İslam Forumu - İslami Forum
Kullanıcı Adı Sürekli Bağlı Kal
Şifre:
Sayfa: [1] 2 3   Aşağı git
  Favorilere Ekle  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Rahmetle Andıklarımızdan "HAMZAT GELAYEV"  (Okunma Sayısı 4264 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
28 Şubat 2008, 21:03:03
çeçenfedai

Isınıyorum

*


Üye No : 10033

Yaş : 225

Nerden : Tüm Dünya

Konu  : 45

Mesaj : 852

Aldığı Teşekkür 11
Cihad Anabilim Uzmanı
Offline
« : 28 Şubat 2008, 21:03:03 »



28 Şubatta, ÇİC silahlı kuvvetleri tugay komutanı Tuğgeneral, Hamzat Gelayev'in, Dağıstan dağlarında kalabalık Rus birliği ile tek başına mücadele ederek Şehit oluşunun dördüncü yıldönümü oluyor.
Rus yönetmen Aleksandr Sladkov'un "Bulun ve Yok edin: Gelayev çetesinin sonu" adlı film - Lubanka bodrumlarında sipariş edilen bir masaldır ve başka hiç bir şey değildir. Bu masalda, Dağıstan asıllı iki Hunzah sınır koruma birliği üyesi Abdul-Halik Kurbanov ve Muhtar Suleymanov hakkında. Bu film 21 Şubat 2005 tarihinde Rus "Rossiya" televizyon kanalında gösterildi.

Bu hayali masala göre, "Muşak" adlı sınır koruma merkezi görevlisi, arkasında çanta ile yolu geçmeye çalışan birini görmüş. Bu kişi, göründüğünü anlayınca, nehiri geçmiş ve ormanda saklanmaya çalıştı. Sınır koruma görevlileri Kurbanov ve Suleymanov, slav asıllı komutanlarından "esrarengiz yolcunun" kimliğini belirleme emri aldılar ve yola çıktılar. Bilinmeyen adam, Çeçen general Ruslan Gelayev'in ta kendisiymiş ve peşindekileri nehre sürükleyerek orada pusu kurdu ve ateş açtı. Sonuç olarak iki asker "cesaret örnekleri" göstererek öldüler ve "Rusya kahramanları" madalyalarını aldılar. Ama ölmeden önce, Gelayev için ölümcül olan kurşun serilerini de attılar…

Lubanka gazetecisi Sladkov, bir kez daha topraklarına "giren Çeçenlerden" Dağıstanlıların nefret etmesi ve sıradan Rus insanların "Siyah Meleğin" ölümü hakkında versiyon sahibi olabilmeleri için, böyle ucuz bir masal üretti. İşin aslı, 28 Şubatta Dağıstan'ın dağlarında gerçek bir savaş yaşandı. Bu haberi Kavkaz Center "onlara ölü demeyin" adlı haberinde yazmıştı. (14.04.2004):

"Makineli el tüfeği ile savunma yapmaya çalışırken, askeri helikoptere saldırmak zorunda kaldı. Helikopterin bir sonraki saldırısında makineli tüfeklerden çıkan kurşunlar elini kopardı. Hamzat dağ yamacına yaslandı ve kan kaybından ölene kadar savaşmaya devam etti. Ölümünden sonra bile işgalciler korkudan yaklaşamadılar kendisine ve birkaç saat boyunca ölü komutanı kurşun yağmuruna tuttular. İşgalciler Hamzat'a yaklaştıklarında, sağ kalan elinde pimi çıkarılmış el bombası tuttuğunu gördüler.

Çeçen halkının tarihi, asırlarca isimleri bilinecek kahramanlık öyküleri ile doludur. Ölümünden sonra Rus medyası olayı çarpıttı ve Çeçen komutanın dizler üzerinde durarak elinde çokolta tuttuklarını söylediler. Böylece onlar Çeçen komutanı aşağılamak istediler.

Fakat bu budalalar bilmiyorlar ki, tüm dünya önünde Çeçen komutanın Müslümanların günde beş vakit kıldıkları namaz duruşunda, secdede öldüğünü belirttiler. Müslümanlar biliyorlar ki, bir Müslüman bu pozda ALLAH'a en yakın olduğu zamandır. İşte böyle ALLAH, düşmanlarının ağızları ile gerçekleri buyurur.

İşte böyle gidiyorlar Çeçen askerler ve yeşil kuşlar gibi cennetin nehirleri üzerinde uçuyor, Yaratanın önüne çıkmak için ve Cihatlarını anlatmak için Kıyamet Gününü bekliyorlar. Yaraları parlak ışık saçacak ve mis kokacaklar. Çeçen toprağı bu kokuyu içine sindirmiş on yıl içerisinde.

Torunlarına güzel örnekler bırakıp bu dünyadan gelen Şehitlerin mezarlarında bayraklı yüksek direkler duruyor. ALLAH onların Cihadını kabul etsin ve niyetlerine göre versin!"

Sladkov'un masal filminde Rus Gizli Servisinin Gelayev için açtığı "N130" davasının yorumcuları olarak, Çeçen halkının ünlü katilleri Gennadiy Troşev, Vladimir Bulgakov ve Mihail Labunets ile Kremlinin Çeçen maşaları Beslan Gantamirov ve Ruslan Yamadaev yorumlarda bulunuyorlar.

Bu durumun ve yorumların en komik tarafı, Gantamirov ve Yamadaev'in sadece vatan hainleri ve Troşev gibi cellatların köleleri olması değil, aynı zamanda daha önce İçkeriya tarafından savaşmış olmalarıdır. Bunun için Yamadaev gibi hainin Şehit olan Gelayev ve diğer komutanlar hakkında söyledikleri, bumerang gibi kendisine döndü: bir hiç, Çeçen hain, Putin'in zombisi, göçebe, pislik ve aşağılık.

