| 09 Mayıs 2008, 20:50:21 |
|
|
 |
« : 09 Mayıs 2008, 20:50:21 » |
|


MÜMİN MADDİ VE MANEVİ OLARAK GÜÇLÜDÜR "Kuvvetli (beden sıhhatine sahip olan mümin), yanında zayıf müminden daha hayırlı ve sevimlidir. ama her birinde hayır vardır. Sana fayda veren şeye çaba göster, 'tan yardım dile ve âciz olma! Başına bir şey gelirse 'şöyle yapsam şöyle olurdu' deme! Ancak, 'bu, 'ın kaderi, O ne dilerse yapar' de! Çünkü Keşke kelimesi şeytanın işini kolaylaştırır."
Müslim, Kader,34 İbn Mâce, Mukaddime,10 hadis-i şerifte kuvvetli olmaktan kastedilen, hem vücut bakımından güçlü kuvvetli olmaktır, hem de her türlü zorluğu, savaş gibi metanet ve cesaret gerektiren zorlukları aşacak iman kuvvetine sahip olmaktır.
" indinde sevimli olmak isteyenler, kalb sıhhatiyle beraber beden sıhhatine, cisim sıhhatiyle beraber ruh sıhhatine de sahip olmalıdırlar. Görülüyor ki Rasulu(s.a.v):
"Zayıflayacaksınız, perhize girecek, bedeni güç ve kuvvetinizi kıracaksınız ki indinde makbul olasınız" demiyor. Belki ruhbanlığa, keşisliğe ve papazlığa karşı realiteyi, fıtrî ve tabiî olmayı öne çıkarıyor ve meselelere, tabiatı içinde bir mecra araştırıyor ve bizi o istikamete kanalize ediyor."
Kuvvetli olmaya teşvik ve kuvvetli olanları da hayra yönlendirmekle beraber, zayıf olanları da dışlamadan, 'her birinde hayır vardır' denilerek zayıflarında hayırlı olduğu/olabileceği, hayırlar yapabilecekleri bu hadiste ne güzel ifade ediliyor!
Mümin, kendi inanç dünyasının süzgeçinden geçirdikten sonra "faydalı" olacak hedefler için var gücüyle çaba sarf eder. Yılmadan azimle gayret eder. Bu yolda en büyük yardımcısı 'tır ve O'na dua dua yalvarır, O'ndan ister. Ve asla unutmaz ki, " , mümin kulunu ancak ummadığı yerden rızıklandırır."(Ali el-Muttakî, Kenzu'l-Ummâl, 1/144,167.) Yeter ki kul, takvaya sarılsın, ve "Kim 'a karşı gelmekten sakınırsa, ona sıkıntıdan çıkış kapıları açar."(Talak,65/2.) ayetine inansın.
Gücü yettiği hususlarda acizlik göstermesin. Muvaffakiyet yolunda önüne bir engel çıkarsa ve istedikleri olmazsa, yıkılmışlık pisikolojisine kapılmadan "şöyle yapsaydım şöyle olurdu" gibi kendini ve etrafındakileri kınamasın, takdir-i ilahi" desin, tekrar denesin, olmuyorsa başka kapıları zorlasın ama katiyen hem kendini hem etrafındakileri suçlamasın. "Keşke, keşke" sözleri şeytanın eline, kendisine saldırması için verilen birer kozdur adeta. Şeytan bu "keşke"lere, insanın içine kolayca girip onun boşluklarından istifade etmekte ve adeta onu avucunun içine alıp bir suçluluk pisikoloisinin içine çekmektedir. İşte bu noktada kader inancının, inananlar için ne kadar önemli pisikolojik bir tedavi olduğunu, kitlelerin ruh sağlığını koruduğunu ve ülkelerin zor zamanlarında imdada yetiştiğini görüyoruz. Mümin geçmiş olaylara kader açısından, geleceğe ise iradesi açısından bakar.
|
|
|
|
|
Logged
|
Düşün,Anla ve Ağla..
|
|
|
| 09 Mayıs 2008, 20:53:28 |
|
|
 |
« Yanıtla #1 : 09 Mayıs 2008, 20:53:28 » |
|
MÜMİN MÜMİNİN AYNASIDIR "Mümin, müminin aynasıdır. Mümin, müminin kardeşidir, malını o yokken korur ve gelecek kötülüklere karşı etrafını çevirir.
