| Ocak 01, 2008, 11:58:59 |
|
|
 |
« : Ocak 01, 2008, 11:58:59 » |
|
Selamu Aleykum Değerli Ablalar, Abiler, Kardeşler..
Hepimizin tebliğ konusunda eksikleri muhakkak vardır. Sevdiğimiz veya yakınımıza tebliğ yapmak, onları hakka çağırmak istiyoruz ama nasıl bir metod izlemeliyiz? Nasıl bir yaklaşım sergilersek insanların ders çıkarıp İslama yaklaştırabiliriz. Tebliğ ile ilgili her şeyi burada açıklayalım inşaAllah.. Konu katılımlarınızla daha iyi olacaktır 
Haydin Başlayalım!
|
|
|
|
|
Logged
|
y desde que t ú te fuiste yo solo, tengo tengo la camisa negra porque negra tengo el alma yo por ti perdí la calma
|
|
|
| Ocak 01, 2008, 12:01:33 |
|
|
 |
« Yanıtla #1 : Ocak 01, 2008, 12:01:33 » |
|
Yusuf PoyrazTebliğ; zaman, yer ve nitelik açısından amaca ulaşma, sona varma, nihayete erme, resmî bir yazıyı veya kararı ilgililere duyurma, bildiri, beyanname, mesaj, bir dini başkalarına anlatma ve yayılmasına çalışma anlamlarına gelmektedir. “Beleğa” filinde “Tef’il” babında mastardır. Çoğulu “Tebliğat”tır. Tebliğ, Kur”an’da “belâğ” kelimesi ile aynı anlamda kullanılmıştır. Tebliğ masdar olarak kullanılmış olup, belâğ ise isim olarak ondan fazla yerde geçmektedir. Bu kelimelerin ifade ettiği ilahi mesajın sahibi Yüce  (cc), elçi olarak vasıtası Hz. Muhammed (sav), muhatabı ise insandır. Tebliğ, peygamberlerin sıfatlarından ve onların gerçek vazifelerindendir. Bu gerçeği ifade eden bir ayetin meali şöyledir: “Ey elçi, Rabbinden sana bildirileni duyur. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun. seni insanlardan korur” (Maide/67). Bu görev yalnız Hz. Muhammed’e (sav) verilmemiş, diğer peygamberlere de verilmiştir. (A’raf/62,68,79,93; Ahkaf/23). Tebliğ vazifesini yapan peygamberler, bu vazife için zorlayıcı herhangi bir yola başvurmamışlar, sadece tebliği vazifelerini yerine getirmişler ve sonucu  ’a bırakmışlardır: “Peygamberlere düşen, sadece tebliğ yapmaktır” (Maide/99) ** “Ey Muhammed sen (insanları) Rabbinin yoluna hikmet ve güzel şekilde davet et”(Nahl/125). Bu ayette söz konusu olan “hikmet” ve ”güzel öğüt”, tebliğ ile ilgilenen insanlar için çok önemlidir. Hikmet, kişinin tebliğ sırasında dikkatli ve basiretli olması, körü körüne tebliğ yapmamasıdır Hikmet, hitab edilen kişinin zihin, yetenek ve şartlarını göz önünde bulundurmasını ve mesajını bunlara uygun bir şekilde iletmesini gerektirir. “Güzel öğüt”se, kişinin muhatabını sadece mantıki ikna metotlarıyla değil, aynı zamanda duygularını cezbederek de inandırmaya çalışmasıdır. Bu ayette geçen “onlarla en güzel şekilde mücadele et” emri de, tebliğ vazifesini ciddi bir şekilde yerine getirmeyi gerektirmektedir. Buna göre tebliğci, tatlı bir dile sahip olmalı, aceleci olmamalı, tebliğde soylu bir davranış göstermeli, usanç ve yılgınlık göstermemeli, cezp edici, akla ve mantığa uygun fikirleri öne sürmeli ve muhatabını en güzel bir şekilde ikna etmeye çalışmalıdır.
