İslam Forumu - İslami Forum
Kullanıcı Adı Sürekli Bağlı Kal
Şifre:
Sayfa: [1] 2   Aşağı git
  Favorilere Ekle  |  Yazdır  
Gönderen Konu: GENÇLİK (06.08.2007)  (Okunma Sayısı 4761 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
06 Ağustos 2007, 16:13:01
CeNNeT

.:RoNiYa ÇaVeMiN:.

Kurucu

*


Üye No : 2

Nerden :

Konu  : 922

Mesaj : 5,690

Aldığı Teşekkür 135
...RaBBiMiN YoLuNDa SeVDaLiYiM BeN...
WWW
Offline
« : 06 Ağustos 2007, 16:13:01 »





Bu Haftaki konumuz GENÇLİK

Paylasimlarinizi bekliyoruz insAllah...


Selam ve Dua ile... 
Logged

Sen Yolcu Bu Yalan Dünya Hancıdır
Öyle Bir Gün Varki Yürekte Sancıdır
Yer Gök Bir Olup Da Hesap Sorulunca
En Sevdiğin Bile Senden Davacıdır


06 Ağustos 2007, 16:15:03
CeNNeT

.:RoNiYa ÇaVeMiN:.

Kurucu

*


Üye No : 2

Nerden :

Konu  : 922

Mesaj : 5,690

Aldığı Teşekkür 135
...RaBBiMiN YoLuNDa SeVDaLiYiM BeN...
WWW
Offline
« Yanıtla #1 : 06 Ağustos 2007, 16:15:03 »

İMAN VE İRFAN NESLİ

Genç demek enerjik, dinamik, aksiyoner, yiğit, korkusuz, açık sözlü, vefakâr, fedakâr ve şeffaf insan demektir. Onların bu hususiyetleri “delikanlı” sıfatıyla tavsif edilmeleri için yeterli bir sebeptir. Kanları kaynayan ve hata yapmaya meyilli olan bu güruhu disipline etmek büyüklerin vazifesidir. Bunu yapmazsak uç noktalara kaymalarına sebep olabiliriz.

Çocuklukla yetişkinlik arasındaki dönemdir gençlik… Ömrün ilkbaharıdır bu dönem… Fakat manevi sorumlulukların da başlangıcıdır. Gençlik bir ülkenin geleceği ve ümit kaynağıdır. Onun varlığı itici güçtür, fakat bir o kadar da risktir. Onları inanç akidelerimiz etrafında yetiştirebilirsek mesele yoktur. Lakin bir de yoldan çıkmaya görsünler, toparlamak sanıldığı kadar kolay olmaz. Onun için gençliği iyi şekillendirmek mecburiyetindeyiz.

Gençlik bireyin bedenen ve ruhen hızlı geliştiği dönemdir. Beden gelişimiyle ruh gelişimi muvazeneli yürümezse sıkıntılar baş gösterir. Dinçlik, zindelik, çeviklik, aktiflik, canlılık, heyecanlılık, delikanlılık, yiğitlik, mertlik, duygusallık, hızlılık, acelecilik, acemilik, tecrübesizlik bu dönemin en belirgin özelliklerindendir. Bunlar yerine göre olumlu, yerine göre olumsuz hasletlerdir. Mühim olan, hayatın bu en sorunlu olan devresinde bireyin sosyal ve psikolojik dünyasını kırıp dökmeden, olumsuz davranışları olumluya dönüştürmektir.

Günümüz dünyasında ve Türkiye’de gençlik adeta akrep kıskacına alınmıştır. Her köşe başında açılan gayya kuyuları gençliğin manevra kabiliyetini ve hareket sahasını kısıtlamaktadır. Onları bu kör kuyulara düşmekten kurtaracak yegâne kılavuz imanla yoğrulmuş, fenle cilalanmış iyi bir eğitimdir. Basiret nazarlarını eşyaya yoğunlaştıranlar yanılmaktan azade olurlar. Vahiyle süslenmiş aklın nuruyla hareket edenler, zorlu kavşaklarda kör istikametlere sapmazlar. Kalple bütünleşen akıl, onları uçurumlara yuvarlanmaktan korur.

Türk şiirinin tartışmasız en büyük isimlerinden biri olan Üstad Necip Fazıl Kısakürek özlediği gençliği “Gençliğe Hitabe” isimli veciz yazısında şöyle dillendiriyordu:

“Halka değil, Hakka inanan, meclisinin duvarında “Hâkimiyet Hakk’ındır” düsturuna hasret çeken, gerçek adaleti bu inanışta bulan ve halis hürriyeti Hakka kölelikte bilen bir gençlik…“Kim var? ” diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert “ben varım! ” cevabını verici, her ferdi “benim olmadığım yerde kimse yoktur! ” fikrini besleyici bir dava ahlakına kaynak bir gençlik…

Bugün komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, demagog politikacısı, çıkartma kâğıdı şehri, müzahrefat(süprüntü) kanalı sokağı, takma diş fabrikası, fuhuş albümü gazetesi, mümin zindanı mâbedi, temeli yıkık ailesi, hasılı kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli tesiri üzerinden atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, destanlık bir meydan savaşı içinde ve bu savaşı mutlaka kazanmakla vazifeli bir gençlik…

Tek cümleyle, Allah’ın, kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığı Sevgilisinin fezayı bütün yıldızlarıyla manto gibi saran mukaddes eteğine tutunacak ve O’ndan başka hiçbir tutamak, dayanak, sığınak tanımayacak ve O’nun düşmanlarını ancak kubur farelerine lâyık bir muameleye tâbi tutacak bir gençlik…”

Müslüman gençlik inançlı, şuurlu, ahlaklı, iffetli, emin, sadık, basiretli, şahsiyetli, medeni, fedakâr, sorumluluk sahibi, hizmet ehli, kültürlü, adaletli, bilgice donanımlı, edepli ve ibadetlerine düşkün olmalıdır. Böyle bir gençlik geleceğe güven ve umut taşır. Merhum Mehmet Akif bu özelliklerle mücehhez gençliğe “Asım’ın Nesli” diyordu. Bu nesil Çanakkale’de yedi düvele karşı ölüm kalım mücadelesi vermişti. Onlar ki ömrün henüz taze baharında tomurcuk gül gibi yaşamak dururken ölümün kollarına atmışlardı kendilerini. Akif bu imanlı ve irfanlı nesli Safahat’taki altın yaldızlı dizelerinde şöyle nitelendiriyordu:

“Asım’ın nesli diyordum ya, nesilmiş gerçek
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek”

Gençlik ömrün en zevkli ve unutulmaz çağıdır. Bu dönemde kendimizi güçlü ve zinde hissederiz. Duygularımız aklımıza galebe çalar. Büyüklerin sözleri ve nasihatleri fazla itibara alınmaz. Zordur gençlerin dilinden ve hâlinden anlamak… Tüm bu zorluklara rağmen onları şefkat kanatlarımızın altına almaya gayret etmeliyiz. Gelecek nesillerimizi maddi ve manevi ilimlerle tam donanımlı yetiştirmeliyiz. Onların ruhlarını üstün ideallerle doldurabilirsek, başıboş adımlarına hedefler tayin edebilirsek gelecekten endişelenmek anlamsızdır.

İbadetler gençlikte daha değerlidir. Nefsanî arzuların yoğunlaştığı bu dönemde Allah korkusuyla günahlardan uzak durma gayreti içerisinde olan genci Allah da korur. Peygamberimiz, Allah’ın (arşının) gölgesinden başka hiçbir gölgenin olmadığı o günde yedi sınıf insanın Allah’ın gölgesinde gölgeleneceğini haber vermiştir. Bu hadiste ilk olarak “adaletli yönetici”, ikinci sırada da “Rabbine ibadetle yetişen genç” zikredilmektedir. Başka rivayetlerde ise “Allah, gençliğini Allah’a itaatle geçiren genci sever”; “Allah tevbe eden genci sever” buyrulmaktadır. Gencin sabrı ve tahammülü her şeyden kıymetlidir.

Dünyada emrimize verilen zaman nimeti iyi kullanılmalıdır. Akıllı insan vaktini hayırlı işlerle geçirir. Çünkü bize bu ömrü bahşeden Allah, günümüzü neyin peşinde geçirdiğimizi soracaktır. Resulullah bunu bir mübarek sözünde şöyle ifade ediyor: “Kıyamet günü Âdemoğlu şu beş şeyden sorgulanmadıkça Rabbinin huzurunda (sorgudan) kurtulamayacaktır: Ömrünü nerede tükettiğinden, gençliğini nerede geçirdiğinden, malını nereden kazanıp nereye harcadığından, bildiğiyle ne denli amel ettiğinden…”

Günümüzde gençlik hiç de iyi bir görüntü çizmemektedir. Küçüklerin büyüklere saygısı ve hürmeti tükenme noktasındadır. Gençler, anne baba dâhil, yaşlı kesimi bir yük olarak görmektedir. Oysa Efendimiz bir hadisinde şöyle buyuruyor: “Yaşından dolayı bir ihtiyara ikramda bulunan genç için, Allah Teala ikram edecek kimseler hazırlar.”

Günümüz gençliği gününü gün etmenin peşindedir. Bunun için hemen her türlü maceraya atılıp, risklerle dolu bir hayatı tercih etmektedirler. Eğlence ve oyun hayatın merkezinde yer almaktadır. Damarlarda deli kan dolaşmaktadır. Sinelerde dava ve inanç şuuru yer etmemektedir. Dünyaya geliş gayesi hakkıyla bilinmemektedir.

Günümüzde gençler evlenmeye karşı soğuk durmakta, günübirlik ilişkilerle oyalanıp şehvet bataklığında debelenmektedirler. Kitle iletişim araçları körpe zihinleri bulandırdıkça bulandırmaktadır. Secdede olması gereken alınlar diskolarda kan tere batıp yaratılış gayesinden uzakta, kirli bir hayatın gölgesinde günahlara batmaktadır. Böylelikle neslin devamı da tehlikeye girmektedir. Bu çürümüşlüğe de modern ve Batılı hayat denmektedir. Böyle hareket edenlere ilerici denirken, aksini düşünenlere gerici yaftası yapıştırılmaktadır. Gözler yalan bağcıklarıyla sıkıca bağlanmaktadır. Oysa Peygamberimiz öyle düşünmüyor, bu hususta şöyle diyor: “Ey gençler topluluğu! Evlenmeye gücü yetenler derhal evlensin! Zira bu, gözü haramdan korur, ırzı muhafaza eder. Gücü yetmeyenler ise oruç tutsun! Çünkü onun için o şehevi arzuyu gidericidir.”