Torunlarına şehadet örneği bırakıp diğer dünyaya göçen Çeçen komutan Şehit Gelayev'in ismi ise, Ruslar onu isimsiz mezara koyduysalar da, halkın hafızasından hiçbir zaman silinmeyecektir. Çeçen komutanın ölümünden hemen sonra basında ortaya çıkan yorumlar ve açıklamalar bunun delilleridir.

- "Çeçen halkı kahramanlarını kaybetmeye devam ediyor. Onlardan biri Hamzat Gelayevdir. Ama ölenlerin yerine yeni komutanlar ve yeni kahramanlar geleceklerdir. Çeçen halkı şu yada bu isimlere ve ünlere bağlı değildir, çünkü Rus işgalcilerle savaşanlar, en iyi evlatların elleri ile Çeçen halkıdır" (ÇİC SK Genel Kurmaylığının özel bildirisi, 3 Mart 2004 yılı.)

- "Hamzat şanlı bir hayat yaşadı ve ALLAH'ın yolunda birçok şey yapıp, gerçek bir erkek olduğunu göstermiştir. Ama kardeşlerimizin ölümü bizi üzmemeli. Müslümanlar bu dünyaya hayatın güzellikleri için gelmiyorlar, sadece torunlarına cesaret ve erkeklik örneği gösterip ALLAH'ın yolunda Şehit olmak için!" (Kafkasya Gazetecileri Derneği başkanı Ahmet Sardali'nin 3 Mart 2004 yılı tarihli bildirisinden).

- "Kuşku yok, ALLAH'ın yolunda ilerlemek için kendi hayatını ancak Büyük bir İnsan verir. Yüce Yaratan'ın adına Cihadın sunağına ruhunu ve kalbini koyanlar, ateşin gölgelerinde kalan günahkar güruhun üzerindedir hep. Ki, aynı zamanda işgalciler ve hainler, kendi başlarına sadece dert getireceklerdir. Hamzat Gelayev de bu isimlerden biriydi. Zelimhan ve diğer mücahitler gibi, ondan sonra gelecek olanlara şanlı ölümün nasıl olacağını gösterdi ve kendisine Şeref anıtı dikmiştir. (Şamil Abuyev, gazeteci - Çeçenpress 04.03.2004).

- "O hayattayken ondan çok korktular. Korkuyorlardı ve nefret ediyorlardı. Çünkü o, askeri eğitim almadan, apoletli Rus kölelerden daha iyi savaşıyordu" (Pavel Luzakov, gazeteci, insan hakları korumacı Kavkaz Center, 06.03.2004).

- "Hamzat'ı bilenler onu, cesur, iyi niyetli ve dindar bir Müslüman olarak anlatıyorlar. Hamzat, vatanını samimiyetle seven ve vatanı için hayatını verebilecek bir insandı. Çünkü o, bu vatanın bir parçası idi, onun canı" (Kafkasya Habercisinin 07.03.2004 tarihli makalesi).

- "Doğuştan beri SAVAŞÇI, sessiz bir şekilde ŞEHİT oldu… Onun son sözleri, bize veraset olarak, DÜŞMANA sıktığı kurşunları idi! Bu verasete sadık kalalım!" (Turko Dikaev, Çeçenpress muhabiri, 08.03.2004).

- "Bir kurt her zaman sessiz ölür. Ölürken de düşmanın gözlerine bakar. Hamzat Gelayev de, son nefesine kadar mücadelesine sadık kalarak gitti. Dağıstan'ın karlı dağlarında ve yaralı, son anına kadar direndi." (Ramisa Guho, Kavkaz Center'in gazetecisi 14.04.2004).

Gilani Turaşev, ÇİC Tugay generali.
Tercüme KavkazCenter'e Aittir.
Logged


ALLAH YOLUNDA BEDENİMİN PARAMPARÇA OLMASIDIR DUALARIMIN İLKİ,DİLEKLERİMİN EN GÜZELİ
28 Şubat 2008, 21:35:54
seracettin

سراجدين

Admin

*


Üye No : 6937

Nerden : Erzurum

Konu  : 21

Mesaj : 652

Aldığı Teşekkür 20
Unutma çocuk, karşındakinin anladığı kadar âlimsin
Offline
« Yanıtla #1 : 28 Şubat 2008, 21:35:54 »

Sizler doğru yolu tercih ettiniz...
Ve Rabbinizin huzuruna alnınız açık bir şekilde vardınız...
Peki bizler ne yapacağız?...
Evimiz sıcak, karnımız tok, akşam yataklarımızda emniyet içinde yatıyoruz...
Ama kalbimiz huzursuz...
Sizin resimlerinize bakıyorum da gözlerinizin içi gülüyor...
Allah cc'nün doksan dokuz ismiyle yemin ederim ki bizler sizin kadar mutlu değiliz...
Kendi geleceğimiz için endişelerimiz var, evlatlarımız için birşeyler biriktirmemiz lazım...
Sanki onların rezzakı biziz (haşa)...
Ama sizin gözleriniz de en ufak bir endişe yok...
Çünkü ölürseniz şehit, kalırsanız gazi...
Yani hiçbir kaybınız yok...
Ama bizim için hep kayıp...
SELAM VE DUA İLE..
Logged
08 Mart 2008, 14:28:47
çeçenfedai

Isınıyorum

*


Üye No : 10033

Yaş : 225

Nerden : Tüm Dünya

Konu  : 45

Mesaj : 852

Aldığı Teşekkür 11
Cihad Anabilim Uzmanı
Offline
« Yanıtla #2 : 08 Mart 2008, 14:28:47 »


UNUTMAYIZ.. UNUTTURMAYIZ..


Şehadetinin üçüncü yılında Lider Aslan Mashadov u rahmetle anıyoruz. Allah yolunda topraklarının özgürlüğü için verdiği mücadelede düşman güçleri tarafından haince devlet terörü ile şehid edilen Çeçen halkının seçmiş olduğu üçüncü devlet başkanı Aslan Mashadov geride büyük izler bıraktı. İlerlemiş yaşına (54)  rağmen vatanının işgalden kurtulması için dağlarda direniş hareketine, mücadeleye önderlik yaptı. Yorulmadan tüm gücüyle mücadeleye devam etti.