Tirmizi. Birr, 18; Ebu D3avud, Edep,49. Başka bir hadiste de: "Mümin müminin aynasıdır. Onun üzerinde bir şey gördüğünde onu alır, atar." (Münâvi, Feyzu'l-Kadir, 6/352)buyurulur.
Müminin, mümin kardeşinin aynası olması ne demektir? Nasıl ki ayna, kendisini göremez, insan da kendisini göremeyebilir; fakat aynaya bakan insan aynada yani bir başka nesnede kendini görmek suretiyle hatalarını da görür. Aynen bu misalde olduğu gibi hatalarımızı görmenin önemli yollarından biri, mümin kardeşlerimize bakmaktır.
Hadis aynı zamanda bize ferdin toplum içinde çiçek açtığını, ferdî kabiliyetlerinin inkişaf ettiğini göstermesi açısından da önemlidir. Ferd, kendini toplumdan tecrid ederse -tabiatı itibariyle medenî, sosyal bir varlık olduğundan- hem tabiatına ters bir yola girmiş, hem de kabiliyetlerini inkişaf ettirme yolunu kendine kapamış olacaktır. Müminler genel manada birbirlerine bakmaları sâlih/doğurgan bir daire meydana getirecektir.
'ın bir insana en büyük lütfu, ona kendi ayıplarını göstermesidir. Basîret sahibi gerçek müminler, kendi kusurlarını, gösterdikleri kulluk performansının bir neticesi olarak ve 'ın lütfu sayesinde görebilir ve kendilerini düzeltebilirler.
Gazali, İhyau Ulumi'd-din isimli meşhur eserinde, bir insanın kemdi kusurlarını dört yolla görebileceğini söyler: 1) Kalbin kusurlarını bilen, insanı bozulmaya götüren hallere vâkıf bir kâmil mürşide gitmek suretiyle;
2) Sâdık, mütedeyyin ve basîret sahibi bir mümin kardeş bulup onunla, birbirlerini kontrol edeceklerini dair sözleşmekle;
3) Düşmanlarına bakıp onların dilinden kendi aleyhindeki konuşmalardan öğrenerek;
4) Mümin, müminin aynasıdır. Dolasıyla kendi gibi diğer müminlere bakıp onların hata ve kusurlarından hareketle benzer hataların kendisinde de olabileceğini düşünerek kendi kusurlarını görebilir. Hz. İsa'ya, seni kim terbiye etti, diye sormuşlar. O da: Ben, cahillerin cehaletini kötü bulduğum için ondan uzaklaştım, diye cevap vermiş.(Gazali, İhyau Ulumi'd-Din, 3/146-148)
"Mümin müminin kardeşiyle olan durumu, birbirini yıkayıp temizleyen el gibidir."(Ali el-Müttaki, Kenzu'l-Ummal, 1/155)hadisi de kardeşlerin durumunu çok güzel misallendirir. Ellerimizi yıkarken, iki el artık zihnimizden silinmiş tek el haline gelmiştir. İnananlar da birbirinden fani olacak şekilde bir kardeşlikle birbirlerine bakmalılar ki birbirlerini günahlardan arındırsınlar. "Mümin müminin kardeşidir. O yokken ona ait korunması gereken şeyleri korur, başkalarının tarlasına verebileceği zararlara da engel olur.(Ali el-Müttakî, Kenzu'l-Ummâl, 1/152) Hadiste ifade edildiği üzere kardeşlik hukukunun bir gereği de kardeşlerine ait olan malları korumaktır.
|
|
|
|
|
Logged
|
Düşün,Anla ve Ağla..