|
|
|
|
|
Logged
|
y desde que t ú te fuiste yo solo, tengo tengo la camisa negra porque negra tengo el alma yo por ti perdí la calma
|
|
|
| Ocak 01, 2008, 12:04:56 |
|
|
 |
« Yanıtla #2 : Ocak 01, 2008, 12:04:56 » |
|
devamı... Her hususta olduğu gibi, bu hususta da en güzel örnek, Hz. Muhammed (sav)’dir. Ebu Talib’in ölüm zamanı gelince, Resulullah (sav) onun yanına geldi. Orada Ebu Cehil ve Abdullah b. Ebu Ümeyye de vardı. Hz. peygamber (sav) Ebu Talib’e: “Ey amcacığım, “Lailahe illallah” de, bununla katında sana şehadet edeyim” buyurdu. Ebu Cehil: “Ya Ebu Talib, Abdülmuhtalib’in dininden vaz mı geçeceksin?” dedi. Resulullah (sav) amcasına tebliğde bulunmaya davet etti. Fakat Ebu Talib, ona son söz olarak Abdülmuttalib’in dini üzerinde olduğunu söyledi ve “La İlahe İllallah” demekten çekindi. O zaman Hz. Muhammed (sav): “ beni men etmediği müddetçe, senin için dua edeceğim” dedi. Bunun üzerine şu ayet nazil oldu: “Akraba bile olsalar, Cehennemin halkı oldukları belli olduktan sonra ( ’a) ortak koşanlar için mağfiret dilemek; ne peygamberin, ne de inananların yapacağı bir iş değildir.”(Tevbe/113). Ebu Talip hakkında da:”(Ey Muhammed) sen, sevdiğini doğru yola iletemezsin, fakat , dilediğini doğru yola iletir. O, yola gelecek olanları daha iyi bilir “(Kasas/56) ayeti nazil oldu. (Müslim, iman,9; Muhammet b.İshakb.Yesar, Siretu İbn İshak,Konya 1980,222).
Ayrıca Kur’an ’ın en büyük düşmanlarına bile tebliğin götürülmesini emreder. Hem de onları kırmadan, ezmeden, lanetlemeden ve onlara öfkelenmeden bu vazifelerin yerine getirilmesinin gerektiğini vurgular: “(Ey Musa ve Harun) Firavun’a gidin, çünkü o azmıştır. Ona yumuşak ve tatlı bir sözle tebliğde bulunun. Belki öğüt alır veya ’tan korkar.” (Taha/43,44)
|
|
|
|
|
Logged
|
y desde que t ú te fuiste yo solo, tengo tengo la camisa negra porque negra tengo el alma yo por ti perdí la calma
|
|
|
| Ocak 01, 2008, 12:10:03 |
|
|
 |
« Yanıtla #3 : Ocak 01, 2008, 12:10:03 » |
|
Zehra Dağ1) Temiz niyet ve ihlâs.
2) Tebliğcinin hiçbir maddî menfaat beklememesi.
Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerîm’de peygamberlerinin dilinden şöyle buyurur: “…Ey kavmim!.. Ben bunun (tebliğ ve dâvet faaliyetimin) karşılığında sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim, beni yaratandan başkasına ait değildir. Hâlâ akıl erdirmeyecek misiniz? (Hûd, 51)
3) Tebliğ edilecek kişinin konumunu, fikir yapısını iyi değerlendirmek ve tebliğ edilecek kişiyi iyi seçmek… Kalbinde biraz olsun, iman nûru parıldayanlara öncelik vermek daha uygundur. Ama yine de biz, kimin kalbinde iman etmeye meyil olduğunu tam olarak bilemediğimiz için tebliğe devam etmek mükellefiyetindeyiz. Peygamber Efendimiz, iman etmeyeceklerine kanaat getirdiği hâlde, Ebû Cehil’i, Ebû Leheb’i… İslâm’a dâvet etmeye devam etmiştir. Onların küfürde inatları sebebiyle ye’se (ümitsizliğe) kapılmamıştır. Âyet-i kerîmede buyurulur:
“Çünkü gerçekten sen, ölülere (söz) dinletemezsin ve arkasını dönüp kaçan sağırlara da çağrıyı işittiremezsin. Ve sen, körleri düştükleri sapıklıktan çekip hidayete erdirici değilsin; sen ancak, âyetlerimize îman edenlere (söz) dinletebilirsin, işte müslüman olanlar bunlardır.” (Neml, 80-81)
4) Muhâtabın fikirlerini tatmin edecek kanaat oluşturana dek “tebliğde sürekli olmak”.