Gençliğin nasıl yetiştirileceği hususunda da modelimiz Hz. Muhammed(sav) ’dir. O öncelikle bir fert olarak yaşadığı mübarek bir hayatla bize iyi bir örnek teşkil etmektedir. Onun muazzez sahabeleri gösterdikleri fedakârlıklarla ve yaşadıkları örnek hayatlarla nurlu abideler olarak bize ışık tutmaktadırlar. Onların atmosferinde soluklanırsak cennetin en mutena köşelerinde yerimizi alarak bolca rızıklanırız. Bunda tereddüt ve şüphe yoktur.

Aslında dikenlerden arınmış, güle sevdalı bir gençlik yetiştirmek bizim elimizde… Ne ekersek onu biçeriz şüphesiz… Gençlerimizi Kur’an ikliminde soluklandırabilirsek onlara ruhları genişleten ebedilik iksiri sunmuş oluruz. Akif’in ideal olarak sunduğu Asım’ın nesli ile Tevfik Fikret’in oğlunun başını çektiği Haluk’un nesli iki zıt kutuptur. Saflar açık ve sarihtir. İsteyen Asım’ın, isteyen Haluk’un neslinin yanında yer alır. Asım’ın nesli ebedilik iksiriyle ufuklara çengel atarken, Haluk’un nesli alev topuyla oynayarak kendini ateşe atmıştır.

Geleceğini geçmişin potasında yoğurmuş bir nesli özlüyoruz. Davasını şevk ve arzuyla sırtlamış, yorulma nedir bilmeyen, yolunu ta ruhlara şekil verilirken bellemiş, sözünün arkasında durmayı şeref addetmiş, kılavuzunu hakikat ikliminden seçmiş, Batı’nın ithal fikirlerini boşamış, sesi göğün yedinci katında yankılanan, surda mukaddes gedikler açan, kahpe rüzgârlara karşı yelkenlisini namus bilip koruyan, küfrü ve taklitçiliği patlamaya hazır el bombası hükmünde gören, yüzde yüz yerli malı bir gençlik bekliyor ve istiyoruz. Gayretimiz bu neslin inşası içindir. Bu binada bir tuğlası olanlara ne mutlu! ...

Logged

Sen Yolcu Bu Yalan Dünya Hancıdır
Öyle Bir Gün Varki Yürekte Sancıdır
Yer Gök Bir Olup Da Hesap Sorulunca
En Sevdiğin Bile Senden Davacıdır


06 Ağustos 2007, 16:17:18
CeNNeT

.:RoNiYa ÇaVeMiN:.

Kurucu

*


Üye No : 2

Nerden :

Konu  : 922

Mesaj : 5,690

Aldığı Teşekkür 135
...RaBBiMiN YoLuNDa SeVDaLiYiM BeN...
WWW
Offline
« Yanıtla #2 : 06 Ağustos 2007, 16:17:18 »

Cenâb-ı Peygamber (sav) mescidi saadette otururlarken, Medine’de, bir misafir geliyor. Cenâb-ı Hak, Hz. Cibrili Eminini, namusu ekberi, insan suretinde, Cenâb-ı Peygambere gönderiyor. Efendimiz, soracağı bazı sorulara cevap vermesi için, Cebrail’e bazı şeyler sormak istiyor. Cebrail’i tabiri caizse davet ediyor Peygamberimiz. Cenâb-ı Hak da onu bir beşer suretinde gönderiyor. Hz. Ömer buyuruyor ki; “gelen misafire biz çok taaccüp ettik. Hayrette kaldık. Misafir öyle güzeldi ki, öyle yakışıklıydı ki, o güzelliğinden etkilendik. Gençliğinden etkilendik..Misafir gençti. Yirmi beş ila otuz arasında, genç biriydi. Şimdi, burada hemen ilk ders karşımıza çıkıyor. Şunu görüyoruz. Cenâb-ı Hak onu daha olgun bir insan suretinde de gönderebilirdi. Yani kırk yaşında elli yaşında veya bir pîr-i fani suretinde de gönderebilirdi. Yetmiş yaşında seksen yaşında bir ihtiyar olarak ta gönderebilirdi. Cebrail’i yirmi beş yaşlarında bir genç olarak gönderiyor. Bu da gösteriyor ki, Cenâb-ı Hakk’ın gençlere bir muhabbeti, bir ilgisi, onlara ziyade bir yakınlığı, bir ülfeti var. Gençlik ciddi bir sermaye. Meleklerin bile özendiği, imrendiği bir hâl. Biz şimdi o hâl üzerindeyiz. Genciz. Gayret edersek melekleşebiliriz. Ahlâken melekleşebiliriz.



Evet, misafirin gençliği, yakışıklılığı dikkat çekiciydi diyor Hz. Ömer. Misafirdi ama hiç misafirlikten eser yoktu üzerinde. O kadar temiz giyimliydi ki, o kadar bakımlıydı ki ona da şaşırdık. Bu misafir çölden nasıl geldi, hiç üstüne bir toz bulaşmamış, hiç yorgunluk alâmeti yok, tertemiz, kuma, toza, toprağa, bulanmamış bir misafir. Burada bir başka ders karşımıza çıkıyor. Temizlik… Cenâb-ı Hak temizliği o kadar seviyor ki meleklerini tertemiz bir surette gönderiyor, örnek olsunlar diye. Demek ki iç temizliğine dikkat ettiğimiz kadar dışımızın temizliğine de dikkat edeceğiz. Üstümüz, başımız, elbisemiz, oturup kalktığımız yer temiz olmalı.

Ve onu tarif ediyor, genci. Diyor ki; “ simsiyah bir tutam sakalı vardı.” Ömer gibi bir insan bundan etkileniyor. Cenâb-ı Hak o meleğini Cebrail’i sakallı bir surette gönderiyor. Demek ki gençlerin sakal bırakması Allah’ın hoşuna gidiyor. Hoşlandığı için melekleri o surete sokuyor. Siyah sakallıydı diyor Hz. Ömer ve bir tutam sakalı vardı. İri bir sarığı vardı, diyor. İki dalının arsına taylasan sallandırmış tertemiz bir sarığı vardı. Cenâb-ı Hak demek ki İslami kıyafetlerden hoşlanıyor. Demek ki günümüzün gençleri de İslam’ın bu tip aksesuarlarına dikkat etseler, fikirlerini, nefislerini, duygularını, kalplerini, lisanlarını temizledikleri gibi elbiselerini de İslam’a uydursalar, sakala müsait olanlar sakal bıraksa, sakalını temiz saklasa, başına sarık sarsa, namazlarda sarık kullansa, Allah ona Cebrail’e baktığı gözle bakar inşaallah. Meleklerine baktığı gözle ona bakar ve onun yanına meleklerden arkadaş gönderir o halde iken. Melekler çünkü imreniyor ona.

İri bir sarığı, taylasan bir sarığı vardı diyor misafirin. O hâliyle çok dikkatimizi çekti ve içeri girdi. Mescitten içeri girdi selam verdi. “Esselamu aleyke Ya Resulallah” dedi. Allah’ın selamı senin üzerine olsun ey Allah’ın Resulü. O’nu selamladı. Demek ki, mümin bir mescide, girerken müsaitse, müsait bir ortamsa o meclise selam vermeli. Allah’ın adını anmalı. Kendi, adeta, kimliğini ibraz etmeli. Selam bir nevi kimlik gibidir. Bir izin almadır. Ben Müslümanlardanım, içinize girebilir miyim demek gibi bir çeşit paroladır. Ben müminlerdenim, Müslümanlardanım bana izin verir misiniz, ben de bu meclise katılabilir miyim gibi bir müsaade isteyiştir. Ve Efendimizin karşısına geçti. İki diz üstü oturdu. Bir tıfıl-ı edip gibi ellerini de uyluklarının üzerine koydu, baldırlarının üstüne koydu. Tahiyyatta oturduğumuz gibi. Hadiste niçin bunlar anlatılıyor. Müslümana bir edep öğretiliyor. Demek ki bir mecliste bir büyüğün huzurunda otururken nasıl oturulması gerektiğini Peygamber bize tarif ediyor, Ömer’in dilinden bize bu tarif ediliyor. Resulullah’ın huzurunda böyle edepli bir şekilde oturdu ve soru sormak için izin istedi Peygamberden. Resulullah’tan, kendisine bir şeyler sormak için izin istedi. Demek ki, müşkülümüz, meselemiz, anlayamadığımız bir yer, takıldığımız bir nokta olabilir. Sormak usuldendir. İlmin yarısıdır demişler. Sual, ilmin yarısıdır. Sormak var bu da usulüne uygun. Sorarken izin istemek de var. İzinsiz, hemen konuşanın mevzuunu bölerek bir şey sormak, mevzuya girmek yanlış. Hadisten bunu öğreniyoruz. İzin isteyeceğiz. Sorabilir miyim? Münhal bir ortam kollayacaksın, müsait bir zaman kollayacaksın. Efendimizden izin istedi ve sordu: “ Bana İslam’ı tarif eder misin Ya Resulallah, İslam’ı bana anlatır mısın Ya Resulallah?” Resulullah Efendimiz de ona İslam’ı tarif etmeye başladı. Cebrail’in sualinden anlıyoruz ki, insan hayatında en önemli şey İslam. Öncelikli öğrenilmesi gereken, tahsili lazım olan şey İslamiyet. İslamiyet’in emir ve yasaklarını, ölçülerini harfiyyen insan öğrenmeye gayret etmeli ve bunları ehlinden öğrenmeli. Cebrail bunu gelip Kâinatın Efendisine soruyor. Ehlinden bu dini mübini talim etmeliyiz.