|
|
|
| 09 Mayıs 2008, 20:56:16 |
|
|
 |
« Yanıtla #2 : 09 Mayıs 2008, 20:56:16 » |
|
TEMİZ KALPLİDİR "Mümin, saftır(temiz kalbli), kerimdir. Fâcir ise hilekârdır, leim(alçak)dır." Tirmizi,Birr,41;Ebu Davud,Edep,6 Hadis-i şerif'te "mümin, saftır." buyurulurken, bu ifade, Türkçemizdeki aptal, ahmak manasında anlaşılmamalıdır. Temiz kalbli, hiç kimse hakkında gıll ü gışı olmayan, söylenen söze ilk anda inanan ve herkes hakkında hüsn-ü zan besleyen manasında anlamak daha doğrudur. Hadiste "mümin saftır" denmekle "mümin böyle olmalıdır" denilmek isteniyor. Böyle olmayı mümin kendine hedef seçmelidir. Gerçek mümin, kamil mümin aynı zamanda kerimdir. "Kerim" de güzel ahlak sahibi, şerefli, değerli cömert insan demektir.
"Facir", kafir veya günahkar mümin manasına kullanılan bir kelimedir. Kelâm alimleri facirin imanı olup olmadığını tartışmışlardır. Belki imanı var ama ameli yok veya günahları imanını alıp götürmüş, küfür vadilerinde sersem sersem dolaşan insan demektir facir. Kur'an'da facir sıfatı, günah işlemenin son noktasında bulunan kâfir insan için kullanılmaktadır. İşte aldatma, yalan, sözde durmama ve kötü ahlak adına muamele hayatımızda karşılaştığımız bütün yanlışlıkları irkap edebilecek bir alçaklık bunların vasfıdır. Yani ruhları bunlara açıktır.
"Mümin saftır, kerimdir." buyurulması, ona verilen bir hedeftir aynı zamanda. Facirin ise tabiatının gereğidir leîm/alçak olması. Evet, fâcirler, fısk u fücurlarıyla, ahlaksızlıklarıyla her türlü günahı işlemeleriyle tabiatlarının gereğini yerine getirirler. Gerçek mümin de mütevazi, temiz kalbli ve cömert oluşuyla kendi karekterini sergiler/sergilemeli.
Bu konuyu destekleyen başka hadisler de vardır: "Mümin o kadar yumuşak, zorluk çıkarmayan bir insandır ki, sen onu bu yumuşaklığından dolayı neredeyse safdil sanırsın."(Ali el-Müttakî, Kenzu'l-Ummâl,1/43) Mümin akılldır ama akıllılık taslamaz veya akıllı görünmez. Evet mümin, mütevazi bir insandır.
Bu konuda başka bir hadis: "Müminler, hoşgörülü, teenni sahibi ve mülayim insanlardır. Tıpkı bağlandığında duran, taşın üstüne bile olsa ıhdırıldığında hemen ıhıveren ehil deve gibidirler." (Ali el-Müttakî, Kenzu'l-Ummal,1/143) (Bu tür hadisler hep yanlış anlaşılma ile karşı karşıyadır. Yaşadığımız toplum, bizim algı dünyamıza da yansır ve naslara bakarken toplumun ve hadiselerin üstüne çıkarak bakamayabiliriz. Oysa ki öyle olmamalı; evrensel bir hitap, evrensel boyutlarıyla bütün halinde kavranmalı ve sonra kendi toplumumuza indirilmelidir.)
Hadislerden anladığımıza göre, çizilen mümin tipi, mülayim, hoşgörülü, herkesin içinin hemen ısınıverdiği, hemen aldatılıvereceğini zannettiren ama asla aldanmayan bir istikamet insanıdır.
Rasulu(a.s.m), başka bir hadislerinde müminle fâcirin halini ne güzel tasvir eder: "Müminin hali, dış görünüşü ile harab bir evi andırır. İçine girdiğinde hayretler içinde kalırsın. Fâcirin durumu ise dışı çok süslü yüksek kabirlere benzer. Onu görenlerin gözünü doldurur ama içi pis kokularla doludur."(Münâvî, Feyzu'l-Kadîr, 5/656 Devam edecek inşaALLAH.
|
|
|
|
|
Logged
|
Düşün,Anla ve Ağla..