5) Hidâyet, Allâh’tan olduğu için, tebliğ etmek sûretiyle elden geleni yaptıktan sonra Allâh’a niyâzda bulunmak. “Buna rağmen yüz çevirirseniz, artık size kendisiyle gönderildiğim şeyi tebliğ ettim. Rabbim de sizden başka bir kavmi yerinize geçirir. Siz O’na hiçbir şeyle zarar veremezsiniz. Doğrusu benim Rabbim, her şeyi gözetleyip-koruyandır.” (Hûd, 57)
6 ) Tebliğin muhataptaki tesirlerini incelemek, ona göre yeni metot ve stratejiler geliştirmek. Kur’ân-ı Kerîm’de Hazret-i Süleyman’ın diliyle şöyle buyurulmaktadır:
“Bu mektubumla git, onu kendilerine bırak; sonra onlardan (biraz) uzaklaş, böylelikle bir bakıver, neye başvuracaklar?” (Neml, 28)
7) Müminlerin güçlü ve ihtişamlı olduklarını göstermek. Giyim-kuşamında itinalı, genel kültür ve bilgi açısından iyi yetişmiş olmak önemlidir. Böyle bir sahada, gayr-i müslimlere karşı gösterilecek üstünlük ve büyüklük duygusu; kibir, ucub ve gurur kabul edilmez.
Karşı tarafın, anlatılanlar hakkındaki fikirlerini sormak. Nitekim tebliğ yalnızca anlatıp “Hadi îman et!..” demekten ibâret değildir. Muhatabın durumundan ve kafasına takılan bir şey olmadığından emin olunmalıdır. Nitekim kafasında cevapsız kalan birtakım sorular, daha sonra sıkıntı meydana getirebilir. Âyet-i kerîmede buyurulmuştur:
“…Ey kavmim görüşünüz nedir söyler misiniz?...” (Hûd, 88)
9) Muhâtabın ilgi alanlarına göre tebliğe başlamak… Karaktere uygun metot uygulanmalıdır. Nitekim her peygamberin devrinin en önemli olayı ile ilgili mûcizeler ihsân edilmesi bunun delilidir.
10) Kişiyi; düşünmeye sevk etmek, tebliğde etkileyici bir metottur. Böylece şahıs, kendisindeki eksikleri fark ederek doğruları bulma çabasına yönelir. Merak uyandırıldığı ve neticesinde muhatabımız sorular sormaya başladığı zaman, anlatılanların tesiri artacaktır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’deki bazı âyetlerin sonunda sorulan sorular da kişiyi düşünmeye ve hakikatleri, vicdanında kabul etmeye yönlendirir.
11) İçinde bulunduğu toplumun şartlarından ve Peygamber Efendimizden önceki câhiliye döneminden bahsederek; İslâm’ın getirdikleri ile kıyası sağlanmalıdır.
12) Yönlendirici ve hâkim bir konuşma üslûbu… Konuşmanın gidişâtına hâkim olmak. Mevzuyu, tamamen muhatabın soru ve sözlerine göre şekillendirmemek!..
“Firavun dedi ki: «İlk çağlardaki nesillerin durumu nedir öyleyse?» Dedi ki:
«Bunun bilgisi Rabbimin katında bir kitaptadır. Benim Rabbim şaşırmaz ve unutmaz. Ki (Rabbim), yeryüzünü sizin için bir beşik kıldı, onda sizin için yollar döşedi ve gökten su indirdi; böylelikle bununla her tür bitkiden çiftler çıkardık.” (Tâhâ, 51-53)
13) Hür düşünmesini sağlayarak vicdânı ile baş başa bırakmak. Îmana karşı duyduğu önyargı ve şartlanmışlıkları bertaraf ederek, baskı altında kalmadan anlatılanlara ve vicdanına göre düşünebileceği ortamı sağlamak.
14) Ölümü ve âcizliği hatırlatmak. Âyet-i kerîmede buyurulur:
“Ey insanlar, siz ’a (karşı fakir olan) muhtaçlarsınız; ise, Ğaniy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır, Hamîd (övülmeye lâyık)tır.” (Fâtır, 15)
|
|
|
|
|
Logged
|
y desde que t ú te fuiste yo solo, tengo tengo la camisa negra porque negra tengo el alma yo por ti perdí la calma
|
|
|
| Ocak 01, 2008, 17:30:13 |
|
|
 |
« Yanıtla #4 : Ocak 01, 2008, 17:30:13 » |
|
Bir kişinin hidayetine vesile olmak “Güneşin üzerine doğup battığı her şeyden daha hayırlıdır”. Hadis-i Şerif
Peygamber Efendimiz'in bu dini tek başına iken tebliğe başladığında ne tür zorluklarla karşılaştığını hepimiz biliyoruz. Şu dünyada en fazla sıkıntı çeken insan elbette Peygamber Efendimizdir. O zor şartlarda bile İslamı tebliğden bir an bile geri durmamış ve herzamanki cihat aşkı ve şevkinden bir şey kaybetmemiştir.