Ve şehadet o nu barış masasına çağıran rus işgal güçleri tarafından düzenlenen büyük bir oyunda buluyordu.

Ey Şehidimiz, Ey liderimiz.. sen şehadetinle Rusya nın maskesini bir kez daha düşürdün.. Dünya Rusya nın devlet terörünü bir kez daha görmezlikten geldi.. Ama artık sen inşallah Rabbimizin katında şehidlerle birlikte Cennet bahçelerinde rızıklanmaktasın…

Seni Unutmadık… Unutmayacağız… Ve unutturmayacağız…

ASLAN ALIYEVİCH MASKHADOV

 Aslan Mashadov 1951 yılında sürgünde doğdu. Ailesi 1944 yılında Stalin tarafından sürgün edilmişti. Kazakistan’dan evine 1957 yılında 6 yaşında bir çocuk iken döndü. Geleceğin başkanı kariyerine Sovyet ordusunda topçu subayı olarak başladı.

1972'de Tiflis Askeri Topçu Akademisi'nden, 1981'de de Kalinin Topçu Akademisinden mezun oldu. Macaristan'da görev yaptı

Çeçenistan’ın Bağımsızlık mücadelesini sürükleyen liderler arasında yer aldı.

1995 yılında Çeçenistan Silahlı Kuvvetleri Genel Kurmay Başkan Yardımcısı görevini yürütürken Cahar-Kale (Grozni)  Başkanlık Sarayının savunulmasını koordine ederek Genel Kurmay Başkanlığına yükseldi ve büyük başarılara imza attı.

1996 yılında barış görüşmelerinde ön plandaydı. Her zaman bir nokta da katı oldu; Çeçenistan Bağımsız olmalıydı. 27 Ocak 1997’deki seçimlerde oyların %63’ünü alarak Çeçenistan Devlet Başkanlığı’na seçildi.

 Aslan Mashadov. Halkına duyduğu derin muhabbet ve sorumluluk duygusu ile genç yaşta aklaşmış sakallarıyla, daima gülen çehresiyle hatırlanabilecek nadide lider… Aynı zamanda pes etmemeye yeminli, mücadeleci bir devlet başkanı. Mashadov u yaşlı amcası, teyzesi ve halasını kaçırıp işkence yaparak yıldıramayacaklarını anladılar ve Çeçenistan ı terk etmesi için pazarlık masasına oturdular. Ama umdukları olmadı.
  "Ben her Çeçen gibi dinim ve ülkem adına savaşmak için Allaha söz verdim. Sizin pazarlık teklifinizi elimin tersiyle itiyorum. Allah la pazarlık yapan, insanların pazarlık tekliflerine aldırış etmez."
 Mashadov, tek taraflı ateşkes ilan ederek barış yolunda ılımlı adımlar atmıştı. Ancak Rusya Aslan liderin açtığı barış yolunu bombalamayı tercih etti. Öncelikle savaşa mecbur bıraktı ardından da terörist muamelesi yaptı.

Mashadov, Çeçenistan da yaşanan bunca zulme rağmen Rusya ya hiçbir baskı uygulamayan, üç maymunu oynayan Müslüman kardeşlerine kızıyordu…
  "İki taraf da ağır kayıplar veriyor. Bunun sorumlusu biz değiliz, bundan sonrada akacak kanın sorumlusu işgalciler olacaktır. Bizi üzen Rusların saldırıları değil… Bizi üzen İslâm dünyasının vurdumduymazlığı, dünyanın sessiz oluşudur…. Bizi ya anlamıyorlar, ya da anlamak istemiyorlar. Bir gün anlarlar, amma inşallah çok geç olmaz".
 Savaşın sivillerle olmayacağını biliyordu. Bu yüzden ele geçirdiği 60 kadar esiri "zavallı çocuklar. Bunlar bizim esirimiz olamaz." diyerek annelerine geri teslim ediyordu. İşte acımasız Ruslarla aralarındaki fark da buydu. Onlar Müslüman çocukları düşmanları, Mashadov ise masum insanlar olarak görüyor onlara zarar vermeyi bırakın yemeğini bile paylaşıyordu.
Rus bu anlar mı yufka yürekten, insaniyetten, Allah korkusundan? Yapacaklarını yine yaptılar. Mashadov 8 Mart 2005 günü barış görüşmesi adıyla kendisine her türlü teminatın verilmesiyle, akan kanın durması arzusuyla onlarla görüşmeyi kabul etmişti. Fakat Rusya ihanet etmeyi yine sürdürdü ve bu kahraman, halkına düşkün lideri barış masasına çağırarak Rusya iç istihbarat teşkilatı FSB özel birliklerinin gerçekleştirdiği bir operasyonla ona pusu kurdular. onu esir almak istediler. Fakat Mashadov onlarla çarpıştı ve Allah için özgürlük için sürdürdüğü kavgasında 54 yaşında halkına ve mücahidlere adeta bir mesaj bırakarak şehadete kavuştu 

Bu son Olay bir defa daha gösterdi ki; Ruslar barış istemiyorlar. Emparyalist rusyanın faşist başkanı bir vampir gibi kana doymuyor. O nun yaşaması için kan gerek, bu kimin kanı olursa olsun.

Rus Devleti suikastlarla bir yere varacağını mı sanıyor?. MASHADOV bir yandan ordularının başında, en ön saflarda düşmanla göğüs göğüse çarpışan bir komutan iken diğer taraftan da bir eliyle  düşmana zeytin dalı uzatmaktaydı. Sadece ve sadece akan kanın durması için. Ama iktidar koltuğunu akan kan nehri üzerinde yüzdürenlerin işine gelmiyordu bu. Bu kan nehrinin kuruması onların sonu olacaktı.