İkinci planda imanı soruyor. “Bana imandan da haber verir misin Ya Resulallah?” Suali soruyor, cevabını aldıktan sonrada saddakte Ya Resulallah diyor. Hz. Ömer buna da çok şaşırdık diyor. Resulullah cevapladıktan sonra “Sen doğru söyledin Ya Muhammed” diyor. Hem bilmeyen birisi gibi soruyor, öğrenince de bilen biri gibi tasdik ediyor. Doğru söyledin. Sanki imtihan ediyor diyor. Buradaki kasıt ne? Mecliste, bir sohbeti dinlediğimiz de, özümüzden onu tasdik etmek, içimizde oturtmak, sindirmek, onun bereketini, o sohbetin nispetini, o sohbetin feyzini Allah’tan ümit etmek ve konuşan kişinin- bu bir arkadaşımız olabilir, bir abimiz olabilir- güzel konuştuğunu düşünmek. Onun güzel konuşması için Allahu Teala’dan onun için yardım istemek. “Yarabbi konuşan kardeşimi güzel konuşmakta, tesirli konuşmakta, akıcı konuşmakta muvaffak kıl” diyerek Allah’a dua etmek ve söylediklerini gönülden kabul etmek. Bunlar insanın sohbetten istifade etmesine, sohbeti daha iyi anlamasına vesile olan şeylerdir. Hele hele de sohbet böyle önemli noktalardan yani İslam gibi iman gibi mevzuattan olunca.

İkinci suali Cebrail’in iman mevzuu. Yine kişi için en önemli, temel meselelerden biri. Bunu anlıyoruz bu sualden. İman üstünde kişi çok duracak. İmanı kuvvetlendiren veya imana zarar veren şeyleri bilmek zorunda. Yoksa yanlış yapacağı birçok şeyle imanını zedeleyebilir. İmanına zarar verebilir. İhlâsını kaybedebilir. Samimiyetini kaybedebilir. İmani meseleleri de iyi bilecek. Araştıracak, okuyacak dediğim gibi soracak ama mutlak öğrenme çabası içinde, öğrenme azmi içinde olacak.

Üçüncüsü; İhsandan soruyor Cenâb-ı Peygambere. Üçüncü önemli mesele... İhsan, kişinin takvanın, zühdün, veranın, son merhalesine ulaşması. Allah’ta fani olup Allah ile baki olması halidir ihsan. Kendi nefsini yok edip huzur ile yeniden bu âleme dönüşüdür ihsan. Zahire dökersek bunu ihsan, ahlak ve tasavvuftur. İslam, iman, ahlak ve tasavvuf… Bundan soruyor. Önemine binaen bunlar. Demek ki, insan için bu konu da çok önemli. Bir Müslüman ahlaktan yoksun olmaz. Ahlaksızlık toplumları hep değişik felaketlere düçar kılar. En az iman kadar ahlak ta önemlidir. Bir mümin için hele. Ölçülü davranmak, temkinli davranmak hep bunlar ahlak ile alakalıdır, ahlakın şubeleridir. Sadece ilahi emirleri yerine getirmek bu manada yeterli değil tek başına. Namaz kılan bir insan, inanmış bir insan belli, bilinen haramları terk eden bir insan; ahlaken de insanlara zarar verici, hayvanlara zarar verici her türlü şeyden kaçınmalı, sakınmalı. İnsanları kandırmayı terk etmeli. Şaka dahi olsa yalan söylememeli. Esprisiyle dahi olsa arkadaşını incitmemeli. Onların ters anlayacağı kelimeler konuşmamalı, espri bile olsa. Bunlar ahlaka dair şeyler. Bunlara dikkat etmeli. Karşıdakini kıracak, incitecek bozacak, onun şerefiyle oynayacak, kişiliğine zarar verecek her türlü hâl davranış, tutum, önyargı, gibi şeylerden kaçınmalı. İşte nefsin bu kuvvetini, bu dirayetini kıracak şey tasavvuftur. Bir insan-ı kâmil’in terbiyesinde, onun göstereceği usulde, zikre fikre devam etmeli. Onun tasarrufu altında olmalı. Yoksa bundan başka türlü kurtuluşumuz mümkün olmaz.

İhsandan soruyor Cebrail. İhsanı da öğrenince yine “saddakte” diyor, “çok doğru söyledin Ya Resulallah,” tasdik ediyor. Hz. Ömer yine çok şaşırdık diyor bu insana. Çok sorular soruyor. Kıyametten soruyor soruların bir yerinde. Demek ki, insan kıyameti de düşünmeli, kıyameti unutmamalı. Resulullah Efendimiz ona buyuruyor ki: “ bu konuda sorulan sorandan fazla bir şey bilmiyor.” Yani ben sizden fazla bir şey bilmiyorum diyor. Cenâb-ı Peygamber’den burada da yine bir edep öğreniyoruz. Demek ki her bize sorulan şeye atlamayacağız. Bilmiyorum demek de erdemdir. Bilmiyorum diyebilmek fazilettir. Bilmediğimiz bir şeye rahatlıkla ben bunu bilemiyorum diyebilmeliyiz ve onu öğrenmeye çalışmalıyız. Burada mahcup olurum, bilmediğim ortaya çıkar, cahilliğim anlaşılır diye bilmediğimiz konularda da konuşursak daha büyük zararlar veririz. Resulullah, ben bu konuda bilmiyorum buyurmuşlar. Sizden daha fazla bir malumata sahip değilim diyor. Tevazunun da edebini öğreniyoruz. Hadisi şerifte bunu görüyoruz.

Daha sonra Cebrail diyor kalktı. Yani o misafir kalktı Resulullah’tan izin istedi. Gitmek için de izin isteniyor. Girmek için izin istediği gibi selamla, soru sormaya izin istediği gibi, giderken de izin istiyor. Bu da âdâb-ı muaşerettendir. İslam edebindendir. Demek ki, bir yerde birinin evinde gitmek istediğinde –lavaboya dahi, ihtiyacın olabilir- gitmek istediğinde izin isteyeceksin. Çıkış yolu müsait mi, lavabo müsait mi? İzin isteyeceksin. O kişi müsait değilse müsaitleştirecek, lavaboyu müsaitleştirecek, sana öyle izin verecek. Kafana göre adamın mutfağına, adamın odasına, lavabosuna, koridoruna saldırmayacaksın. Arkadaş olabilirsin, samimi olabilirsin, bunlar edesiz olmanı gerektirmez. Edebe riayet edeceksin. Ola ki o anda o insanın orada mahremi vardır. Müslümanlara güvendiği için, Müslümanlıkta, İslam’da haremlik selamlık vardır. Rasgele, patavatsız çıkış yoktur. Kadın orada belki namüsait durumda olabilir. Odanın kapısı kapılı, orda başı açık olabilir, ayağı çorapsız olabilir. Sen oraya saldırdığında o kişinin mahremiyetine tecavüz etmiş olursun. Onun için izin isteyeceksin. O kişi çıkıp bakacak o taraf müsait mi, değil mi? Gitmek için izin isteyeceksin. Girmek için de izin isteyeceksin. Üç kişi burada üç arkadaş oturuyor. Onlardan izin isteyeceksin., belki özel konuşuyorlar. Kendilerine ait bir mevzuu, girip onları rahatsız etmeye hakkın yok. Sana müsait değil dediler, bundan da kırılmayacaksın. Bak, işte üçü orda oturuyordu beni almadılar, bu münafıklıktır. Anlayışlı olacaksın. Kimsenin arkasından gıybetini yapmayacaksın. Olur, özel bir meseleleri vardır, gizli konuşmaları gerekiyordur.


Misafir diyor, gitmek için de izin istedi ve katlı geri geri çıktı. Mescidin kapısına kadar Resulullah’a sırtını dönmedi. Edeple dışarı çıktı. Buradan da anlıyoruz ki; büyüklerin huzurundan çıkarken hemen arkamızı dönmek doğru değil. Ola ki bize çıkarken bir şey söyleyebilir. Bir işarette bulunabilir. Çok şey kaçırabiliriz. Sohbet meclislerinden çıkarken, dergâhlardan çıkarken bu usuldendir. Girerken hafif boynu bükük… Eskiden dergâhların kapılarını biraz alçak yaparlardı. Kimse kibirle girmesin diye. Başını eğerlerdi, mütevazı girerdi. Çıkarken de aynı şekilde geri geri. O anda belki o dergâhın büyüğü orda bulunmayabilir, önemli değil. Onun ruhaniyeti ordadır. Senin edebin, hürmetin ruhaniyetine olmalı. Zahiren ordaysa zaten mesele yok. Edebe riayet edeceksin. Zahirde orda değilse de sen onu manen orda hazır bilip, o ruhaniyete karşı edebinle, makul bir şekilde çıkacaksın.

Misafir diyor geri geri çıktı kapıdan. Ve Resulullah Efendimiz (sav) buyurdu ki: “Misafirin arkasında bakın, onu uğurlayın.” Biz de hemen peşinden çıktık onu uğurlamaya. Hemen çıkmamıza rağmen misafir yoktu diyor. Buna da çok taaccüp ettik. Yani ne kadar yürürse avlunun başında onu görmemiz lazım. Yolda onu görmemiz lazım yani giderken onu görmemiz lazım. Misafiri göremedik. Geldik dedik ki : “Ya Resulallah, misafir kayboldu, dışarıda yok.” Efendimiz o zaman buyurdu ki: “O kardeşim Cebrail idi. Size dininizi öğretmeye geldi. Size dininizi talim etmeye geldi, dininizi öğretmeye geldi.” Dinin temel esaslarını ve bu temel esaslarla birlikte bize bu edepleri öğretti. Demek ki, Bunlarda dinin temel esaslarına yardımcı olan furuatlar, dinin güzelliklerindendir. Yani, o temel esasları besleyen, kuvvetlendiren, güçlendiren, yaşanılır hâle getiren şeylerdir. Bu edepleri, o temel esaslardan ayırdığımızda ortada çok güdük bir şey kalır ki hiç birimize faydası olmaz. İşte bugün olduğu gibi. Müslümanlar İslam’ın zarafetini, inceliklerini, güzelliklerini, ahlâki boyutlarını, tasavvufi boyutlarını, ana temel esaslardan soyutladıkça İslamiyet’te yaşanmaz hâle geldi ve bütün dünya kan gölüne dönüştü. Sıkıntı, sıkıntı… Bitmek bilmiyor. İslam, iman ve ihsan dinin ana boyutları. İman; inanılması gereken şeyler. İslam; yaşanılması gereken şeyler, İhsan bunun karşılığında Cenâb-ı Hakk’ın bize vaat ettiği, ikram edeceği şeyler, lütfedeceği şeyler. Ama biz bunların güzelliklerini de birlikte yaşayacağız. Bahsettiğimiz o edep ölçüleriyle, bu basit gibi görünen ayrıntılarla. O ayrıntılar bunu güzelleştiriyor.

