2. Hadis Ebu Hureyre r.a’dan:
“ Şüphesiz ki
sizin şeklinize, suretinize ve malınıza bakmaz. Fakat O kalplerinize ve amllerinize bakar.” ( Müslim, ibni mace, İ.Ahmed)

’ın mahlukatı ayrı şekil, özellik ve nitelikte değişik hizmet ve maksatlar için yaratmış olması, sayılarının sınırsız denilebilecek kadar çok olmasına rağmen insanların suretlerinin farklı olması, bu arada her bir canlının ve her bir insanın rızkının

tarafından verilip, Rabbimiz tarafından bilinen bir hikmete mebni farklı şekillerde dağıtılıp, bu dağılımın değişik vesilelerle gerçekleşmesi yüce

’ın sonsuz kudretinin, hikmet, takdir ve iradesinin tecellisi olarak görülmelidir.
İnsanların şekillerinin mal ve varaklıklarının farklı farklı olduğu inkar edilemez bir gerçektir. Hatta insanlar arasındaki farklılık bunlardan ibaret de değildir. Tek yönden dahi olsa birbirinin aynı olan iki kişinin varlığı söz konusu değildir, diyebiliriz. Dediğimiz gibi bu yüce Rabbimizin kudretinin mutlak hakimiyet ve tasarrufunun bir tecellisidir. Kısacası O’nun Esmai Hüsnasını’nın ve yüce sıfatlarının tecellilerini insanlar vesair yaratıklar arasındaki farklıklarda görebilmek mümkündür.
Yaratılış ve rızk bakımından insanlar arasında fark bir gerçek olduğu gibi, kalplerdeki iman ve takva ile bu iman ve takvanın bir meyvesi durumunda olan amellerin farklı olduğu da bir gerçektir.

katında insanların en değerlinin takva sahipleri olduğu ise bilinen bir husustur. (Hucurat-13)
Gerçeğin böyle olması çağımızda görülen ırkçılık cereyanlarının ne kadar anlamsız olduğunu ortaya koymaktadır. Oysa tarih boyunca ve özellikle çağımızda insanlık ırk taassuplarının sebep bunalım, savaş, talan, yağma ve katliamlardan çok pek çok sıkıntılar çekmiş bulunmaktadır.
Günümüzde dünyamız, üzerinde yaşamakta olduğumuz coğrafya ve dünyanın değişik bölgelerinde ırk taassubu masum milyonlarca insanını mağdur edilmesinin başta gelen sebeptir. Irkların üstünlüğünü sağlamak sarhoşluğuna kendilerinin kaptırarak

’ın insanların üstünlüğünü kabul ettiği ölçüye hiçbir şekilde iltifat etmeyenler, özellikle Müslümanların kanlarını gaddarca ve insafsızca akıtmaktadırlar. Bunların başında ise

’ın lanetli kavmi Yahudiler ile ineğe tapacak kadar ahmak Hindular ve Amerikalılar ve din düşmanları gelmektedirler. Uygarlık şampiyonluğuna soyunmuş Amerika başta olmak üzere Avrupa ülkeleri de bu beladan ve bu taassubun etkisi altında cinayetler ve gaddarlıklar işlemekten yana nasiplerini almaktadırlar. Avrupa’nın ortasında görülen Müslüman katliamı ile başta Almanya olmak üzere bütün Avrupa ülkelerindeki gizli ve açık yabancı düşmanlığının temel sebeplerinden birisi de hiç şüphesiz insanların eşitlik ilkesinin kabul edilmemesidir.
İnsanların yaradılışlarından gelen ve sahip olmakta beşer olarak kedilerinin en ufak bir iradeye sahip olamadıkları özelliklerinin ayrımın ve ayrıcalığın sebebi olarak görülmesi, şüphesiz insanlık haysiyetine sığmayan alçakça bir yaklaşımdır. Böyle bir yaklaşımın sebep olduğu cinayetlerin tasvip edilmesi ise başta biz Müslümanlar olmak üzere hiçbir kimse için mümkün değildir.
İslam, insanın kalp temizliğine yani takvasına