|
|
|
| 14 Mayıs 2008, 16:17:37 |
|
|
 |
« Yanıtla #3 : 14 Mayıs 2008, 16:17:37 » |
|
AKILLIDIR"Mümin, bir yılanın deliğinden iki defa sokulmaz (Buhari, edep,83)
Bu durum hem dünya meselelerinde hem de ahiretimizle alakalı meselelerde geçerlidir. Mümin bir günah işlediğinde kendisini adeta bir yılan tarafından sokulmuş gibi hissedip, manevi dünyasında aldığı bu yarayı hiç unutmamalı ve aklını kullanıp bir daha da aynı hataya düşmemelidir. Kötü bir arkadaşına gittiğinde kayıp gitmeler söz konusuysa artık buralara gitmek hiç de akıllıca bir hareket değildir. Görüldüğü gibi mesele tamamen aklî bir meseledir. İnsan da az çok kendini bilir ve bilmelidir de . aklını kullanarak daha önce girdiği günaha tekrar girmemelidir.
Yukarıdaki hadiste ifade edildiği üzere gerçek mümin, saf(temiz kalbli) ve iyi niyetli, hüsn-ü zan sahibi bir insandır. Ancak bu, onun aptal olduğunu, aldatılmaya açık bir tip olduğunu değil, temiz kalbliliğini gösterir. İşte bu saf mümin, aynı zamanda akıllıdır, işlerini sağlama alır. Bütün münasebetlerinde imanın verdiği enginliği, müsamahayı, hoşgörüyü, kolaylığı insanlara gösterir ama aldanmaz ve asla aldatmaz.
İnananların belki sosyal hayatında en çok aldandıkları noktalardan biri ticari muamelelerdir. Belki inananlar olarak bizler, imanın ve iman kardeşliğinin gereği birbirimizi deliler gibi sevmeliyiz ama ticari münasebetlerimizde birer yabancı gibi bütün işlerimizi sağlama almalı,şeytanın fitlemelerine bütün kapıları kapayacak tarzda hareket etmeliyiz.
İnanan insan, aklını kullanan insandır. Akıl, dinin çok önemli bir rüknünü oluşturur. Dinin bütün isteklerinin muhatabı, ancak ve ancak akıllı insanlardır. Aklı olmayanın dinide yoktur. Asgari akıl bizi ibadetlere mükellef yaparken bunun bir adım ilersindeki (IQ'su yüksek) akıl da nasları doğru anlamamızı ve Kur'ân ve Sünnet'in gerçek ve tam muhatabları olmamızı sağlar/sağlamalıdır. Bu ise Kur'ân ve Sünnet'teki evrenselliği kavrayıp, o evrensellik içinden kendi devrini görebilme aklını bize bahşeder. İşte gerçek mümin, bu evrensel akılla, kendi zamanının akıllı mümini olur ve yaptığı işler de akıllıca olur. Eğer müslüman olarak yanlışlıkla yaptığı bir hata kendisine ve başkalarına zarar veriyorsa artık aynı hatayı bir daha işlemez. Müslüman, aklın insan için bir imtihan unsuru olduğunu da aklından hiç çıkarmamalıdır.
Söz konusu hadisin doğru anlaşılmasının müslümanın hayatındaki şu iktibas ne güzel ifade ediyor:"Gelecekte kendi kültürüne uyanmış, kendi dünyasını yine kendi dünyasında arayan aydınlık ruhlar, ışık ordusu, bu hadis üzerinde tekrar tekrar durup düşünmeli ve bütün iç ve dış siyasetlerini, bu hadisten alınacak dersler üzerine oturtmalıdırlar; o zaman, muvaffakiyete götüren önemli bir yolu bulmuş sayılırlar. Yoksa siyasi platformdaki aldanma ve aldatmalar, hiçbir zaman eksik olmaz ve insanımız hep aldatılmış ve aldanmış olur.(M.Fethullah Gülen,Sonsuz Nur,1/277)İlk devir hadis alimlerinden Hattâbî, hadisin ihbar siğasında olsa da emir ifade ettiğini, dolayısıyla Peygamberimiz'in(a.s.m.) gerek dünya gerek din işlerinde müslümanın uyanık, titiz ve kararlı olmasını, gafleti bırakıp fıtnatla hareket ederek peş peşe aldanmaya meydan vermemesini emrettiğini söyler.(İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi,16/274-275) Yani hadiste "sokulmaz" buyurulmakla, müminler "sokulmasınlar, dikkat etsinler" kastedilmektedir.