İnşaallah Cenâb-ı Hak hepimizi o Cebrail’in haline bürünebilmeyi, o hadiste tarif edilen genç gibi olabilmeyi lütfeder inşaallah. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın düşünün ne kadar hoşuna gidiyor ki, gençlerin bu tavrı, bu hâli ebedi hayatımızda, dirilişten sonra cennete hep o yaşlarda gireceğiz. Otuz iki yaşında diyor Peygamber (sav), genç olarak cennete gireceğiz. Bu Allahu Teala’nın gençlere verdiği değeri gösteriyor. Gençliğe verdiği değeri gösteriyor. Onun için gençler kendileri de biraz dikkatli olurlarsa, haramlardan uzak kalmaya gayret eder, şüpheliyi terk ederler, helâle, hakka, hakikata yaklaşmaya cehd ederlerse ve aç insanın ekmeğe sarıldığı gibi, Hz. Peygamber’in şeraitine ve sünnetine, Onun ahlâkına sarılırlarsa, üşüyen bir insanın battaniyeye, yorgana nasıl sımsıkı sarılır, titreyen bir insan, üşüyen bir insan; Allah korkusundan, zamanın tehlikesinden ahlâk-ı Muhammediyeye öyle sarılırsak, İnşaallah biz hep otuz iki yaşımızda, her an cenneteymiş gibi, Rabbimin emnu emanında, koruması altında hayatımızı devam ettireceğiz.
Logged

Sen Yolcu Bu Yalan Dünya Hancıdır
Öyle Bir Gün Varki Yürekte Sancıdır
Yer Gök Bir Olup Da Hesap Sorulunca
En Sevdiğin Bile Senden Davacıdır


06 Ağustos 2007, 16:19:21
CeNNeT

.:RoNiYa ÇaVeMiN:.

Kurucu

*


Üye No : 2

Nerden :

Konu  : 922

Mesaj : 5,690

Aldığı Teşekkür 135
...RaBBiMiN YoLuNDa SeVDaLiYiM BeN...
WWW
Offline
« Yanıtla #3 : 06 Ağustos 2007, 16:19:21 »

Thomas Hobbes, “İnsan insanın kurdudur,” demiş. James Oppenheirmer de,onu “kainatın kötü çocuğu” olarak görmüş. Kötümser ve karamsar bir bakışın ifadesidir bunlar. Biz William Ellery Channing’in sözüne katılıyor ve diyoruz:

“Okuyabilirseniz, her insan bir kitaptır.” “Hem de kelime kelime manalarla dolu, her satırında sırlar saklı, her noktasında hakikatle özetlenmiş bir kitap.

Kainat insanla mana kazanır. İnsan, kainat fuarında sergilenen harika sanat eserlerini anlamaya, düşünüp takdir etmeye adaydır. Kainat onunla şenlenir. O kainatın gülüdür. Hele gençlik! O da bülbülü.

İnsanı bir canavar olarak görenler, onu hayvanlarla eş tutanlar genci de anlayamazlar. Genci ve gençliği anlayamamak, sadece onu değil, geleceğimizi de felakete atmak demektir. “Gençliği anlayamadığımız an işimiz bitmiş demektir,” diyen George McDonald ne güzel söylemiş. Gençliği niceleri tanıtmaya çalışmış, hakkında kitaplar yazmış, konferanslar vermiş, açık oturumlar düzenlenmiş. Ancak birkaç yönüne bakabilmişler. Acaba onun ruh dünyasını, gerçek alemini anlatabilmişler mi?

Halbuki gençlik çok iyi anlaşılması gereken bir hakikat, her an gelişip büyümeye, meyve vermeye aday bir tarladır.

Gençliği anlayamamak, dünyayı, hayatı anlayamamak demektir. Ruhunu işlenmeyen bir tarlaya benzeten Snellman, “Gençliği ihmal ederseniz, kendi haline bırakırsanız, orada ısırganlar, dikenler biter,”diyor. Hak vermek mümkün mü?

Gençliğe doğru yolu göstermek zorundayız. Doğruyu, iyiyi, güzeli, hakikati göstermek görevimiz. Çünkü gençlik ümidimiz, geleceğimizdir. Ona hizmet, vatana millete, insanlığa hizmettir.

Ağaçlar meyveleriyle tanındığı gibi, gençlik de yaşayışıyla, hareketleriyle kendisini göstermeli. Milletin yüzünü güldürecek olan da, ağlatacak olan da gençlerdir. Gençlik büyük işler başarmak, büyük eserler vermek, insanlığa hizmet sunmakla yükümlüdür. La Rochefoucauld’un dediği gibi, büyük işler başarmak için de ölmeyecekmişcesine yaşamak gerektiğini bilmelidir. Zaten insanlık rehberi yüce Peygamberimiz de gençlere, “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, hemen ölecekmiş gibi de ahirete çalış” diye emrediyor. Genç sadece hayattayken değil, öldükten sonra da yaşayacak. Yaşaması lazım. Bunun yolunu Hz.Ali gösteriyor:

“Öldükten sonra da yaşamak istiyorsanız, faydalı bir eser bırakınız.”

Hayatımız eserimiz olmalı. Öyle bir ömür sürmeliyiz ki, ölsek bile kalplerde yaşamaya devam edelim. Hakkımızda söylenen sözler şunlar olsun:

“Efendi bir genç!”

“Kelimenin tam manasıyla dekanlı!”

“Dört başı mamur.”

“Yaşına göre çok olgun!”

“Delikanlı dediğin böyle olur!”

“Onun gibi bir genç ömrümde görmedim!”

“Bu dünya da böyle gençler de var mıymış! Hayret doğrusu!”

Gıpta ve hayranlığın ifadesi olarak söylenmiş bu sözler iyiye gidişin işaretidir. Bir de bunun tersi var. Az söylenmiyor:

“Neden gençliğimiz bu hale geldi?”

“İnsan bu derece sorumsuz olur!”

“Gençliğimizi görünce büs bütün ümitsizleşiyorum.”

“Başıboş gençlik nereye gidecek?”

“Eyvah, gençliğim yok olup gitti. İhtiyarlık belimi büktü. Keşke bir gün gençliğim geri gelseydi de ihtiyarlığın neler yaptığını ona bir şikayet etseydim.

“Hapishaneler gençlerle niçin tıklım tıklım dolu?”

“Hislerinin kurban olup hapishane, hastahane ve mezarlıkları dolduran gençleri kim kurtaracak?”

“Gençlik, kurtaracak bir el bekliyor. Kendisine tutulacak bir ışık gözlüyor. “Ben hayvan değilim. Benim bayağı duygularıma hitap edip durmayın. Ruhumu, iç dünyamı, yüce duygularımı harekete geçirin!” diye için için haykırıyor. Onları felakete sürüklemekten öte ne yapıyoruz?.

Gençler yanardağlara benzer. Teskin edilip iyiye kanalize edilmezlerse milletin başına bela olurlar.

İnsanda akıl, öfke ve şehvet olmak üzere belli başlı üç önemli duygu var. Yaratılışta bunlara sınır konulmamış. Onları belli bir limitte tutmak, dizginlemek insanın elinde. Aksi halde, aşırılıklardan kurtulamaz, zarara düşer.

Aklı, kar-zarar, hiçbir şeye kulak asmamak ve iyiyle kötüyü, doğruyla yanlışı karıştırmak gibi yanlışlıklardan kurtarmak lazım.

Öfke korkaklığa kayarsa felaket. Hak hukuk tanımayacak şekilde vurup kırar, yakıp yıkarsa zulüm.

Şehvet harama da helâl a da istek duymayacak şekilde donuk; helâl sınırlarını taşıp harama girecek şekilde olursa yıkım.

Aklı hikmet, öfkeyi şecaat, şehveti de iffette tutmak ortası, vasatı. O zaman duygular yerli yerinde kullanılmış, faydalı hale getirilmiş olur.

Akıl, faydalıyı zararlıyı bilip faydalı olana yönelebiliyorsa hikmet;

Öfke, haksızlık karşısında susmayıp hakkı savunabilecek cesaret gösterebiliyorsa şecaat;

Şehvet, helali haramı tanıyor, helalle yetiniyor, haramdan kaçınıyorsa iffet.

İşte, gençlik bizden bunu bekliyor. Her namazda günde 40 defa Allah’tan doğru yolu isterken işte bunu istiyoruz.

Aklımız istikameti buldu mu, hayatımızı yönlendirmemiz güç olmayacaktır. Duygularımıza onunla hükmedip, dizginleriz. Yoksa akıldan çok duyguları dinleyen gençliğimizi duygularının esiri olmaktan kurtaramayız.

Aklımızın kıymetini bilelim. Allah yaratıklar içerisinde sadece insana akıl vermiş, yalnız onu Kendisine muhatap edinmiştir.

Bizi hayvandan ayıran en önemli fark da akıldır. Akılla geçmişimizi ve geleceğimizi düşünürüz. Düşünmek zorundayız da. Çünkü dünü düşünemezsek bugün için bir şeyler yapamayız. İbni Haldun’un dediği gibi, “Dünü unutanların bugünü olmaz.”

Gelecek de geçmiş üzerine kurulur. Geçmişini oyun ve eğlencelerle geçirenlerin gelecekten bir şeyler beklemeye hakları yoktur.

Gelecek, yani istikbal bizimdir. İdeal, gayret ve çalışmayla onu elde edebiliriz.

Ne derece şuurlu hareket edersek, gelecek o ölçüde bizim olur.

Yarına bugünden hazırlanalım. Aksi halde, mahrumiyetlere uğramaktan kurtulamaz, pişman oluruz. Cenap Şahabeddin’in dediği gibi, gündüz kandili hazırlamayanın gece karanlığa razı olması gibi, bugünden geleceğe hazırlanmayanlar sıkıntılara düşmekten kurtulamazlar.

Geleceği görebilmek keramet değil, ferasettir. Nasrettin Hocanın fıkrasında olduğu gibi, bindiği dalı kesenin düşeceği muhakkaktır. Geçmişe ve bulunduğumuz ana bakarak gelecekle ilgili tahminler yürütmek, ona göre adımlar atmak akıllılıktır.

Geçmişe üzülüp de günümüzü harap etmeyelim. Geleceğe ümitsizlikle bakmayalım. Giden gitmiştir. Geleceğe ümitsizlikle bakmayalım. Giden gitmiştir. Gelecek ise henüz gelmemiştir. Dersimizi alalım, geleceği ümitle omuzlayalım.

Bulunduğumuz anda da acılar ve üzüntülerle karşılaşabiliriz. Acılar hayatı ve insanları tanıma imkanı verir. Hiçbir acı ve sıkıntı çekmeyenler olgunlaşma fırsatı da bulamazlar. Acılar, mutluluk yolunun dikenli telleridir. Onları aşmak lezzet verir. Acılar yükselişin kamçısıdır.