Namaz kılarken üzerimize deve işkembesi atılmadığı, yollarımıza dikenler serilmediği, ekonomik ambargolar uygulanmadığı, en yakınlarımızı savaş alanlarında kaybetmediğimiz, insanlara ulaşmak için uzun çölleri aşmak gerekmediği ve tebliğ konusunda ucunda ölüm olmadığı şu zamanda daha neyi bekler müslümanlar bilemem.
İslamı tebliğ konusunda Ruz-i Cezada hesaba çekilirken, darda kalmayanlardan nasip etsin bizi Rabbim...
Paylaşım için teşekkürler Elif_ Hanım...
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
| Ocak 01, 2008, 18:47:07 |
|
|
 |
« Yanıtla #5 : Ocak 01, 2008, 18:47:07 » |
|
Bir kişinin hidayetine vesile olmak “Güneşin üzerine doğup battığı her şeyden daha hayırlıdır”. Hadis-i Şerif
Peygamber Efendimiz'in bu dini tek başına iken tebliğe başladığında ne tür zorluklarla karşılaştığını hepimiz biliyoruz. Şu dünyada en fazla sıkıntı çeken insan elbette Peygamber Efendimizdir. O zor şartlarda bile İslamı tebliğden bir an bile geri durmamış ve herzamanki cihat aşkı ve şevkinden bir şey kaybetmemiştir.
Namaz kılarken üzerimize deve işkembesi atılmadığı, yollarımıza dikenler serilmediği, ekonomik ambargolar uygulanmadığı, en yakınlarımızı savaş alanlarında kaybetmediğimiz, insanlara ulaşmak için uzun çölleri aşmak gerekmediği ve tebliğ konusunda ucunda ölüm olmadığı şu zamanda daha neyi bekler müslümanlar bilemem.
İslamı tebliğ konusunda Ruz-i Cezada hesaba çekilirken, darda kalmayanlardan nasip etsin bizi Rabbim...
Paylaşım için teşekkürler Elif_ Hanım...
|
|
|
|
|
Logged
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
| Ocak 01, 2008, 20:36:17 |
|
|
 |
« Yanıtla #6 : Ocak 01, 2008, 20:36:17 » |
|
De ki: "Bu, benim yolumdur. Bir basiret üzere 'a davet ederim; ben ve bana uyanlar da. Ve 'ı tenzih ederim, ben müşriklerden değilim." 12/108 Yukarıdaki ayet, bizlere İslam'ın bu konudaki düşüncesinin ne olduğu noktasında bazı ipuçları verir. İlk olarak "bu, benim yolumdur" sözü bize bazı seyler cağrıştırabilir. Bu sözü söyleyebilmek için bazı mantıksal şartların oluşması gerekir. Öncelikle bu sözü söyleyen şahıs, "bu"zamiriyle her ne ifade edilmek isteniyorsa onu, kendisi iyi biliyor olmalı, eğer uygulanan bir şeyse onu uyguluyor olmalı ve anlatabiliyor olmalıdır. Karşıdaki kişi de tüm bunları farkedebiliyor olmalıdır.
Bu ayette ikinci olarak ele alınması gereken ise "basiret üzere davet" konusudur. Basiret; zihinsel olarak görmek / sezerek, kestirerek görmek anlamında soyut bir çağrışım taşımakta ve bu itibarla, sağduyuya, bilinçli bir kestirişe dayanarak anlamak, kavramak yeteneği anlamına gelmektedir; ayrıca mecaz olarak, aklın kabul edebileceği ya da akılla doğrulanabilir delil, kanıt anlamını da ifade etmektedir. Buna göre basiret üzere davet etmek, insanın sağduyulu, bilinçli bir uslüpla, aklın kabul edebileceği ve akılla doğrulanabilir delillere dayanarak ve onları belirterek, yani argümanların varolduğu bir tartışmada bulunması gerektiği anlamına gelir. Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde tartış. Şüphesiz senin Rabbin yolundan sapanı bilendir ve hidayete ereni de bilendir. 16/125 ** Ayette bahsedilen "güzel öğütle davet", yumuşak şekilde kalplere girmeyi, tatlılıkla, duyguların derinliklerine inmeyi gerektirir. Gereksizce azarlama ve zorlamaya başvurmamayı icap ettirir. Bilgisizlikten veya iyi niyetten kaynaklanmış olabilecek hataları yüze vurmamayı, deşifre etmemeyi zorunlu kılar. Zira öğüt vermedeki yumuşaklık, çoğu zaman katı kalpleri bile doğru yola iletir, birbirinden nefret eden gönülleri kaynaştırır. Neticede azarlama, çıkışma ve rencide etmekten daha iyi sonuçlar doğurur.