Evet mümin, fıtnat, feraset, sezgi, duyuş ve kavrayışla farklılığını göstermelidir. Zaten bu anlama şekli "mümin, böyledir, şöyledir" diye gelen bütün hadisler için de geçerli olan bir anlama şeklidir. "Mümin böyledir, şöyledir" derken Rasulü, bize olmamız ve yakalamamız gereken bir hedefi göstermektedir aynı zamanda... İncitmeden, emir cümlelerinin soğukluğunu hissettirmeden, büyük bir edeple yapılmaktadır bu.
Akıllı olmak ne demektir? Gerçek akıllılar kimlerdir? Gerçek akıllılık nedir? Akıllıca olan iş hangisidir? soruları burada zihnimize gelebilir. evet herhalde burada aklın bir vasıta olduğunu söylemekle cevaba başlamak en doğrusu. Akıl, mükellef olmaya esas teşkil eden, o olmadığı zaman müslümanlığın da olmadığı önemli bir vasıtadır. Herkese akıl vermiştir. (c.c.) kimine az, kimine çok. Azlığı ve çokluğu kullanana göre ya avantaj ya da dezevantaj olabilecek aklımız bizim için ayrı bir imtihandır. aklına tapan, cerbezeyle kendi gibi başkalarını da kandıran veya aklın kıtlığıyla en basit çıkarımları bile yapamayan insanlar, uçlarda gezen insanlardır. Bunun sırat-ı müstakimi ise hikmettir. Evet mümin, iki defa kandırılmayacak kadar veya aklını işletip hatayı ancak bir defa kabul edecek kadar basiretli bir kafaya sahip olmak zorundadır.
Rasulü'nün, konuyla alakalı başka hadisleri de vardır:"Mümin, akıllı, zeki, dikkatli ve uyanık, gerçek karşısında haktan ayrılmayan, hakta sâbit-kadem, acele etmeyen, ilim sahibi ve (günahlardan kaçındığı gibi şüpheli diye bazı helal şeylerden bile kaçınan) vera' sahibi bir insandır. Münafık ise, insanları arkadan çekiştiren, küçük düşüren, kaş göz hareketleri yaparak insanlarla eğlenen, zalim, geceleyin odun toplayan, insanın nereden alıp nereye koyduğunu bilemediği gibi ne apaçık haramı ne de şüpheli şeyleri yapmaktan çekinmeyen insandır."(Ali el-Müttaki,Kenzu'l-Ummal.1/62)
"Gerçek mümin varlığa, yaratılışına esas teşkil eden nur ile bakar.(Ali el-Müttaki, Kenzu'l-Ummal 1/165)
Müminin ferasetinden sakının, o baktığı zaman 'ın nuruyla bakar(Tırmızı, Tefsiru sûre (15)6) Son hadisler de müminin, aklın bir üst buudu olan feraset sahibi olduğunu, daha doğrusu olması gerektiğini bizlere bildiriyor
|
|
|
|
|
Logged
|
Düşün,Anla ve Ağla..
|
|
|
| 14 Mayıs 2008, 16:19:07 |
|
|
 |
« Yanıtla #4 : 14 Mayıs 2008, 16:19:07 » |
|
SEMPATİKTİR, GEÇİMLİDİRMümin, herkesi sever ve sevilir, herkesle anlaşır ve kendisi de başkaları tarafından sevilir ve anlaşılır. Böyle olmayan müminde hayır yoktur. İnsanların en hayırlısı, insanlara en çok faydası olandır."(Ahmed b.Hanbel, Müsned, 2/400:5/335)Aynı madana. "Mümin gibi ülfet edilen, hemen ısınılıverilen bir başka hayırlı şey bilmiyorum"(Ali el-Müttaki, Kenzu'l-Ummal, 1/146) hadisi de vardır.