MASHADOV barış için büyük şanstı. VAMPİRLER bu şansı da teptiler. Öyle görünüyor ki bundan sonra Çeçenistan tam bir kan gölü olacak ve bu kan gölünde boğdukları çeçen çocuklara ve sivillere karşılık, Rusların kendileri de boğulacaklar… herhalde bunu görmek ve anlamak istemiyorlar..
Logged


ALLAH YOLUNDA BEDENİMİN PARAMPARÇA OLMASIDIR DUALARIMIN İLKİ,DİLEKLERİMİN EN GÜZELİ
08 Mart 2008, 15:56:47
firdevs

Kopamıyorum

*


Üye No : 292

Yaş : 41

Nerden : İSTANBUL

Konu  : 36

Mesaj : 2,133

Aldığı Teşekkür 16
Offline
« Yanıtla #3 : 08 Mart 2008, 15:56:47 »

Sizler doğru yolu tercih ettiniz...
Ve Rabbinizin huzuruna alnınız açık bir şekilde vardınız...
Peki bizler ne yapacağız?...
Evimiz sıcak, karnımız tok, akşam yataklarımızda emniyet içinde yatıyoruz...
Ama kalbimiz huzursuz...
Sizin resimlerinize bakıyorum da gözlerinizin içi gülüyor...
Allah cc'nün doksan dokuz ismiyle yemin ederim ki bizler sizin kadar mutlu değiliz...
Kendi geleceğimiz için endişelerimiz var, evlatlarımız için birşeyler biriktirmemiz lazım...
Sanki onların rezzakı biziz (haşa)...
Ama sizin gözleriniz de en ufak bir endişe yok...
Çünkü ölürseniz şehit, kalırsanız gazi...
Yani hiçbir kaybınız yok...
Ama bizim için hep kayıp...
SELAM VE DUA İLE..



AYNEN KATILIYORUM DÜŞÜNCELERİNE VE DUYGULARINA SERACETTİN ABİ
Logged

MUTLULUK DİKENLER ARASINDA BÜYÜYEN GÜL'DÜR... SEVGİ VE ÖLÜM İNSANA HER ŞEYİ HATIRLATIR... SEVGİM RASULUME VE RABBİME DUYDUYUM AŞKTIR... ÖLÜM İSE SEVDALIYA KAVUŞMAKDIR...
19 Mart 2008, 22:50:21
çeçenfedai

Isınıyorum

*


Üye No : 10033

Yaş : 225

Nerden : Tüm Dünya

Konu  : 45

Mesaj : 852

Aldığı Teşekkür 11
Cihad Anabilim Uzmanı
Offline
« Yanıtla #4 : 19 Mart 2008, 22:50:21 »



Hayatını cihada adamış Kahraman yiğit komutan Hattabı şehadetinin 6.yılında rahmetle anıyoruz.

İşgalci Rusya güçlerinin Afganistan, Tacikistan ve Çeçenistan işgallerine karşı Müslüman kardeşlerinin özgürlük mücadelesinde en ön saflarda yer aldı.

Özellikle Çeçenistan cihadında birinci ve ikinci savaş sırasında isminden çokça söz ettirdi. Rus güçlerinin ağır kayıplar verdiği operasyonlarda hep o nun adı vardı ve adeta İşgalci Rus güçleri için korkulu rüya haline gelmişti.

1996 yılının sonbaharında Rusya’nın Çeçenistan dan çekilmesinden sonra Hattab Çeçenistan’da Milli Kahraman ilan edildi. Şamil Basayev ve Salman Raduyev gibi Çeçenistanın en büyük kumandanlarınında katıldığı bir törenle kendisine Üstün Cesaret Madalyası takdim edilip ayrıca Çeçen Hükümeti tarafından General rütbesi ile onurlandırıldı. Cevher Dudayev şehadetinden önce hal ve davranışlarıyla Hattabı her zaman takdir ettiğini göstermiştir.

Onun hayatı bütün Müslüman gençlere örnek bir hayattı. Çeçenistan ve Kafkas gençlerinin İslami ve askeri eğitimlerini alması konusunda gayretli ve öncü isimler arasındaydı.

O gösterdiği izzetli direniş ve fedakârlıklar ile sadece Çeçen ve Kafkas halkının değil, Tüm dünya Müslümanlarının sevgisini kazanmıştı.

15 yılı aşkın cihad hayatında Çok istemiş olduğu şehadete 19 Mart 2002 tarihinde o nu cihad meydanlarında yenemeyenlerin ihaneti ile zehirlenerek şehid olmuştur.

Şehadeti Müslümanları gözyaşında bıraksa da, Bugün hala komutan Hattab ın gurubu O nun göstermiş olduğu yoldan ilerlemekte ve Çeçenistan daki işgalin karşısında direnişlerine devam etmektedir.

 Şehidimizi tekrar rahmetle anarken Rabbimiz den O nun derecesini Firdevsi Ala ya yükseltmesini isteriz.

KOMUTAN HATTAB
    Arap Körfezinde varlıklı ve kültürlü bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Çok cesur, kuvvetli ve gözü pek bir genç olarak yetişmişti.

1987 yılında istilacı Rus ordusuna karsı Afganistan Cihadını en yoğun dönemlerindeydi. Dünyanın dört bir tarafindan Müslüman gençler Rusya işgaline karşı cihad etmek için Afganistan a gidiyordu.