Ayette tebliğde, tartışmada uyulması gereken üçüncü şart ise "güzel bir şekilde tartışma" gereğidir. Bu, muhatabın üzerine yüklenilmeden, onu horlamadan tartışmayı gerektirir. Böylece muhatap, davetçinin amacının tartışmada üstün gelmek olmadığına kesin kanaat getirmeli ve bunu hisedebilmelidir, davetçinin tek amacının gerçeğe ulaşmak olduğunu anlamalıdır. En güzel biçimde tartışmak, muhatabın hassas gurur duygusunu garanti altına alır, kendi kişiliğinin korunduğunu, değerinin ve onurunun garanti altında olduğunu, davetçinin bir gerçeği dile getirmekten, için bu gerçeğe iletmekten başka amacı olmadığını, kendi kişiliğini güçlendirmek, görüşünü sağlamlaştırmak ve muhatabının görüşünü çürütmek için çalışmadığını gözler önüne serer!
** Tartışmayı uzatıp, işi yokuşa sürmeye gerek yoktur. Açıklamak yeterlidir. Bundan sonrası 'a kalmıştır. Tüm bu tebliğ/davet/tartışma kuralları aslında İslam'ın ana kurallarından birini ifade eden şu ayete dayanmaktadır: Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu ( karşısında azan her kişi, düşünce, kurumu) tanımayıp 'a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur. , işitendir, bilendir. 2/256 Müslüman şahsiyete düşen sadece kendi gerçeklerini ortaya koymak, insanlara açıklamak, onları doğruya davet etmektir. Bu sorumluluk yukarıda açıklanan kurallara uygun bir şekilde gerçekleştirildikten sonra, artık seçim muhataba bırakılır. Muhatabın, 'ın kendisine verdiği özgür iradesi baskı altına alınamaz. Artık o insan kendi iradesiyle yaptığı seçimlerden sorumlu olduğundan, sonuçlarına da katlanır. Çünkü doğru ve yanlış birbirinden ayrılmış, bu doğru ve yanlışların ne olduğu insanın anlayabileceği bir şekilde peygamberlere indirilen vahiy aracılığıyla insanlara ulaştırılmıştır. Bu vahiyle insanlara doğru ve yanlışın ne olduğu açıklandığı gibi, yapılacak seçimlerin ne gibi sonuçlar doğuracağı da açıklanmıştır. Müslümanın tek görevi bunları insanlara ulaştırmak/açıklamaktır, yoksa insanların iman etmesinden veya etmemesinden sorumlu değildir.Alıntıdır..
|
|
|
|
|
Logged
|
y desde que t ú te fuiste yo solo, tengo tengo la camisa negra porque negra tengo el alma yo por ti perdí la calma
|
|
|
| Ocak 02, 2008, 20:03:03 |
|
|
 |
« Yanıtla #7 : Ocak 02, 2008, 20:03:03 » |
|
Hz. Peygamber’in (s.a.s) Tebliğinde Göze Çarpan Hususlar
Kâinatın Efendisi, Cenâb-ı Hakk'ın ifadesiyle mü'minler için en mükemmel örnek (Ahzab, 33/21) olduğundan; O'nun İslâm'ı tebliğ usûl ve şekilleri biz mü'minler için de baş vurulacak yegâne kaynaktır. Zira Resûlü (s.a.s.) İslâm'ı tebliğ ederken, "Şeriat-ı Tekviniye" dediğimiz, kâinatın akışı içerisinde cereyan eden genel prensiplere göre davranmış ve daha sonraları karşılaşabilecekleri her türlü durumda ümmeti için bir model ortaya koymuştur. O isteseydi, Rabbisine yalvarır ve istediği dünyalığı elde edebilirdi; isteseydi ve hikmet-i İlâhiyeye uygun düşseydi, belki de bütün müşrikler helâk olur veya İslâm'a girebilirlerdi. Ama bütün bunlar mûcize kabilinden gerçekleşeceği için, O bir örnek, takip edilecek bir model olamazdı.
