçakgönüllük degilmidir?Yaradanı gerçekten seven için alçakgönüllü olmak kaçınılmazdır.İkdidar hırsı için yapılan işler aynı zamanda alçakgönüllü olmamak degilmidir.Hayata boyun egme!Yaradana eg!ZALİME BOYUN EGME!Mazluma dogru egil.'oku' emri ne için.OKu(yani anla) ki adam gibi hayata bak,alçakgönüllü olabilirsin böylelikle. ''Yaradanı severiz yaradandan ötürü''Niye?Çünkü yaratıldık.Yaratıldıgımızın farkına vardıkça kendimiz olabiliriz ancak SELAMLARIMLA.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|