Hadiste müminin vasfını anlatan anahtar kelime "ülfet"tir. Ülfet ise, alışmak, cana yakın olmak, sevmek, dostluk ve arkadaşlık gibi manalara gelir. Bunun gerçekleştirilmesinin biraz da insan tabiatına ve mizacına bağlı olduğu akla gelebilir. Çünkü herkes, başkalarıyla hemen kaynaşamayabilir ama burada müminler olarak bizlere bir hedef çiziliyor ve gerçek müminin, herkesle anlaşması, herkesi sevmesi ve kendisini de başkalarına sevdirme gayreti içinde olması gerektiğine dikkat çekiliyor. Demekki bu durum bizim irademize bırakılmış. Zaten İbn Haldun'un da dediği gibi "İnsan mizacının ve tabiatının çocuğu değil, alışkanlıklarının ve itiyatlarının çocuğudur." Öyleyse müminler, istedikleri takdirde kendi iradelerine bırakılan bu meseleri -biraz zorlayarak da olsa- çözebilirler.
Evet gerçek mümin, yılanlarla, kobralarla bile arkadaşlık kurabilecek kadar sevgi ve hoşgörü insanı olmalıdır. Zaten, (c.c). Hz. Musa'ya, Firavuna giderken -ki <firavun, kendisinin tanrı olduğunu söyleyen ve gözünü kırpmadan pek çok cana kıyabilen bir kobra değilmiydi? -Firavuna "kavl-i leyyin"le yani yumuşak söz, yumuşak tavır ve yumuşak üslupla hareket etmesini söylemiyor mu?
Gerçek mümin, itici, anlaşmaya kapalı, aksi ve soğuk bir tip olamaz. İslam böyle bir tipi ideal mümin olarak kabul etmiyor. Böyle birinin imanı vardır ancak imanın tezahürleri onda yoktur. Efendimiz(a.s.m)in hayatına baktığımızda, hayatı boyunca herkese müsamaha ile yaklaştığını ve her kesimden insanla çok rahat diyaloga geçtiğini görürüz. Siyer kitapları bunların yüzlerce misalleriyle doludur. Devletler planında Medine Sözleşmesi, toplumlar planında Necran'lı Hıristiyanlara Mescidini açması, ferd planında bir köleye arkadan gelip gözlerini kapatıp onunla latifeleşmesi, bir çocuk olan Enes'le şakalaşması beşerî münasebetlerindeki sıcaklığına örnek olarak, deryadan birer katre olarak hatırlanabilir.
Hadisin sonunda geçen "İnsanların en hayırlısı insanlara en çok faydalı olandır" cümlesi ise, İslam'ın evrenselliğini hem de bütün insanlara bir rahmet olduğunu çok açık bir biçimde gösterir. 'ın en şerefli varlığı ona hizmet de elbette alkışlanması gereken bir durumdur. hadiste insanların önüne böylesine güzel bir hedefin konması, herkesi hayra kilitleyecek ve hayrın, iyinin, güzelin salih/doğurgan bir daire oluşturmasına sebep olacaktır. Mesela bir insan, mizacı ve tabiatı itibariyle sevilmeyebilir ama insanlara faydalı olarak başkalarının sevgisini kazanabilir.