Dünya’nın Süper Güç olarak kabul ettiği Rusya’ya karsı yapilan mücadele ve gösterilen olağanüstü kahramanlıklar Müslümanlar arasında yayılıyordu. Hattab bu dönem içerisinde birçok arkadaşının ve akrabalarının yaptığı gibi Afganistan`a kısa bir ziyarette bulunmaya karar verdi. 1987 de ailesi ile vedalaşıp evinden ayrılan Hattab o günden sonra bir daha evine, ailesinin yanına dönmedi.
    Bir mücahit, Hattab in ilk kez Celalabad daki eğitim kampına geldiğinde gördüğü zamanki izlenimlerini söyle anlatıyor: "Celalabat daki eğitim kampı hemen her gün gelen ve gidenlerle dolup boşalıyordu. Ruslar’a karsı büyük bir operasyon hazırlığı içindeydik, eğitimini tamamlayanlar eşyalarını alıp cepheye gidiyorlardı. Biz cepheye gitmek için yola çikarken yeni bir grup geldi. Hattab'ı ilk kez o zaman gördüm. 16-17 yaslarında henüz sakalları yeni yeni çıkan uzun saçlı bir genç..  ilk yaptığı şey kamp komutanlarına gidip kendisini cepheye göndermesi için yalvarmak oldu. Komutanlar gitmesine müsaade etmediler. Yanına gidip kendisini tebrik ettim ve adini sordum. Ibn-ul-Hattab la böylece tanışmış oldum."
    Hattab eğitimini tamamladıktan sonra cepheye gitti. Sonraki 6 yilda, artik Hattab 20. yüzyılın gördüğü en cesur ve çetin Mücahit Kumandanları arasına girmiştir. Karsı saldırı ve ateşlerden kaçmaması ve yaralandığın da acısını gizlemesi ile tanınır. Hem normal hem de özel Sovyet güçlerine karsı birçok operasyon, pusu ve baskınlarda bulunmuş ve 1988-1993 yılları arasında içlerinde Celalabad, Host ve Kabil ün ele geçirilmesi ninde (fethininde) bulunduğu Afganistan'daki bütün önemli operasyonlara katılmıştır. Allah’in inayeti ile birçok kez ölüm tehlikesi atlatmıştır.
    Bir mücahit, Hattab’in Afganistan’da karnından 12.7 mm’lik ağır bir makineli mermisi ile yaralanmasını söyle anlatıyor: (12.7 mm‘lik bu silah zırh delici olarak kullanılmaktadır ve insan vücuduna isabet etse onu kıyma haline getirir, bunu her askeri uzman tasdik edecektir.)
    "Operasyon sırasında biz cephe gerisinde ufak bir evde idik. Aksam olmuştu ve savaş çok çetin bir şekilde devam ediyordu. Hattab birden odadan içeri girdi, yüzü solgundu, bir şey olmamış gibi davranmaya çalışıyordu. Yavaşça yürüyerek bize doğru geldi ve yanımıza oturdu. Herhangi bir acı ifadesi göstermiyordu ama bir şeylerin yanlış gittiğini anlamıştık, genellikle suskun birisi olmayan Hattab, oldukça sessizdi. Yaralanıp yaralanmadığını sorduk. Ufak bir sıyrık, önemli bir şey yok, dedi. Bir kardeş yanına gidip yarasına bakmak istediğinde önemli bir şeyin olmadığını tekrar ederek onu geri çevirmeye çalisti ama kardes Hattab'i zorlayarak yaraya baktı, elini karnına koydu. Hattab'in yarası şiddetli bir şekilde kanıyordu, elbisesi tamamen kana bulanmıştı. Hemen bir araç çağırarak onu bir an önce en yakin hastaneye ulaştırmak için harekete geçtiğimizde halen bunun hafif bir yara olduğunu önemli bir durumun olmadığını söylüyordu."
    Tacikistan da el yapımı bir el bombasını atarken elinde patlaması sonucu sağ elinin iki parmağını kaybetti. Mücahitler Pesavara gidip orada tedavi olması için ikna etmeye çalıştılar ise de o, Hz. Muhammed (S.A.V.) efendimizin sünneti üzere yarasını biraz bal ile sarmış ve arkadaşlarının teklifini reddedmis, bunun için Pesavar’a kadar gitmeye gerek yok demiştir. Parmakları her zaman benzer bir şekilde bandajlıydı.
    Komünistler bozguna uğrayıp, Sovyet ordusu Afganistan’ı terk etmek zorunda kaldığı zaman, Hattab ve bir grup arkadaşı bu sefer Tacikistan’da ayni düşmana karşı bir savaşın haberini aldılar. Bunun üzerine eşyalarını toplayarak bu grupla beraber 1993 yılında Tacikistan'in yolunu tuttu. Tacikistan'da 2 yıl boyunca karlı, dağlık arazide cephane ve mühimmat eksikliği içinde mücadele ettiler.
    Tacikistan'da geçen 2 yılsonunda, Hattab 1995 yılları basında küçük grubu ile Afganistan'a döndü. O zamanlar, İslami tavır ve kararlılıkları ile herkesi şaşırtan Çeçenler'in Ruslar'a karşı savaşı yeni yeni başlıyordu. Hattab bir aksam uydu televizyonunda gördüğü Çeçenistan haberi görüntüleri üzerine hissettiklerini söyle açıklıyor: "Üzerinde ‘La ilahe illallah’ yazılı saç bantları takan ve tekbir getiren Çeçenleri gördüğüm zaman Çeçenistan'da bir cihad olduğuna ve oraya gitmem gerektiğine karar verdim."
    Hattab, 1995 yılının baharında Afganistan'dan 8 mücahit arkadaşı ile birlikte Çeçenistan'a geçti. Afganistan ve Tacikistan'da yaşananlar, Çeçenistan'da 4 yılda yaşanan kahramanlıklar yanında çocuk oyuncağı gibi kaldı. Resmi Rus kaynaklarına göre 2 yıllık Çeçen Rus savaşında öldürülen Rus askeri sayısı Afganistan'daki 10 yıllık kayıplarından fazla idi.
    Hattab ve arkadaşları Afganistan'dan geldiklerinde bölgelerindeki Çeçenlere savaş ve İslami eğitim vermekle işe başladılar. Çeçenistan'da (Khartoshoi 1995, Shatoi 1996, Yashmardy 1996) ve Rusya içinde (Dağıstan 1997 ve 1999) çok önemli operasyonlara katıldılar.
    En şanlı operasyonlarından birisi, 16 Nisan 1996 tarihinde komutasındaki 50 kişilik mücahit grubuyla 50 araçtan olusan Rus konvoyunu tamamen imha ettikleri Shatoi Pususudur. Resmi Rus kaynakları bu pusuda 26 si rütbeli olmak üzere 223 Rus askerinin öldüğünü ve bütün araçların bertaraf edildiğini bildirmişti. Bu operasyon Moskova'da 2 veya 3 Rus generalinin görevlerinden alınmasına sebep olmuş ve Boris Yeltsin operasyonla ilgili haberleri Rus Parlamentosunda bizzat duyurmuştu. 5 mücahidin sehitlik mertebesine ulaştığı bu operasyon filme alınmış ve fotoğraflarla tarihe kaydedilmiştir.    Bundan birkaç ay sonra Hattab grubu ile Rus Askeri Kışlasına yaptığı başka bir baskında Rus helikopterlerini AT-3 uzaktan yönlendirilen tanksavarlarıyla düşürdüler. Bu operasyon da filme alınmıştır. Ayrıca grubundan bazı mücahitler 1996 Ağustosu’nda Şamil Basayev’in komuta ettiği ünlü Grozni saldırılarında görev almıştır.
    22 Aralık 1997 yılında tekrar sahneye çıkmış, komuta ettiği 100 Çeçen ve Yabanci Mücahidden oluşan grubu ile Rusya içine 100 km sızarak 136. Motorize Zirhli Tugayi Merkezine saldırıda bulunmuştur. Bu baskında 300 Rus aracı tahrip edilmiş ve birçok Rus askeri öldürülmüştür. Birisi Hattab'in kumandanlarından olan Abu Bakr Aqeedah olmak üzere iki mücahit bu baskında şehit olmuştur.
    1996 yılının sonbaharında Rusya’nın Çeçenistan'dan çekilmesinden sonra Hattab Çeçenistan’da Milli Kahraman ilan edildi. Şamil Basayev ve Salman Raduyev gibi Çeçenistan'in en büyük kumandanlarininda katıldığı bir törenle kendisine Üstün Cesaret Madalyası takdim edilip ayrıca Çeçen Hükümeti tarafından General rütbesi ile onurlandırıldı. Cevher Dudayev sehadetinden önce hal ve davranışlarıyla Hattab'i her zaman takdir ettiğini göstermiştir.
    Hattab cihadın Medya alanına da taşınması gerektiğine inanmaktadır. "Allah bizden kâfirlere karşı onlar bizimle nasıl savaşıyorlarsa öyle savaşmamızı istiyor" Onlar medya ve propaganda yolunu kullanıyorlar, öyleyse bizde kendi medyamızla onlara karşı savaşmalıyız demiştir. Bu yüzden bütün operasyonlarının filmlerinin kaydedilmesine özen gösterir. Afganistan, Tacikistan ve Çeçenistan'daki savaş görüntülerini içeren 100’lerce videokasetinin olduğu bilinmektedir.
    Düşman medyasının yalan, yanlış iddialarına yanıt olarak sadece sözlerin yetmeyeceğini ve video görüntülerinin de cevapta yer alması gerektiğini savunmaktadır.