Çilesin hayatın tadı yoktur. Sıkıntısız, acısız, monoton bir hayat insanı sıkar. Hayat acılarla , çilelerle renklenir, ahenk kazanır, kıymetlenir.

Hayatın güçlük, acı ve çilelerinin üstesinden ancak bu anlayışla gelinir.

İnsan yaşadığı toplumun görüş, düşünüş ve davranışlarıyla şekillenir. İster istemez onların tesiri altında kalır. Onlara ayak uydurur. Asıl problem de cemiyetin bozukluğunda kendisini gösterir. Böyle bir cemiyette insana yol gösterecek hakikatler olmazsa, felakete düşmekten kurtulamaz. O pusula da iman ve Kur’an hakikatleridir.

Akıllı genç düşünerek hareket edebilen gençtir. Yaşlıda gencin enerjisi, gençte de yaşlının tecrübesi yoktur. Yaşlanınca insan gençliğin değerini daha iyi anlar. Onu gerektiği gibi değerlendiremediğinin pişmanlığını yaşar. “Gençlik hayatın sonunda olmalıydı, ondan ancak o zaman yararlanırdık,” diyen Sir Thomas Beecham, gençliğin zamanında anlaşılamadığını dile getirmeye çalışır. Akıllı genç bunların muhasebesini yapabilen gençtir.

Akıllı genç, geçici istikbalini olduğu gibi gerçek istikbalini de düşünebilen, davranışlarını ona göre ayarlayabilen gençtir. Peygamberimiz, “En akıllı genç odur ki, ihtiyarlar gibi ölümü düşünüp ahiretine çalışır, nefsinin arzularından kurtulup, gaflette boğulmaz,” buyurur.

Dünya da olup bitenleri filme alabiliyoruz. Seneler önce çevrilen bir filmi yeni çevrilmiş gibi seyredebiliyoruz. Acaba 50-60 sene sonra başımıza gelecekler de şimdiden filme alınıp seyredilebilseydi neler görürdük?

Gerçek vazifelerini unutarak gülüp oynayanlar herhalde şimdi güldüklerine oturup ağlayacaklardı. 70-80 yaşlarında perişan bir ihtiyar. Acınacak bir halde. Etrafından sevgi bekliyor, şefkat bekliyor. Ama nefretle, bıkkınlıkla karşılık görüyor.

Bir kısmı ölmüş gitmiş, kabirde azap çekiyor. Günahlarının ateşiyle kıvranıyor. Çileleriyle baş başa.

50-60 sene sonrasını görebilen günahın hilelerinden kurtulabilen ve imanla hayatını canlandıranlar böyle durumlara düşmekten kurtuluyorlar.

Günahlar manevi hayatımızı öldürürler. Gençliğimizi günahlarla öldürmeyelim. Bizi günahlara atmakla kazanç sağlama, bizi bir alet olarak kullanmak isteyenler çıkabilir. Bu maneviyat katilleri ahiretimizi zindana çevirmekle kalmaz, dünyamızı da karartırlar. Bayağı duyguların uğruna onların tuzaklarına düşmeyelim.

Helal dairenin zevkleri keyfe kafidir. Harama girmeye hiç luzüm yoktur. Zehirli bala benzeyen haram zevkler önce tatlı gelse de sonra ıztırap çektirir. Bir dakika gülme karşılığında saatlerce, bazen yıllarca ağlatır. Bir üzüm tanesine karşılık yüz tokat vurur.

Gençlik ve güzellik, şükredilirse ebedileşir. Helal dairede geçirilen gençlik ebedi bir ağacı verecek bir çekirdek olur. Günahsız geçen gençlik, ümitleri yok eden, karamsarlığa atan, ağlayan ihtiyarlıktan da kurtarır.

“Yiyip içip eğlenmene bak! Dünyaya bir kere geldin,” diyenler acaba dünyaya niçin geldiklerinin farkındalar mı? Devletten maaş ve harcırah alarak bir göreve giden memurun asıl görevini unutup eğlenip gezmesi nasıl yanlışsa, ahiret ticareti yapmak için dünyaya gelen insanında durmaksızın gülüp eğlenmesi, gezip tozması en az o kadar yanlıştır.

İnsan hiç gülüp eğlenmeyecek, gezip tozmayacak mı? Elbette ki gülüp eğlenecek, gezip tozacaktır. Helal dairesi de bunun için yeterlidir. O kadar geniştir ki, harama girmeye hiç lüzum bırakmaz.

Önemli olan, asıl vazife ışığında her şeye ölçülü bir şekilde yer verebilmektir.

Meşru dairede yiyip içmek de böyle. Allah bir çok yiyecek ve içeceği helal kılmış, birkaç şeyi de yasaklamıştır.

Yasaklanan her şeyde zararlıdır.

İnsan yaşamak için elbette ki yiyip içecektir. Ama yiyip içmek hiçbir zaman insanın gayesi olamaz. Fransız şairi Lamrtine, “İnsan yemek için yaşamamalı, yaşamak için yemeli” der. Sokrates de, kötü insanların yemek için yaşadıklarını, iyilerin ise yaşamak için yediklerini söyler. Bu noktada insanlarla hayvanları karşılaştıran Epitetos ise, “Öküzler domuzlar konuşabilselerdi konuları hep ot ve yem üzerine olurdu. Mideleri için yaşayan insanlarda onlardan farksızlardır,” der.

İnsanın dünya hayatını karşılama noktasında bir serçeye bile yetişemediğini söyleyen Bediüzzaman ise, kabiliyetlerin esas olarak dünya hayatı için değil, ebedi hayatı kazanmak için verildiğini söyler. Ebedi hayatı kazanmanın temelini ise kulluk teşkil eder. Bu anlayışla hareket eden insanın dünyası da cennettir.

Bir serçe kuşunun ne ev, ne ayakkabı, ne yakacak derdi vardır, ne de bir sıkıntısı. O birkaç tohum buldu mu, gününü gün bilir. Dünyadan beklediği budur. Ama insanın nice problemleri, sıkıntıları var. Onun için, dünya hayatından zevk alma noktasında bir serçeye dahi yetişemez.

Ama insan kullukta, inançta, ahlakta öylesine yüce ve yüksektir ki, kainatın burcuna oturur. Yeryüzünün halifesi olur. Allah’ın seçkin bir halifesi mevkiine yükselir.

İnancıyla yücelir, hayatının tadını alır.

Öyleyse imanı kuvvetlendirmeyi gaye edinelim. İmani ve Kur’ani eserleri bol bol okuyalım. Hayatını gençliğin mutluluğuna adayan iman fedaisi Zübeyir Gündüzalp’in şu sözlerini birlikte okuyalım:

Kendini bir yokla! Ben seni görüyorum ki, sende parlak ve ebedi bir istikbali kazanma kabiliyeti var. Bu istidat senin gençlik ruhunun nurundan fışkırarak, senin manevi ve maddi simanda ışıldamakta; gözlerinden, okumaya ve Allah’a ibadete olan sevgi kıvılcımları pırıl pırıl parıldamaktadır. Bu nurları karartmamayı, bu ışıkları söndürmemeyi aklın ve kalbin sana feryad ü figanla ihtar ediyor. Ruhun derinliklerinde “Oku, Allah’ın bahtiyar bir kulu cemiyetin gülü, islamiyetin bülbülü ol!” diye ilahi bir seda ile sana sesleniyor. Bu sedaya kulak verip nur-u Kur-an’la ilim ve irfan sahibi olarak iki cihanın saadetiyle mesud ol!”

İçindeki aşk ve heyecanı İslami hayata kanalize eden gençlik bahtiyar gençliktir.

Kendi kendimize sormalıyız: “Hangi davanın peşindeyim? Geçici, basit, bayağı davaların mı. Yoksa ezeli ve ebedi bir davanın mı?

Sonsuz mutluluğa ermek isteyen, fani ve zararlı davaları bırakıp ebedi bir davanın adamı olmalı. Unutmayalım ki, ebediyet uğruna sarf edilen her şey ebediyet kazanır.

Bu duyguyla yaşayalım. Bütün davranışlarımızla Allah’ın rızasını gözetelim. İşte o zaman yüceliriz.

Peygamberimiz, “Nasıl yaşarsanız öyle ölür, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz,” buyuruyor.

Demek önemli olan yaşayış. Nasıl yaşadığımız sorusuna güzel bir cevap verebiliyorsak ne mutlu bize. Doğru yolda olduğumuzu bilelim., yeter.

Belki mükemmel olamayız. Ama onun heyecanını yaşamamalıyız. Karıncaya sormuşlar: “Nereye gidiyorsun?” “Kabeye” demiş. Gülmüşler: “Bu adımlarınla mı varacaksın?”

“Hiç olmazsa o yolda ölürüm ya!” cevabını vermiş.

Bizde o yolda olalım. o yolda ölelim.
Logged

Sen Yolcu Bu Yalan Dünya Hancıdır
Öyle Bir Gün Varki Yürekte Sancıdır
Yer Gök Bir Olup Da Hesap Sorulunca
En Sevdiğin Bile Senden Davacıdır


06 Ağustos 2007, 16:20:52
CeNNeT

.:RoNiYa ÇaVeMiN:.

Kurucu

*


Üye No : 2

Nerden :

Konu  : 922

Mesaj : 5,690

Aldığı Teşekkür 135
...RaBBiMiN YoLuNDa SeVDaLiYiM BeN...
WWW
Offline
« Yanıtla #4 : 06 Ağustos 2007, 16:20:52 »

DÜSTÛRUMUZ KUR’AN’DIR


Gençler!



“Düstûrumuz Kur’an’dır.” Şiarını gerçekleştirmenin ne olduğunu biliyor musunuz?