’tan korkusuna ve bunun görünür alemdeki yansıması olan insanın iradesi ile yaptığı amellerinde değer veriri. İnsanlar arasındaki üstünlüğün biricik ölçüsü takvadır ve takva da kalptedir. Yapılan amellerin kabul veya reddi dahi takvanın bir yönünü teşkil eden ihlasla yapılmış olmalarına bağlıdır. Bunun keyfiyetini ise ancak yüce Rabbimiz bildiğinde dolayı, kişinin ancak dışa yansıyan davranışlarını değerlendirmelerine esas alır ve zahiren bunların şeraite uygun olup olmadıklarına bakar.
Buna göre kendimizin dışındakileri değerlendirmek durumunda kalırsak, onların amellerini maddi olarak ortaya koydukları verilerini esas almalı ve şeriatın bunlar hakkındaki hükümleri ne ise bizde öylece değerlendirmeliyiz. Kendimizi Müslüman olarak değerlendireceğimiz takdirde ise, kalbimizin durumunu, niyetimizi, salih amelimizdeki samimiyet ve ihlasımızı mümkün mertebe göz önünde bulundurmalıyız, niyet ve fiillerimizi her geçen gün daha iyiye götürmenin yolunu aramalıyız. Çünkü “
’ın yoluna çağıran, salih amel işleyen ve ben Müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kimse olamaz”( Fussilet-33 ).
Sözün burasında münafıklık ve riyakarlıktan da kısaca söz etmemiz yerinde olacaktır. Münafıklık bilindiği gibi, Kuran’da üzerinde özellikle durulmuş ve Müslümanların dikkat etmeleri özellikle istenmiş, kalbi, ahlaki, ruhi ve hepsinden de önemli olmak üzere imani bir rahatsızlıktır.
Münafıklık Kuran’i bir terim olarak iman etmeyen bir kimsenin dünyevi bir takim menfaatler sağlamak ya da bir takım korkulardan emin olmak için iman ettiğini izhar etmesidir.
Münafıklık genel çerçevesi itibarıyla itikadi ve ameli olmak üzere iki türlüdür. İtikadi münafıklık, islama hiçbir şekilde iman etmeyen bir kimsenin iman ettiğini izhar etmesi, bununla birlikte müminler için, İslam için, islamın egemenliği için elinden gelen her türlü kötülüğü yapmasıdır. İslam aleyhine, Müslümanlar aleyhine her türlü tertip düzen, hile, desise, fitne ve komplonun içerisinde münafıkların mutlaka çok büyük payları vardır. Bu doğrultuda Bakara suresinin baş tarafındaki ayetlerden ayrı olarak ( Bakara 8-20) şu ayetleri hatırlayalım.
“
Münafıklar sana gelip biz şahadet ederiz ki muhakkak sen
’ın Resulüsün dediler.
biliyor ki hiç şüphesiz sen O’nun (
’ın) Resulüsün ve
şahitlik eder ki muhakkak münafıklar yalancıdırlar. Onlar yeminlerini kalkan edindiler ve
’ın yolundan yan çizdiler. Onların yapmakta oldukları gerçekten çok kötüdür.” ( Münafikun 1-2)
Bu kabileden itikadi münafıklık edenlerin cezası ebediyen cehennemde kalmaktır. Hatta azap görecekleri yer cehennem azabının en çok hissedileceği ve en ağır olacağı yer olan en alt tabakadır.
“
Şüphesiz münafıklar cehennemin en aşağı tabakasındadırlar. Onlara sen bir yardımcı bulmazsın” (Nisa 45)
İkinci tür münafıklık ise ameli münafıklık diye bilinir. Eğer Müslüman bir kimsede münafıklara yakışan ve Müslüman kimsede olmaması gereken kötü bir özellik varsa Müslüman onu terk etmelidir. Terk etmediği sürece de o kimsede münafıkların niteliklerinden bir ya da bir kaçı bulunmuş olur. Hz. Peygamber bu nitelikleri münafıklara ait olarak nitelendirmekle, bir taraftan bunların veballerinin büyüklüğüne işaret etmekte, diğer taraftan müslümanın imani hassasiyetini galeyana getirmek suretiyle bir an önce bu kötü hasleti bırakmasının ne derece öncelikli olduğunu işaret etmektir.
Ebu Hureyre’den rivayetle Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
“
Münafıkın alameti üçtür. Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiği zaman sözünde durmaz, kendisine bir şey emanet edildiği zaman da hainlik eder” ( Müslim, Buhari)
Riyakarlık da kalbi hastalıkların en önemli ve en tehlikeleri arasında ve kul tarafından fark edilmesi zor olan bir haldir. Şeytani desise ve vesveselerin en yamanlarından olduğu için müminin her zaman için bu bakımdan kalbinin ve amellerinin kontrol etmesi gerekmektedir. Riyakarlık kısaca sadece

için yapılması gereken bir ameli başkaları da görsünler ya da sırf dünyevi birtakım maksat ve gayelerle yapmak yahut da dünyevi maksat ve gayetleri de

rızası için yapılması gerekli olan amelimize karıştırmaktır.
Bizler yüce
’a dinimizi halis kılarak ona ibadet etmekten başkasıyla emr olunmadık ( Zümer 2-3, Beyine 5)
O halede mümine düşen amelini her türlü şaibeden uzak tutarak ihlasın basamaklarında yükselebilmek için gerektiğinde nefis ve şeytanına karşı uyanık bir halde mücadelesini sürdürmesidir.