 Hattab birçok Müslüman tarafından günümüzün Halid b. Velid'i olarak sevilirdi. Ancak vakti geldiğinde öleceğine ve bu vaktin Allah tarafından belirlendiğine, ne bir dakika önce ne bir dakika sonra olacağına yakinen inanırdı. Birçok kez ölümden son anda kurtuluştu. Bunlardan en önemlisi Ruslar tarafından bombalanan 4 tonluk bir Rus aracındayken oldu. Kamyon takla atıp ters dönerken, Hattab yara almadan kurtuldu.
    Zeki ve cesurdu. Ciddi bir kişiliğe sahipti. Askerleri tarafından çok sevilir, ciddiyetsizliğe tahammül edemezdi. Askerlerini sürekli teftiş eder, kişisel problemlerini çözer ve harcamaları için kendi cebinden harçlık verirdi. Her birisi öldüğünde yerini alabilecek kapasitede iyi yetişmiş, tecrübeli komutanlardan oluşan bir kadrosu vardı.
    Hattab, Ruslar Kafkasya'dan Orta Asya’ya kadar bütün Müslüman topraklarını tamamen terk edip gidinceye kadar onlarla savaşmaya azmetmişti. "Ruslar'i ve taktiklerini biliyoruz. Zayıf yönlerini de bildiğimiz Rus Ordusuna karsı savaşmak bizim için başka bir orduyla savaşmaktan daha kolay." demişti.
 Yıllarca Rus işgaline karşı İslam coğrafyasını savunmak için Müslüman kardeşlerinin yanında yer aldı. Her operasyonda en önde yer aldı. Sayısız yara aldı. Düşman güçlerine büyük yenilgiler tattırdı. Dünyanın süper güç olarak bildiği İşgalci Rusya ordusunu yapmış olduğu operasyonlar ile çaresiz ve aciz konuma düşürdü. Kendisi ile savaş meydanlarında baş edemeyen İşgalci güçler, O na ihanet çemberi ördüler ve Komutan Hattab ı zehirleme yolunu seçerek 19 Mart 2002 günü şehid ettiler.

                  Ne mutlu sana ve Senin yürüdüğün yolda ilerleyenlere… 

Ey Şehidimiz!.. Allah sen den razı olsun ve Seni Firdevs i ala da Peygamberimize komşu kılsın.. ÂMİN
Logged


ALLAH YOLUNDA BEDENİMİN PARAMPARÇA OLMASIDIR DUALARIMIN İLKİ,DİLEKLERİMİN EN GÜZELİ
22 Mart 2008, 21:20:32
çeçenfedai

Isınıyorum

*


Üye No : 10033

Yaş : 225

Nerden : Tüm Dünya

Konu  : 45

Mesaj : 852

Aldığı Teşekkür 11
Cihad Anabilim Uzmanı
Offline
« Yanıtla #5 : 22 Mart 2008, 21:20:32 »

"Benim için hapiste 100 yıl kalmak karşılığında birtakım tavizler vererek çıkmaktan iyidir."