Kalblerinizin ve vicdanlarınızın en derin noktasından inanmalısınız ki bu Yüce Kur’an, Allah’ın Rasûlü Muhammed (s.a.v.)’in kalbine, bütün kâinata Allah’ın nimetiyle müjdeleyici, azabıyla korkutucu olması için, indirdiği kitabdır:

“Kâfirleri canibi ilâhisinden en çetin bir azab ile korkutmak, iyi amellerde bulunan mü’minlere de içinde ebedî kalacakları güzel bir mükâfatı müjdelemek için kendisinde hiç bir eğrilik yapmadığı, o dosdoğru kitabı kulu (Muhammed (s.a.v.)’e indiren Allah’a hamdolsun.” (El-Kehf/1-2)

Kur’an’ın bir benzerinin meydana getirilmesiyle ilgili meydan okumasının, Allah katından yeryüzüne inmeye başladığı günden, Allah’ın onu yeryüzüne hakim kılacağı güne kadar geçerli olduğunu bilmelisiniz:

Deki: “Andolsun insanlar ve cinler şu Kur’an’ın benzerini meydana getirmeleri için bir araya toplansa, yekdiğerine yardımcı da olsalar, yine onun benzerini getiremezler.” (El-İsra/88)

Onun yolunda yürüyenlerin, onun prensiplerini uygulayanların en doğru, en sağlam ve en isabetli bir yolda olacaklarını bütün dünyaya ilân etmelisiniz:

“Size Allah’dan hakiki bir nur ve apaçık bir kitab gelmiştir ki Allah, rızasına uyanları onun sebebiyle selâmet yollarına doğrultur, onları, iradesiyla, karanlıklardan aydınlığa çıkarıp kendilerini dosdoğru bir yola iletir.” (El-Maide/ 15-16)

Bu kur’an’ın sadece bir halk topluluğuna veya sadece bir millete gelmeyip bütün halklara ve bütün milletlere geldiğini insanlara açıklamalısınız:

“Hak ile batılı ayıran bu Kur’an-ı alemlerein (ilâhî azab ile) bir korkutucusu olsun diye, kuluna indiren (Allah’ın şanı) ne yücedir.” (El-Furkan/1)

Bu Kur’an’dan yüz çeviren kişinin ve bu Kur’an’ın yolundan sapan şahsın ahmak, cahil, karanlık ruhlu ve kalbi kör olduğunu bütün avazınızla haykırmalısınız:

“Kim benim zikrim olan Kur’an’dan yüz çevirirse onun hakkı dar bir geçimdir ve biz onu Kıyamet gününde kör olarak haşrederiz. O: “Rabbim, beni niçin kör haşrettin? Halbuki ben hakikaten görür idim.” Dediğinde Allah şöyle buyurur: “Öyledir. Sana ayetlerimiz geldi de sen onları unuttun. İşte bu gün de öylece unutuluyorsun.” (Tahâ/124-125-126)

Bu Kur’an’ın hükmünün esası, hayat proğramı, şeref ve zafer yolu olduğunu, onun gösterdiği hidâyete uymayanların sapıtıp zarara uğradığını ve sapıtanlardan olduğunu bilmeyenlerin kulakalrını çınlatacak şekilde ilân etmelisiniz:

“Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların keyiflerine uyma, Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmalarından kaçın. Eğer onlar yüz çevirirlerse bilki Allah, günahlarının bir kısmı sebebiyle bile kendilerini mutlaka musibete uğretmek istiyordur. İnsanlardan bir çoğu muhakkak ki Allah’ın emrinden çıkanlardır. Onlar halâ cahilliğin hükmünü mü erıyorlar? Şüphesiz bir kanaate sahip olacak bir kavim indinde hükmü Allah’dan daha güzel olan da kimdir?” (El-Maide/49-50)
Logged

Sen Yolcu Bu Yalan Dünya Hancıdır
Öyle Bir Gün Varki Yürekte Sancıdır
Yer Gök Bir Olup Da Hesap Sorulunca
En Sevdiğin Bile Senden Davacıdır


06 Ağustos 2007, 16:21:54
CeNNeT

.:RoNiYa ÇaVeMiN:.

Kurucu

*


Üye No : 2

Nerden :

Konu  : 922

Mesaj : 5,690

Aldığı Teşekkür 135
...RaBBiMiN YoLuNDa SeVDaLiYiM BeN...
WWW
Offline
« Yanıtla #5 : 06 Ağustos 2007, 16:21:54 »

İSLÂM’IN ÖZELLİKLERİ ve MEZİYETLERİ


Gençler!



Biliyor musunuz ki, bu İslâm’a mensub olup, müslüman olduklarını iddia edenlerin çoğu bu şerefli Kur’an’ın özelliklerinden ve şu yüce İslâm dininin meziyetlerinden hiç bir şey bilmiyorlar. Bilselerdi dinlerine karşı bu katı tutum içinde olmıyacaklar, Rablerinin Kitab’ından bu şekilde yüz çevirmeyeceklerdi. Çünkü insan bilmediğinin düşmanıdır. Elinde olanı kaybeden kişi ise onu hiç bir şekilde veremez.

İşte biz İslâm’ın şu özelliklerini ve genel üstünlüklerini veciz bir şekilde açıklayacağız ki, gençlerimiz onu anladıktan sonra Hakda kararlı olsunlar ve bâtılın binâsını sarssınlar:

“Hayır, biz hakkı bâtılın tepesine atarız da, o bunu ezip parçalar. Bir de görürsün ki o (bâtıl) yok olup gitmiştir. (Allah’a karşı yalan olarak) yakıştırdığınız sıfatlardan dolayı vay siz(in haliniz)e! (El-Enbiyâ/18)

İslâm’ın bu özellik ve meziyetlerini şu noktalarda özetliyoruz:

1- Rabbânîdir,

2- Alemşûmüldür,

3- Kapsamlıdır,

4- Her yeni durumun uyabileceği özelliğe sahiptir,

5- Mutlak adâlete sahiptir.

1- Rabbânîdir’den maksadımız şudur: Bu dinin hüküm ve esasları noksanlık ve yetersizliğin hakim olduğu beşer icâdı değildir. Zamanın, mekânın, ahvâl ve kültürün, verâset, mizac, arzu ve heveslerin etkisi altında değildir. Onun sanibi bu kâinâtın ve yaratılışın sahibidir. Kâinâtta olan herkesin ve herşeyin Rabbidir. O insanları yaratandır. Dolayısıyla onların yararına ve yücelmesine, ıslâh olmalarına gereken şeyleri en iyi bilen de O’dur:

“Yaratıb duran (Allah) mı bilmeyecekmiş? O, Lâtîfdir, (her şeyin inceliklerine nâfiz, hâkim ve kuşatıcıdır), her şeyden haberdardır.” (El-Mülk/14)

Rabbânîdir’den kastımız, bu dinin ilk ve en üstün hedefi, insanları Allah’a bağlamaktır. Tâ ki, O’nu lâyık olduğu şekilde tanısınlar, O’na lâyık olduğu şekilde takvâda bulunsunlar ve lâyık olduğu şekilde ibâdet etsinler. Zaten insanlar bunun için yaratıldılar.

Bu sadece şahsı kulluğa bağlı bir şey değildir. Bu dinin, ailevî, medenî, cezaî ve idârî sahalarında da geçerlidir.

Bu Rabbânîlik sebebiyle müslümanın İslâm ve onun hükümleri açısından seçme hürriyeti yoktur. Zira bu imanın gereğidir, İslâm’ın bağıdır. Nitekim Cenâb-ı Hakk şöyle buyurur:

Allah ve Peygamberi bir işe hüküm ettiği zaman gerek mü’min olan bir erkek, gerek mü’min’e olan bir kadın için (ona aykırı olacak) işlerinde kendilerine muhayyerlik (seçme hakkı) yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlüne karşı gelirse, Muhakka ki o, apaçık bir sapıklıkla sapmış olur.” (El-Ahzâb/36)

“Öyle değil, Rabbine andolsun ki onlar aralarında çekiştikleri şeylerde seni hâkem yapıp sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiç bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça imân etmiş olmazlar.” (En-Nisâ/65)

“Kim Allah’ın indirdiği (hükümlerle) hükmetmezse işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir... Onlar zâlimlerin tâ kendileridir... Onlar fâsıkların tâ kendileridir...” (El-Mâide/44-45-47)

Bu sebeple Rabbânîlikle vasıflanan bu dinin hükümlerinin müslümanların kalblerinde doğurduğu saygı, boyun eğme ve itaati, insanların icâdettiği hiç bir kanuna karşı gösterdiklerini göremezsin. Zira bu din Allah’ın hükmüdür:

“Kesin bilen (ve iman eden) bir tplum için hükmü Allah’dan daha güzel olan kimdir.” (El-Mâide/50)

2- Alemşümûldür’den maksatımız şudur: İslâm Dini bütün hükümleri, prensipleri ve yöntemleriyle beynelmilel insanlığa yönelik karaktere sahiptir. Alemlere rahmettir, bütün insanlara hidâyet vesîlesidir. Ne belirli bir insan topluluğuna, ne de yeryüzünün belirli bir bölgesine hitâb etmektedir. Aksine insan olması hasebiyle, beyaza da, siyaha da, Arab’a da, Arab olmayana da, doğuluya da, batılıya da aittir o... Bu dinde ırkçolık, bölgecilik, sınıf farkı diye bir şey yoktur. Onda insanlar eşittir.

Bu dinin alemşûmûl oluşu bir çok âyette teyîtedilmiştir:

“Biz, seni Habibim alemlere ancak rahmet için gönderdik.” (El-Enbiyâ/107)

“Habibim seni (rahmetimizin) müjdecisi ve azabımızın habercisi ve bütün insanların peygamberi olmaktan başka bir sıfatla göndermedik.” (Es-Sebe’/ 28)

“De ki: “Ey insanlar, şüphesiz ben göklerin ve yerin mülküne malik olan Allah’ın size, hepinize gönderdiği peygamberiyim.” (El-A’râf/158)

Bu özellik, bu dinin Rabbanî oluşunun neticesidir. Şayet insanlardan bir ferde veya bir gruba hitabetseydi, bu fert veya gurup, bilerek veya bilmeyerek, kendi cinsine, vatanına, sınıfına veya yararına dayalı bir taassuba kapılacaktı. Ancak bu dinin kurucusu insanların Rabbidir, insanların mabududur. İnsanların hepsi de onun kullarıdır. Onlardan hiç birinin diğeri üzerinde, bir gurubun diğer gurup üzerinde ne üstünlüğü ne de yaratılışı açısından ayrıcalığı vardır.