Resûlü'nün (s.a.s.) her konuda örnek olması sebebiyle, tarihin seyri içerisinde O'nun gönül verdiği dâvâ uğrunda "kandan-irinden deryaları geçip gitmeye azimli ve kararlı; varıp hedefine ulaştığında da her şeyi Sahibine verecek kadar olgun ve Yüce Yaratıcı'ya karşı edepli ve saygılı gönül erleri" yetişmiştir. Hz. Resûl-i Ekrem (s.a.s.) insanları İslâm'ı davet misyonunu ele aldığımızda, onda, daha pek çok ve önemli hususiyetin yanı sıra, şu prensiplerin de birer esas olduğunu söyleyebiliriz:
1. Sabır, 2. Yumuşak Davranma ve Hoşgörü, 3. Tedrîcilik, 4. Neticeleri 'tan bilme, 5. İç derinliği, 6. Tevazu, 7. Muhasebe.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
| Ocak 02, 2008, 20:56:11 |
|
|
 |
« Yanıtla #8 : Ocak 02, 2008, 20:56:11 » |
|
Ey Elçi! Rabbinden sana indirilenleri teblig et: Sen onu tam yapmadigin surece Rabbinin mesajini (hic) yaymamis olursun. (Gorevini yaparsan) seni (inanmayan) insanlardan koruyacaktir. , hakikati inkar eden insanlari dogru yola iletmez. Acikca zulmeden boyle bir toplulugun icinde yer alma; 5/ Maide 67
"Musluman kardesinin yuzune tebessum, iyiligi emir, kotulukten men etmen, yolunu sasirmissa yol gostermen; yoldan tas,diken,kemik vs. seyleri temizlemen, kovandan Musluman kardesine su dokmen,kor olana rehberlik etmen(hep) sadakadir.buyurmustur. (Buhari Edeb, 33)
|
|
|
|
|
Logged
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap"Aşk'ına Tâlib'im, Ey Yâr... Söyler misin, ne olur; Vuslâdım'a daha, ne kadar var?"

|
|
|
| Ocak 02, 2008, 21:02:32 |
|
|
 |
« Yanıtla #9 : Ocak 02, 2008, 21:02:32 » |
|
Peygamber Efendimiz’in yapmış olduğu eğitim, yirmi üç yıllık bir zaman içine yayılmıştır. Bu zaman içerisinde ashabla beraber ibadet ederek, uyuyarak, uyanarak, yolculuk yaparak, ticaret yaparak, çarşıda, pazarda, her yerde İslâm’ın uygulamasını yapmıştır. Bu anlamda Peygamber (s)’in metoduna, sohbet yoluyla eğitim metodu denilebilir. Bu eğitim, arkadaşlık yaparak, hayatın içinde, bir aile gibi, bir arada bulunarak yapılan eğitimdir. Peygamber Efendimiz, ashabını, onlara en güzel şekilde örnek olarak eğitmiştir. [21]
Peygamber (s) bizzat kendi yaşantısında gelişen olaylar karşısında her fırsatı değerlendirerek ashabına va’z u nasihatta bulunmuştur. Onun yapmış olduğu tavsiyeler, doğru yer ve doğru zamanda olduğu için çok tesirli olmuştur.
Misallendirecek olursak: Peygamber Efendimiz, kabrin başında ağlamakta olan bir kadına rastlar ve “ ’tan kork ve sabret!” buyurur. Peygamber Efendimiz’i daha önce görmemiş olan kadın “Git başımdan! Benim başıma gelen senin başına gelmedi!” der. Biraz sonra, kadına, o zâtın Peygamber (s) olduğu söylenince, kadının aklı başına gelir ve hemen Peygamber (s)’in arkasından gider. Rasûlüllah’ın kapısına gelince, “Kusura bakma, seni tanıyamadım.” der. Peygamber Efendimiz de ona: “Sabır, belânın ilk geldiği andadır.” buyurur.[24]
Bir keresinde de Peygamber (s), ashabı ile birlikte mescidde otururken bir bedevi gelir ve mescidin içine bevleder. Ashab buna çok sinirlenir ve ona müdahale etmek ister. Fakat Peygamber (s) ashabını yatıştırır ve daha sonra yaptığı hatayı bedeviye bildirir.[25] Peygamber Efendimiz, bedeviye şiddet yoluyla bir şeyler söylemek yerine yumuşaklığı tercih ederek, onun dine karşı yanlış kanaat edinmesini engellemiş olur.