Kutsal Direnişin Manevi Lideri: Şeyh Ahmed Yasin
Filistin'de işgale karşı iki ayrı intifadanın öncülüğünü yapan, vücudunun felçli olmasına rağmen Allah yolunda mücadeleden, direnişten geri kalmayan büyük insan, büyük lider, HAMAS'ın manevi lideri Şeyh Ahmed Yasin siyonistlerin düzenledikleri bir suikast neticesi 22 Mart 2004 tarihinde hayatını kaybetti. Şeyh Yasin, evinin yakınındaki camide sabah namazını kılmasının ardından işgalci Siyonistlerin helikopterleri tarafından fırlatılan füzelere hedef olarak şehit oldui. Saldırıda ikisi Ahmed Yasin'in yardımcısı olmak üzere dört kişi daha hayatını kaybetti.

Şeyh Yasin'in Hayatının Özü: İbadet, Hicret, Cihad ve Şehadet
Şeyh Ahmed Yasin'in hayatını dört kelimeyle özetlemek mümkündür: İbadet, hicret, cihad ve şehadet. Bu dört kelime aynı zamanda nebevi çizgiyi, peygamberlerin bize gösterdiği kutsal yolu özetlemektedir. O, insanın bu dünyaya Allah'a kulluk görevini yerine getirmek üzere gönderildiğine bütün kalbiyle inanmış ve işte bu inancın kazandırdığı teslimiyet duygusuyla Allah'a teslim olmuş, ona kulluk görevini özenle yerine getirmek için çalışan biriydi. Allah'a olan bu teslimiyeti onu, dünyevi hesaplarla zalimlere teslim olmaktan alıkoydu. Dolayısıyla kulluk teslimiyetiyle, bu vasfın kendisine kazandırdığı kula kul olmama onurunu bir araya getirmeyi başardı. Böylece hak bildiği yoldan asla sapmadı, zalimler karşısında zerre kadar taviz vermedi. Tertemiz vatanı işgalci Siyonistler tarafından işgal edilince 11 yaşında ailesiyle birlikte hicret etmek suretiyle birçok peygamberin hayatına girmiş olan hicret olayını yaşadı. İçinde bulunduğu şartların kendisine diğer kulluk görevlerine ek olarak cihad yükümlülüğünü de yüklediğini bildi ve bedensel özürlü olmasını bu konuda mazeret olarak gösterme yoluna gitmeksizin, bir kaçamak yolu aramaksızın cihad ve direniş hususunda başkalarına örnek olmak için hep gayret sarf etti. Sonunda Allah'a kulluk bilinci içinde cihad ve direnişe adadığı 67 yıllık ömrünü, bir seher vaktinde, cemaatle kıldığı sabah namazının ardından kucakladığı şehadetle tamamladı.
Onun hayatını biraz daha ayrıntılı okuduğumuz zaman yukarıdaki dört kelimenin gerçekten bu hayatı özetlediğini daha açık bir şekilde görürüz.

Şeyh Yasin'in Hayatı

Ahmed Yasin 1937 yılında Filistin'in Askalan şehrinin el-Cevra köyünde dünyaya geldi. Üç yaşında iken babası vefat etti. Bundan sonra annesinin ve kardeşlerinin himayesinde büyüdü. 1948 yılında yahudilerin Filistin'in büyük bir bölümünü işgal etmelerinin yol açtığı felaket üzerine ailesi Gazze şehrine göç etti.

Ahmed Yasin, 1952 yılında Gazze şehrindeki İmam Şafii Okulu'nda ilköğrenimini tamamladı. Sonra er-Rihal Ortaokulu'nda ortaöğrenimini tamamladı. Lise öğrenimini de 1958 yılında Filistin Lisesi'nde tamamladı. Ahmed Yasin, hayatının gerek bu döneminde gerekse sonraki dönemlerinde pek çok önemli olaya şahit oldu. Bütün bu olayların onun üzerinde önemli etkileri oldu.

1952 yazında bir yüzme faaliyeti esnasında kafasının üstüne düştü ve boyun kemiği kırıldı. Bu yüzden bütün vücudu felç oldu.

Liseyi bitirdikten sonra bazı ilim adamlarından özel dersler aldı. Bunun yanı sıra kendi özel çalışmalarıyla da kendini çok iyi yetiştirdi. Çevresinde zeki ve kültürlü biri olarak tanınırdı. Özel öğrenimini tamamladıktan sonra öğretmen olarak görev aldı.

Direniş İçin Halkı Bilinçlendirmesi

1967 yılında Filistin'in tamamının Siyonist işgalcilerin eline geçmesi üzerine insanlar vatanlarını işgalden kurtarma mücadelelerinde kendilerine önderlik edecek birilerini aramaya başladılar. İşgalci yahudilerden gelen tehlike konusunda insanların şuurlandırılmasında Şeyh Ahmed Yasin'in büyük rolü oldu.

Gazze'de İslâm Merkezi'ni kurmasından sonra iyice tanındı ve Filistin'in her tarafında adı duyulmaya başladı. Bu durum işgal yönetimini son derece rahatsız etti. Bu yüzden onu defalarca polis merkezine çağırdı.

Zindan ve Direniş

1984'te Ahmed Yasin ve yardımcılarından pek çok kimse tutuklandı. Yürütülen soruşturma sonunda Ahmed Yasin, İsrail devletini yıkarak yerine İslâmi bir devlet kurmak için çalıştığı gerekçesiyle 13 yıl hapse mahkûm edildi. Ancak on bir ay sonra Filistinlilerle işgalciler arasında bir esir değişiminde serbest bırakıldı. 1985'te gerçekleştirilen bu esir değişiminden sonra Şeyh Ahmed Yasin yine Filistinli kitlelerin Siyonist işgalcilere karşı sürdürdükleri cihadlarında başlarına geçti.