Konuyla alakalı önümüze yakalamamız gereken hedefleri içeren başka hadislerde vardır:"Muhakkak mümin yoldan insanlara eziyet veren bir şeyi kaldırmasında, birine yol tarifinde, birisini bilmediği bir kelimeyi (veya tarifi) açıklamasında, birine yolculukta (azığındaki ) sütünü vermesinde hep sevap kazanır. Hatta o kadar ki elbisesinde kurumuş bir lekeyi silip eliyle kazımasına varıncaya kadar sevap vardır." (Ali el-Müttaki, Kenzu'l-Ummal,1/157)
"Mümin serâpâ (baştan sona) menfaattir. Her yönüyle insana fayda getirir. Birlikte yürürsen sana yaralı olur. Onunla ortaklık kursan (iyi bir ortak olur) faydalanırsın. Hasılı onun her işi faydadır. (Ali el-Müttaki, Kenzu'l-Ummal,1/143)
"Mümin, koku satan kimse gibidir, yanında oturduğunda güzel kokusundan istifade edersin, beraber yürüsen yine istifade edersin..."(Ali el-Müttaki, Kenzu'l-Ummal,1/147)
"Mümin, hurma ağacı gibidir, ondan aldığın her şey sana fayda verir."(Ali el-Müttaki, Kenzu'l-Ummal,1/147)
"Müminin hali arıya benzer. Arı yediği zaman tayyibini (çiçeğin özünü) yer. Bıraktığı (dışkısı) da tayyib (temiz bal)dır. Çürük bir dala bile konsa onu kırmaz, ona zarar vermez. Müminin hali altın parçasına benzer. Az nefha edip, üfleyip (tüf tüf edip) ovaladın mı hemen parlar. Tartıldığında ise bu onun gramajından bir şey eksiltmez.(Münavi, Feyzu'l-Kadir,5/655-656)
|
|
|
|
|
Logged
|
Düşün,Anla ve Ağla..
|
|
|
| 12 Haziran 2008, 18:58:40 |
|
|
 |
« Yanıtla #5 : 12 Haziran 2008, 18:58:40 » |
|
GÜNAHLARA KARŞI TAVIRLIDIRLAR.Şüphesiz ki (c.c) kıskanır. Müminde kıskanır. (c.c)'ın kıskanması, haram kıldığı şeyi kulunun işlemesinden dolayıdır.(Buhari, Nikah,107;Müslim,Tevbe,36)Efendimiz(a.s.), pek çok defa (c.c)ın ve müminin kıskandığını ifade buyurmuşlardır.(Buhari,Nikah107,Müslim,Tevbe,35.37.38;Tırmızı,Rada,14; Ahmed b. Hanbel, Müsned,2/250,536,539) Gayret, özellikle namusa halel verecek bir günahın işlenmesinden dolayı kıskanmak manasınadır. Biz, birilerini kıskanır ve onu koruma altına alırız. Aynı sıfat (c.c) için kullanıldığında ise daha dikkatli olmamız ve doğru anlamamız gerekmektedir. (c.c.), -bizim eksiklerimizden olan- anladığımız manadaki kıskançlıktan münezzeh ve müberradır. Bize bakan yönüyle -bazen- kıskançlık bizim için bir eksiklik olur ancak (c.c.)a bakan yönüyle o 'ın kullarına merhametini ve onların mutluluğunu istemesini ifade eder.
(c.c.)ın kıskançlığı, haramların, günahların işlenmesinden dolayı, rahmeti gazabını geçtiğinden mümin kulunu kıskanıp, onu sakınması, onun günahlara girmesine razı olmaması manasındadır. (c.c) kulunun günah işlemesine razı değildir. Müminin de günahlara karşı bir tavrının olması gerekir. O günahlar karşısında irkilir. Sonra da giderebiliyorsa eliyle, yoksa diliyle, o da mümkün değilse kalben rahatsızlığını ortaya koyarak günahlara karşı tavrını belirler. Ve bilir kii Rabbi, kulunun iyiliğini ister, kötülüğünü değil. Mümin bilir ki, Rabbi, kulunun günahlara girip manen düşmesine razı değildir. Çünkü , kulunun iyiliğini ister, kötülüğünü değil. Mümin bilir ki, her günah içinden küfre fiden bir yol vardır. Günah onun sonsuz mutluluğunun önünde en büyük engeldir.