Yine Peygamber (s) çarşıya uğrar, bir yiyecek yığını görür. Elini yiyecek yığınının içine soktuğunda, elinin ıslandığını fark eder... “Ey yiyecek sahibi! Bu nedir?” diye sorar. O şahıs, “Ona yağmur değmiş ey ’ın Rasûlü!” deyince, “Onu alta değil, üste koysaydın da insanlar görseydi olmaz mıydı? Bizi aldatan bizden değildir” buyurur.[26]
Bu misallerde de görüldüğü gibi Peygamber Efendimiz, sahabeyi, hayatın içinde, yeri geldiğinde öğütler vererek, yeri geldiğinde tasvib ederek, yeri geldiğinde onları uyararak eğitmiştir. Son derece tabiî bir eğitim yolu olan bu metod, günlük hayattaki vazifeler aksatılmadan, yaşamın akışı içerisinde uygulanmıştır. Peygamberimiz, toplumun içinde yaşarken, fiilleri ile, sözleri ile ashabına İslâm’ı tebliğ etmiş, onları yetiştirmiş, cahil bir toplumu, en medenî bir toplum haline getirmiştir.
|
|
|
|
|
Logged
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap"Aşk'ına Tâlib'im, Ey Yâr... Söyler misin, ne olur; Vuslâdım'a daha, ne kadar var?"

|
|
|
| Ocak 03, 2008, 17:47:23 |
|
|
 |
« Yanıtla #10 : Ocak 03, 2008, 17:47:23 » |
|
Bir gün İslamiyete tam ısınmamış bir bedevî, Hz. Peygamber’in huzuruna gelerek O’ndan bir şeyler istedi. Rasulullah da bu fakir adama yardımda bulundu. Adam kalkıp giderken Hz. Peygamber ona:
- Seni memnun edebildim mi? dedi. Adam:
- Hayır memnun değilim, bunlar da bir şey mi sanki! diye söylendi.
Adamın bu nezaketsiz davranışına karşı orada bulunan Sahabîler, son derece kızdılar ve onun üzerine yürümek istediler. Hz. Peygamber, onlara durmalarını işaret ederek, evine gidip bu adama başka şeyler daha getirip verdi. Tekrar ona:
- Şimdi seni memnun edebildim mi? diye sordu. Adam da:
- Evet yardımda bulundun, , ehline ve aşiretine hayır versin, dedi. Bunun üzerine Hz.Peygamber ona:
- Öyleyse gel, biraz önce kızdırdığın insanlara bu memnuniyetini açıkla da, sana olan düşmanlıklarını gider, dedi.
Adam içeri girip müslümanların huzurunda Hz. Peygamber’den memnun olduğunu belirtti.İşte Hz.Peygamber’in bu ölçüdeki şefkat ve müsamahası insanları İslamiyete çekiyor ve onlara İslamiyeti benimsetmiş oluyordu. Bütün peygamberler gönderildikleri insanlara karşı hep böyle merhametli ve müsamahakâr davranmışlardır. İşte İslam’ı insanlara anlatan her davetçinin de muhataplarına karşı bu derece şefkatli ve merhametli olması gerekmektedir.8- İbn Kesir, Tefsir, II, 404; Bu konuda başka örnekler için bkz., Gazalî, İhya, III, 153-162.
|
|
|
|
|
Logged
|
y desde que t ú te fuiste yo solo, tengo tengo la camisa negra porque negra tengo el alma yo por ti perdí la calma
|
|
|
| Ocak 03, 2008, 23:10:26 |
|
|
 |
« Yanıtla #11 : Ocak 03, 2008, 23:10:26 » |
|
En fazla yasaklandığı zamanlarda bile ahırda, hayvanların yanında öğrenmiş dedem süngü korkusundan değil, hiç öğrenememe korkusundan...
"Cesaret edip okutanlar, okuyanlar öldü de, sanki o korkanlar çok mu yaşadı" diye buyurmuş zamanının sahibi büyük zat.
Üzerimize gelmeye devam ettikçe biz daha gayretli olmaya çalışacağız.Daha fazla müslüman evladına ulaşmak için elimizden gelen gayreti göstermeliyiz.Dağlar çakal ve kurtlarla doluyken, bir kuzu kurtarmak, cihânı kurtarmaktır.
********* Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri yine ilim öğretme işini icra ederken yakalanmış, kollarına jandarmalar girmiş elleri kelepçeli giderken; -Oğlum bak, elif çubuk gibidir, be .... *********
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
| Ocak 04, 2008, 11:27:49 |
|
|
 |
« Yanıtla #12 : Ocak 04, 2008, 11:27:49 » |
|
Yüce , Hz. Musa ve Harun’u, Fir’avn’ı davet etmeye gönderirken onlara şöyle demiştir:
“Fir’avn’a gidin. Çünkü o, iyiden iyiye azdı. Ona tatlı dille konuşun. Belki o, aklını başına alır veya korkar.” (Taha 20/43-44)
Yumuşak söz, karşı tarafın kin ve öfkesini tahrik etmez, onların kibir ve gurur hislerini uyandırmaz. Aksine kalpleri yatıştırır, düşünmeyi ve ibret almayı telkin eder. Bunun için Yüce , Fir’avn’a söylenecek yumuşak sözü de şu şekilde tayin etmiştir:
“De ki: (küfürden, azgınlıktan) temizlenmeye senin meylin var mı? Sana Rabbine giden yolu göstereyim ki, O’ndan korkasın.” (Naziat 79/18, 19)
Burada görülüyor ki, muhataba gayet yumuşak bir tarzda ve her çeşit nezaket kaidelerini içeren bir soru cümlesiyle “temizlenmeye niyetin var mı?” şeklinde hitap edilmektedir. Muhatap kim olursa olsun, isterse burada olduğu gibi, en azılı din düşmanı bile olsun, kullanılacak dilin yumuşak olmasına dikkat çekilmiştir.(11)Saka, age., s. 176.
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Ocak 05, 2008, 11:46:28 Gönderen: elif_ »
|
Logged
|
y desde que t ú te fuiste yo solo, tengo tengo la camisa negra porque negra tengo el alma yo por ti perdí la calma
|
|
|
|
|
| Ocak 05, 2008, 11:57:08 |
|
|
 |
« Yanıtla #14 : Ocak 05, 2008, 11:57:08 » |
|
İslam’ı tebliğ ederken, ne yalnız cehennem ile korkutmak ne de yalnız cennet ile müjdelemek; korku ile ümit arasında dengeli bir hava oluşturup ruh ve vicdanları serinletmeyi ihmal etmemek bu davetin bir parçasını oluşturmaktadır.Nitekim Peygamber Efendimiz de inzarı ve tebşiri yerine göre hikmetle kullanmıştır. İnzar ile suç işleyen ve işlediği suçlarından dolayı pişmanlık duyan insanı umutsuzluğa düşürmemek için hemen tebşirlerle onları gelecekten ümitlendirmiştir.  ’ın pişmanlık duyan kullarına af ve mağfiret ile muamelede bulunacağını, suçlarına samimiyetle tövbe edenlerin tövbelerini kabul edeceğini müjdelemiştir. Bu suretle suçlardan kurtulup salih amel işleyenlere; yaptıkları her iyiliğin mükâfatı, kat kat karşılığının verileceğini tebşir buyurmuşlardır. Böylece inzarı da tebşiri de hikmetle yerinde kullanarak bütün ömürlerini fenalıkta geçirmiş olan insanları, kısa bir zaman içerisinde, iyiliğe yöneltmiştir. Onlar da kıyamete kadar gelecek insanlara örnek olarak canları ve mallarıyla  yolunda hizmete koşmuşlardır. Netice olarak diyebiliriz ki, Yüce , Ümmet-i Muhammed’i, insanlar içerisinden çıkarılmış en hayırlı ümmet olarak nitelendirmektedir. En hayırlı ümmet olmanın sebebini ise; iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak, ’a ve ahiret gününe inanmak olduğunu belirtmektedir.
İnsanları güzele, doğruya yönlendirirken kullanacağımız tebliğ ve irşad metodu çok önemlidir. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, bugüne göre ilim ve tekniğin yok denecek seviyede düşük olduğu bir devirde ve çok zor şartlarda İslam’ı insanlara tebliğ etmiştir. İnsanları karanlıktan nura çıkarmış ve insanlık tarihinde eşine rastlanmayan büyük bir inkılâp gerçekleştirmiştir. Bu başarıya da ancak Kur’an’ın ön gördüğü tebliğ yöntemini kullanarak ulaşmıştır. Bizler de O’nun gibi başarılı olmak istiyorsak, bu metotları en iyi bir şekilde öğrenip, yaptığımız tebliğ ve irşatta bu metotları kullanmalıyız. Prof Dr Mehmet Soysaldı
|
|
|
|
|
Logged
|
y desde que t ú te fuiste yo solo, tengo tengo la camisa negra porque negra tengo el alma yo por ti perdí la calma
|
|
|
|