3- Kapsamlı oluştan kastımız şudur: İslâm Dini nizamları, hükümleri ve manevî menfaatleri içine alır. Hem de oluş ve ıslah bakımından yapının her yönünü kapsar. Bu ister inanca, ister ibadet ve ahlâka isterse medenî meselelere, cezaî işlere, şahsın hukukuna, sosyal düzene ve devletler arası ilişkilere taalûk etsin durum aynıdır. Ahkâm temellerine, iktisad kurallarına, üstün toplumun dayanağına taallûk edince de değişmez. Bütün bunlar gayet sağlam ve ince prensiplerin ve kalıcı Rabbanî kanunların içinde işlenmiştir. Bu din verir almaz, toplar ayırmaz, ısındırır soğutmaz, yapar yıkmaz. Hikmet sahibi, övgüye lâyık yaratıcının katından indirilmiştir:

“Sana bu kitabı, her şeyin apaçık bir beyanı, bir hidâyet, b,r rahmet ve müslümanlar için bir müjde olmak üzere peyderpey indirdik.” (En- Nahl/89)

4- Her yeni durumun uyabileceği özellikten kastımız şudur: İslâm Dini genel prensipleri ve küllî kaideleri itibariyle ilerleyen zamana yettiği gibi, yenilenen asırların medeni ihtiyaçlarını da karşılar. Bilhassa karşılıklı haklara ait hükümler, kanunla ilgili problemler, iktisadi düzenler ve devletler arası ilişkiler bakımından şahıkadır.

Buna örnek verelim:

Kur’an-ı Kerîm anayasayla ve kaza ile ilgili işlerde açılıkla adâlet prensibini ortaya koyar:

“Adâlet yapın o, takvaya en çok yakın olandır.” (El-Mâide/8)

Allah insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmeylemenizi emreder.” (En-Nisâ/58)

İki ayette de ortaya konan bu prensip, değişmeyen, bozulmayan sabit bir küllî kaidedir. Bu kaideye, zaman ve mekân farklılığına rağmen, devamlı uyulması farzdır.

5- Mutlak adaletten maksadımız da şudur: İslâm’ın hedefi bütün insanlar arasında mutlak adaleti tatbik etmek, aralarında kardeşliği gerçekleştirmek, dinlerini ve ahlâklarını koruduğu gibi kanlarını, ırzlarını, mallarını, akıllarını korumaktır.

İslâm dininin gayesi ise kulların dünya ve ahiret saadetlerini gerçekleştirmektir.

İslâm dini bir sınıfın aleyhine olmak üzere diğer sınıfın, bir halkın aleyhine olmak üzere diğer halkın menfaatini gerçekleştirmeyi hedef almaz, Aynı zamanda ruhî ve ahlâki kabiliyetleri ihmal pahasına maddî ve iktisadî saha da değildir. Uhrevî menfaatlerden ilgiyi keserek dünyevi çıkarları gerçekleştirmekte değildir. Nitekim beşeri kanunların durumu böyledir, bazı dinlerin ve meşreplerin ruhî sahalarındaki durumları da böyledir.

Bütün bu notları, beşerî kanunların gerçekleştirmesi mümkün değildir. Zira bütün bunları gözetmek ilâhi ilme ve ilâhi rahmete muhtaçtır. İnsan ise daima olaylara tek açıdan bakar, bir çok açıları ise göremez. Her şeye her yönüyle kuşatıcı bir nazarla bakan, gören, rahmet ve ilmiyle her şeyi kuşatan hikmet ve hüküm sahibi her şeyi bilen Yaratıcıdır:

“Yaratan mı bilmeyecekmiş? O, her şeyin bütün inceliklerine nüfüz eden, hakim ve kuşatıcı Latifdir, her şeyden haberdardır.” (El-Mülk/14)



Gençler!



İşte İslâm’ın özellikleri ve meziyetlerinin en belirgin yönleri... Bir din ki özünde Rabbaniliği, alem şümûllüğu, kaplayıcılığı toplar, nizamları arasında adaleti, teceddüdü ve devamlılığı taşırsa, o, kalıcılığa hak kazanmıştır, ebediliğe namzettir. Dünya’yı hak, medeniyet ve irfan nuruyla aydınlatır. İnsanlık semasında hidayet, ilim ve medeniyet meşalesini tutuşturur. Zamanın kalbine şeref, güç, ululuk ve kalıcılık imzasını atar.



Gençler!



Dünyanın kulaklarına: “Düstûrumuz Kur’ân’dır.” diye haykırınız. Bu haykırmanızda hiç bir sakınca yoktur. Belki de bu şiârı haykırınca milletinizi uyandırmış olursunuz da sönükleşmiş şerefini, kaybolmuş izzetini, yokolmuş sistemini geri getirmiş olursunuz. Bu Allah’a zor gelen bir şey değildir.

“Dinine yardım edenlere elbet Alalh yardım eder. Şüphesiz ki, Allah kavîdir, yegâne galibdir. Onlar. (o mü’minlerdir ki), eğer kendilerine yer yüzünde bir iktidar mavkii verirsek dosdoğru namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliğe emrederler, kötülükten vaz geçirmeye çelışırlar. Bütün işlerin sonucu Allah’a döner.” (El-Hacc/40-41)
Logged

Sen Yolcu Bu Yalan Dünya Hancıdır
Öyle Bir Gün Varki Yürekte Sancıdır
Yer Gök Bir Olup Da Hesap Sorulunca
En Sevdiğin Bile Senden Davacıdır


06 Ağustos 2007, 16:23:37
hiranur

Alışıyorum

*


Üye No : 325

Yaş : 24

Nerden : makedonya

Konu  : 87

Mesaj : 181

Aldığı Teşekkür 13
fi emanillah
WWW
Offline
« Yanıtla #6 : 06 Ağustos 2007, 16:23:37 »

Gençler!



Şunu bilmelisiniz ki, “Erkâm’ın evinde karargâh kuran ve İslâm’ın zaferi elleriyle gerçekleşen, ilk küçük İslâm cema’atinin fertleri hep gençlerdi. Rasûlüllah (s.av.)’in Peygamber olarak gönderildiğinde yaşı kırktı. Ebû Bekir (r.a.) ondan üç yaş küçüktü. Ali (r.a) hepsinin kücğü idi. Abdullah b. Mes’ûd, Abdur-Rahmân b. Avf, Erkâm b. Ebil-Erkâm, Saîd b. Zeyd, Mus’âb b. Umeyr, Bilâl b. Rebâh, Ammar b. Yâsîr ve onlarcası, yüzlercesi hep gençlerdi.

Bu gençler davetin yükünü omuzladılar. Tebliğ yolunda bunlar, akıl almaz eziyetler karşısında, sabır ve fedâkârlığın en üstün örneğinğ gösterdiler. Onlar gecelerini gündüzlerine katarak, İslâm’ın yayılmasını ve varlığını kabul ettirmesini gerçekleştirdiler. Bu dinin zafer kazanmasını ve yerleşmesini sağladılar. Kısa bir sürede müslümanların hâkimiyeti gerçekleşti. İslâm hükûmeti ve otoritesi kuruldu. Müslümanlar iki büyük ülkeye, Bizans ve Fars’a boyun eğdirdiler. Onların gölgesi (idâresi) doğuda Çin’e, kuzeyde Hazar, Ermenistan ve Rus ülkesine ulaştı. Şâm, Mısır, Berka, Trablus ve diğer Afrika ülkeleri müslümanların adâletine tâbî oldu. Bütün bunlar otuz beş senede gerçekleşti. Emevîler döneminde hâkimiyet ve otoriteleri Çin’e, Hindistan’ın büyük bir kısmına, Türkistan’a uzandı. Doğuda Çin hududuna ulaştılar, batıda Endülüs’e (İspanya) girdiler. Abbasî halîfelerinden Haru er-Reşîd, İslâm ülkelerinin genişliğini şöyle anlatabilmiştir:

“Yağmurunu istediğin yere yağdır. Nasıl olsa (senin suyunla bitecek mahsûlün) haracı bize getirilecektir.”

İşte Ukbe b. Nâfî’... Atlas Okyanusu’nun kenarında atını dizlerine kadar denize sürüp şöyle haykırmıştır:

Allah’ım! Ey Muhammed’in Rabbi, şu deniz karşıma çıkmasaydı, senin ismini yüceltmek yolunda bütün dünyayı fethederdim. Allah’ım, şâhid ol...”

İşte kuteybe el-Bahilî... Doğunun son noktasına varmış, Çin ülkesine mutlaka girmek isterken yakın adamlarından biri onu ikaz ediyor, diyor ki:

“Ey Kuteybe, Türklerin ülkesine daldın. Olaylar zamanın iki kanadı arasındadır; gelir de, gider de (yâni lehine de tecellî eder, aleyhine de...)

Kuteybe sarsılmaz bir im^nla şu cevabı verdi:

Allah’ın zafer vereceğine sağlam inancım sebebiyle bu ülkelere daldım. Vakit geçerse, hazırlığın faydası olmaz.”

İkaz eden şahıs onun azmini ve samimiyetini görünce,

“Yoluna istediğin şekilde devam et, ey Kuteybe! Bu Allah’dan başkasının kıramayacağı sağlamlıkta bir azimdir” demek zorunda kaldı.

Allah rahmet eylesin, İslâm şairi Muhammed İkbal şöle diyor:

“Şehirleri fetheden ordulardan önce.”

“Ezanımız Frenklerin kiliselerinde okundu.”

“Afrika’yı da, Büyük Sahrayı da.”

“Yer ateş püskürürken yaptığımız secdeleri de unutma.”

“Hiç bir gün zalimden korkmadan.”

“Kılıçlara göğsümüzü açıp yürüdük.”

“Kılıcın parıltısı sanki etrafında çiçek biten.”

“Yemyeşil bir bahçenin gölgesi gibi idi.”



Gençler!



Dünya onlardan daha asil ve şereflisini, daha merhametli ve şefkatlisini, daha yüce ve daha ulusunu, daha üstün ve daha âlimini tanımış mıdır?

İnsanlar kölelik zinciriyle bağlı iken onlar hürriyeti ilân ettiler, akıllar câhiliyyet kelepçesiyle tutuklanmış iken tevhîdi yaydılar, Bizans ve Fars halklarını ihtirasları uğruna savaşa zorlarken onlar adâleti ayakta tuttular.

Başkaları malı zulûmle toplarken onlar hayır yollarında harcadılar. Başkaları annelerini ve kız kardeşlerini satarken onlar ırzları ve nâmuslarını korudular.

Alınları Allah huzurunda secdeye vardı ama, başkaları karşısında alınlarını dik tuttular. Kalbleri güzelliklerden hoşlanırken, bütün çirkinliklerden de nefret ettiler. Akılları hakka inandı ve bütün batılları reddetti. Bir ellerini Allah’a açtılar, diğerini insanlara uzattılar.