(c.c.)ın koyduğu haramlar bizim için birer sınırdır ve bu sınırları (c.c) bizim için koymuştur. Sınırların çiğnenmesine (c.c.) razı değildir. Bize önceden söylenen bu sınırları aştığımız zaman, (c.c.)ın gazabını kendimize davet etmiş oluruz. O yüzden devamlı canlılığımızı korumalı, sınırlara (haramlara) yaklaşmamalı ve sırat-ı müstakimden ayrılmamalıyız. Bunu elde etmenin yolu da ribat, yani cemaatten ayrılmamalıdır.
|
|
|
|
|
Logged
|
Düşün,Anla ve Ağla..
|
|
|
| 12 Haziran 2008, 19:01:54 |
|
|
 |
« Yanıtla #6 : 12 Haziran 2008, 19:01:54 » |
|
AZ YER AZ İÇER"Mümin, bir mideye yer, kafir ise yedi mideye yer."(Buhari,Et'ime,12 Müslim,Eşribe,186)Bu konuda:"Mümin, bir mideye içer, kafir ise yedi mideye içer"(Tırmizi,Et'ime.20) şeklinde farklı bir rivayet de vardır.
Müminin,ALLAH ve insan anlayışı, onun bütün hayatını değiştirir. Onun idealleri, hedefleri vardır. Kâinatın yaratıcısı, insanı, bir imtihan yeri olan bu dünyaya göndermiş ve buradaki yolcuşuğu bitince onu ahiret denen yere, yani asıl evine çağıracaktır. Dolayısıyla mümin, önceliklerini iyi tespit etmelidir. Bu çerçeveden baktığımızda, gerçek mümin, midesinin altında ezilip kalan bir insan değildiri diyebiliriz. Hadiste geçen "yedi mide" tabiri, çokluktan kinayedir.
Kafir, nefsinin istek ve arzularına tapar adeta. Çünkü onlarla sarhoş olmakta ve bir lahza da olsa gayesizliğin, yok olmanın sıkıntılarını böylece unutmaktadır. Mmümin ise hedefi belli ve idealleri olan insandır. Yemek ise, hedefine giderken ona yardımcı olacak bir vesiledir sadece. Vesileye vesileliği kadar değer verir ve yoluna devam eder. Fazla yemenin zemmedildiği(yerildiği) pek çok hadis vardır. "İnsanoğlunun doldurduğu en şerli kabın mide olduğunu(Tirmizı,Zühd 47;İbn Mace,Et'ıme,50) buyurur Efendimiz(a.s.m.) bir hadislerinde. Aynı zamanda midelerine hakim olanlar dillerine ve bellerine daha rahat hakim olurlar. Verimli ve sağlıklı bir hayat yaşar, zamanı çok iyi değerlendirirler."Bazıları az yemenin cesede zarar verdiğinden bahsederler. Ancak İslam'da insanın ruhi yönünün inkişafına giden yollar açık olduğu gibi bedenini de veli yapmanın yolları açıktır. Nasıl ki Miraç hadisesinde Efendimiz(a.s.m.) bedeniyle yüce alemleri gezdi ve 'a mülaki oldu aynen öyle de geride kalan müminlere de ruhları gibi bedenlerini de bir nevi velayete çıkmaları imkanı verilmiştir." (M.Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla-4,s.29) Bu da ancak az yemeyle mümkündür. Vücudun temel ihtiyacını ve insanı ayağa kaldıracak kadarını almak zaten farzdır. Ama mideyi tıka basa doldurmak da haramdır.İbn Büceyr (r.a.) anlatıyor: Bir gün Peygamber Efendimiz (a.s.m.) çok acıkmış, (yiyecek birşey bulamadığından) bir taş alıp karnına koymuş, sonra şöyle buyurmuştu:"Dikkat ediniz! Nice nefisler vardır ki dünyada yiyip nimetler içinde yüzerlerken kıyamet günü aç ve çıplak kalacaklar! iyi dinleyiniz! Nefislerine iyilik yapan pek çokları, gerçekte nefislerine ihanet etmektedir. Kulak veriniz! Öz canlarının hakir gören birçokları da aslında kendilerine iyilik yapmaktadırlar." (et-Terğib 3/422)
Hz. Âişenin(r.a.) toklukla alakalı sözleri şöyledir:Peygamber (a.s.m.) vefatından sonra, bu ümmet arasında görülen ilk belâ tokluktur. Müslümanların karınları doyup bedenleri semizleşince gönülleri zayıflayıp şehvetleri azgınlaştı."
|
|
|
|
|
Logged
|
Düşün,Anla ve Ağla..
|
|
|
|