Dine inandılar, çünkü dünyayı yüceltmek istiyorlardı. Dünya için çalıştılar, çünkü bu yolla dine hizmet etmek istiyorlardı. Din ile dünyayı bir araya getirdiler, çünkü dünyada izzet ve şeref sahibi olmayı, Âhirette kurtulanlardan olmayı arzu ediyorlardı.

Dünyaya hükmettiler de onu güven ve sulh ile doldurdular. Musîbet rüzgârları onlara doğru esti ama, onları sabır ve tebessümle karşıladılar. Kim onlara düşmanlık beslediyse dünyayı onların başına yıktılar.

Şehîdlerin kanı onlara göre gençlerin ve yaşlıların güzel kokusu gibidir. Düşmanların oku onların göğüslerinde izzet ve olgunluğun işâretidir. Dinleri yolunda ölüme atılmak onlar için kadın ve çocukların şarkısına benzer.

Aslında onlar hiç bir nesle benzemeyen tek bir nesildirler. Diğer insanlara benzemeyen gerçek er kişidirler. Diğer ümmetlere benzemeyen önder bir ümmettirler. Allah (c.c.) onlardan şöyele bahseder:

“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz.” (Al-i İmran/110)



Gençler!
Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
  Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

sen daima vuslatımsın....
06 Ağustos 2007, 16:28:37
CeNNeT

.:RoNiYa ÇaVeMiN:.

Kurucu

*


Üye No : 2

Nerden :

Konu  : 922

Mesaj : 5,690

Aldığı Teşekkür 135
...RaBBiMiN YoLuNDa SeVDaLiYiM BeN...
WWW
Offline
« Yanıtla #7 : 06 Ağustos 2007, 16:28:37 »

İslam hareketini asıl yönlendiren ve onu Müslüman toplumunun yeni kimliğine uygun hale gelmesinde canla-başla destekleyerek Hz. Peygamber’e(sav) yardımcı olan;Müslüman olduklarında bunların çoğu 30 yaşın altında bulunuyorlardı. Bu anlamda İslam’ın bir gençlik hareketi olduğunu söylemek mümkündür. İslam’ın gençleri arasında,

* Hz. Ali (10 yaş),

* Zeyd bin Harise, Talha (15-17 yaş),

* Abdurrahman bin Avf (17 yaş),

* Sa’d bin Ebi Vakkas (17 yaş),

* Abdullah bin Mesud (15 yaş),

* Abdullah bin Ömer (13 yaş),

* Zübeyr bin Avvam (16 yaş),

* Mus’ab bin Umeyr (18-20 yaş),

* Osman bin Afvan (24 yaş),

* Ebu Huzeyfe (30 yaş), 

* Ebu Udeybe bin Cerrah (31 yaş)

gibi isimler yer alıyordu. Genç erkekler gibi genç kız ve hanımlar da İslam’ı ilk seçenler ve Peygamber Efendimiz’in ilim ve irfan halkasına katılanlar arasında yer alıyorlardı. Fatıma binti el-Hattab (Hz. Ömer’in kardeşi), Hz. Ebubekir’in kızları Esma ve Aişe bunların başında gelir.

Mus’ab bin Umeyr, zengin bir ailenin çocuğu idi. Mekke’de Kureyş gençleri arasında onun kadar müreffeh bir hayat geçiren bir başka genç yoktu. İslam’ı hiç itirazsız kabul etti. Müslüman olduğunu öğrenen ailesi onu yakalayıp eve hapsetti.

Hz. Muhammed s.a.v. henüz 21 yaşında iken Muaz bin Cebel’i Yemen’e vali tayin etmiş, ona vefa ve sevgi duyguları içerisinde davranmıştı.

Yine başka bir genç olan Ebu Huzeyfe, Kureyş liderlerinden inançsız olarak ölen Utbe’nin oğluydu. Babasından sonra Kureyş liderliği kendisini bekliyordu. O bütün servet, itibar ve rahatlığı terk ederek, İslam’ı, birlikte çileyi ve fakirliği seçti.
Logged

Sen Yolcu Bu Yalan Dünya Hancıdır
Öyle Bir Gün Varki Yürekte Sancıdır
Yer Gök Bir Olup Da Hesap Sorulunca
En Sevdiğin Bile Senden Davacıdır


06 Ağustos 2007, 16:31:12
CeNNeT

.:RoNiYa ÇaVeMiN:.

Kurucu

*


Üye No : 2

Nerden :

Konu  : 922

Mesaj : 5,690

Aldığı Teşekkür 135
...RaBBiMiN YoLuNDa SeVDaLiYiM BeN...
WWW
Offline
« Yanıtla #8 : 06 Ağustos 2007, 16:31:12 »

Peygamber Efendimiz (a.s.m.), ölüm döşeğinde olan bir gencin yanına girdi ve ona, "Sen kendini nasıl buluyorsun?" diye sordu. Genç, "Ben Allah' (ın affın)ı umarımYâ Resûlâllah! Ve günahlarımdan da korkarım" dedi. Bunun üzerine Resûlâllah (a.s.m.) buyurdu ki, "Bu vakitte herhangi bir kulun kalbinde bağışlanma umudu ve günah korkusu birleşince mutlaka Allah o kuluna dilediğini verir ve onu korktuğu azabından emin kılar." (Neseî, Zühd: 31)

Bu hadise her ne kadar bir gencin başından geçmişse de, aynı durum her insan için geçerlidir. Fakat bu hadiseye bir gencin konu olması şu açıdan önemlidir: Gerçekten gençlik dönemi, korku ve ümitin sık sık dengesini kaybettiği bir safhadır. Genç insan, bazen öylesine ümitli olur ki, doğrudan Cennete gideceğini düşünür. Zaman olur öyle ümitsizliğe düşer ki, günahları çok fazla olduğu için affedilmeyeceğini sanır.

İşte bu hadîs, dünyası çok çabuk değişebilen gençlerimize güzel bir müjde ve uyarıdır.

Dinimiz bizleri korku ve ümit arasında olmaya teşvik eder. Yüce Rabbimiz meâlen şöyle buyurur: "De ki: Ey günahta aşırı giderek nefislerine zulmetmiş kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Muhakkak ki Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir. Öyleyse azap gelmeden önce Rabbinize dönün ve Ona teslim olun; sonra kimseden yardım göremezsiniz." (Zümer: 53-54)

Rabbimiz, Kendisine ortak koşulmasından başka tüm günahları affedebileceğini belirtmiştir. Bunun için kesinlikle ümitsiz olmamak gerekir. Çünkü Allah'ın rahmetinden ümidini kesen ancak şeytandır. Fakat ümitli olmak demek, günah işlemeye devam etmek ve nasıl olsa affedileceğinden emin olup, Allah'ın azabından korkmamak değildir.

Nitekim bu hususta Hz. Ömer (r.a.) tüm gençlerimize örnek olacak şu ölçüyü dile getirmiştir: "Eğer 'Tüm insanlar Cehenneme gidecek, sadece bir kişi Cennetlik olacak' dense, 'Acaba ben miyim' diye ümitlenirim. Şayet 'Bütün insanlar Cennete gidecek, sadece bir kişi Cehennemlik olacak' deseler, 'Acaba ben miyim' diye korkarım."

İşte böyle bir düşünce, korku ve ümit arasında olmanın zirvesidir. Yani kişi, hem Allah'ın azabından korkmalı, günahlarını düşünmeli; hem de Allah'ın rahmetinden ümitvar olmalıdır.

Dikkat edilirse böyle bir düşünce birbirinin zıddı değildir. Çünkü ele alınan korku ve ümittir. Bunların zıddı ise, "korkmamak" ve "ümitsizlik"tir. Bize tavsiye edilen, "hem korkmak hem korkmamak" veya aynı anda "ümitli ve ümitsiz olmak" dğildir. Bizden istenen, "Aşırı korkudan dolayı ümitsiz olmamak" ve "Aşırı ümitten dolayı korkusuz olmamak"tır.

Bunun için insan hem korkup hem ümitli olabilir.

Hadiste dikkat çekilen mühim bir husus da, "Ben kulumun zannı üzereyim. Beni nasıl tanırsa öyle muâmele ederim" hadîs-i kudsîsinde belirtilen gerçektir. Bu hadîs-i kudsîye göre, biz Rabbimizin rahmetini ümit edersek öyle muâmele görürüz. Ayrıca Rabbimize sû-i zan etmemeliyiz. Yani, "Ben çok günahkârım, bana mutlaka azap eder" demek, Allah'ın irâdesine karışmaktır. "Ben çok günahkârım, ama Rabbim af ve mağfiret sahibidir" diye düşünmek, günahlara tevbe edip, af dilemek gerekir.

Bir kimsenin, "Kesinlikle ben Cehennemliğim" demesi de, "Ben kesinlikle Cennetliğim" diye düşünmesi de yanlıştır, büyük günahtır. Doğrusu, şöyle düşünmektir:

"Ben çok günah işledim. Allah'ın azabından korkarım. Ama pişmanım, Rabbim affedebilir. Bu arada Allah beni bazı sevaplar işlemeye muvaffak etti. İyi amellerim de Onun ihsânıdır. Ümit ederim ki, bana lütufla muâmele eder."

"Hiç kimsenin ameli, kendisini Cennete götürmez. Beni de. Rabbimin rahmeti olmasa ben de Cennete giremem. " diyen Peygamberimiz (a.s.m.), eski asırlarda yüz kişi öldürdüğü halde samimî bir şekilde tevbe eden bir kişinin affedildiğini belirtir.

İşte korku ve ümit arasında bulunmak budur. Bir yanda Allah'ın en büyük Peygamberi, kendi ameliyle Cennete giremeyeceğini belirtiyor; diğer yanda yüz kişiyi öldüren kesin bir pişmanlıkla af dilediği için mağfiret ediliyor.

Kişinin ameline güvenmesi, "ucb" denilen mânevî bir hastalıktır ki, en az ümitsizlik kadar kötüdür.

Rabbimiz bizleri, hayatımızı hüsn-ü hâtimeyle bitirip imanla kabre girinceye kadar korku ve ümit arasında bulundursun.

Cemil Tokpınar
Logged

Sen Yolcu Bu Yalan Dünya Hancıdır
Öyle Bir Gün Varki Yürekte Sancıdır
Yer Gök Bir Olup Da Hesap Sorulunca
En Sevdiğin Bile Senden Davacıdır


06 Ağustos 2007, 16:44:08
MujaHiD

Forum Hizmetçisi

Kurucu

*


Üye No : 1

Nerden : Istanbul

Konu  : 416

Mesaj : 1,120

Aldığı Teşekkür 34
<