HAMAS'ın Ortaya Çıkışı ve İntifada

Ahmed Yasin 8 Aralık 1987'de başlayan intifadanın öncüsü durumundaki İslâmi Direniş Hareketi (HAMAS)'nin kurucusudur. HAMAS'ın kökeni Müslüman Kardeşler cemaatine dayanır ve Ahmed Yasin de bu cemaatin Filistin kanadının bir mensubuydu. Ancak 1987'ye gelindiğinde işgale karşı fiili mücadeleyi organize edecek bir direniş örgütüne ihtiyaç olduğu görüldü. Bu konuda Müslüman Kardeşler'in genel idaresiyle de istişare edilerek Filistin'e özel olarak böyle bir teşkilat kurulması kararlaştırıldı. İşte bu karar neticesinde Şeyh Yasin'in öncülüğünde Filistin İslâmî Direniş Hareketi (HAMAS) ortaya çıktı. Bu itibarla HAMAS, Müslüman Kardeşler'den bir kopma değildir.

HAMAS ilk olarak ismini 8 Aralık 1987'de patlak veren intifadayla duyurdu. Sonra da bu intifadayı yönlendirmesiyle kısa sürede bütün dünyada tanındı.

Ahmed Yasin bütün hayatı boyunca bu teşkilatın manevi lideri olarak bilindi ve intifadanın devamında bir motor görevi gördü.

Yeniden Zindan

Siyonistler, 18 Mayıs 1989'da Şeyh Ahmed Yasin'i yeniden tutukladılar. Onunla birlikte İslâmi Direniş Hareketi mensubu pek çok kimseyi de tutukladılar. Bu tutuklama, intifadayı durdurmayı amaçlayan sonuç getirmeyecek bir uygulamaydı. Ancak siyonistler umduklarını bulamadılar. Çünkü bu olay üzerine intifada daha da şiddetlendi.

Mahkemeye Çıkarılışı ve Onurlu Tavrı
Uzun oyalamalardan sonra Şeyh Yasin 3 Ocak 1990'da mahkeme önüne çıkarıldı ve 15 suçlamadan yargılandı. Ahmed Yasin'in mahkeme mensuplarına söylediği söz şu olmuştu: "Bu mahkeme kanuni olarak beni yargılama hak ve yetkisine sahip değildir. Çünkü bu mahkeme işgalciler tarafından kurulmuştur. Dolayısıyla tamamen gayri meşru ve kanundışıdır."

Bu ilk duruşmadan sonra yargıç yeniden duruşmayı belirsiz bir tarihe erteledi. Daha sonra Siyonist yönetim Şeyh Ahmed Yasin'in 6 Ekim 1991'de mahkeme önüne çıkarılacağını açıkladı. HAMAS bu sırada, Şeyh Ahmed Yasin'in yargılanmasını protesto için genel grev ilan etti. 16 Ekim 1991'de de mahkemenin verdiği zulüm hükmü açıklandı. İsrail askeri mahkemesi HAMAS'ın kurucusu Şeyh Ahmed Yasin'i ömür boyu hapis cezasına çarptırdı. Mahkeme ona ayrıca, öldürme emirleri verdiği ve İsrail'i yıkarak yerine İslâmi bir devlet kurmayı amaçlayan kanun dışı (!) örgüt kurduğu iddiasıyla on beş yıl hapis cezası verdi.

Zindan Onu Yıldıramadı

İsrail yönetimi söz konusu cezaya mahkûm ettikten sonra Ahmed Yasin'le zaman zaman pazarlıklar yapmak ve ona serbest bırakılması için bazı şartları kabul ettirmek istedi. Bir keresinde İsrail'i tanıdığını ve imzalanan özerklik anlaşmalarına olumlu baktığını açıklaması karşılığında serbest bırakma teklifinde bulundu. O bunu kesinlikle kabul etmedi. Daha sonra İsrail'i tanıma şartından vazgeçerek sadece özerklik anlaşmalarını kabullenmesini şart koştu. Bunun üzerine Ahmed Yasin: "Bana dışarı çıktığımda karpuz yemememi şart koşsanız bile yine kabul etmem. Çünkü ben işgal rejimini muhatap kabul etmiyorum ki onun şartını kabul edeyim" cevabını verdi.

Tavizsiz Bir Kararlılık

Ahmed Yasin, sağlık durumunun kötüleşmesine, maruz kaldığı kötü uygulamalara ve bedensel özürlü olması dolayısıyla zindanda çektiği sıkıntılara rağmen işgalciler karşısında hiçbir taviz vermedi. Onun şu sözü davası ve inancında ne kadar kararlı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır: "Benim için hapiste 100 yıl kalmak karşılığında birtakım tavizler vererek çıkmaktan iyidir." Onun işgal rejiminin mahkemesi karşısına çıkarıldığı sıra söylediği sözler de inancındaki kararlılığının bir göstergesiydi.

Örnek Bir Sabırlılık

Şeyh Ahmed Yasin sekiz yıl süren zindan hayatı boyunca kararlılığından hiç bir şey kaybetmedi ve siyonist yönetimi muhatap kabul etmeme konusundaki tutumunu değiştirmedi. O gerçekten Hz. Yusuf (a.s.)'ı kendisine örnek almış bir insandı. Bu sebeple müstesna bir sabırlılık örneği sergiledi. Zindanın ızdırabı onu dvasından taviz vermeye zorlamadı.

Kur'an-ı Kerim'de Yusuf (a.s.)'la ilgili olarak, ona tuzak kuran kadının şöyle dediği bildirilir: "Andolsun ben onun nefsine yaklaşmak istedim ancak o iffetlilik gösterip sakındı. Ama eğer kendisine emrettiğimi yapmazsa mutlaka zindana atılacak ve mutlaka küçük düşürülenlerden olacak." Buna karşılık Yusuf (a.s.) şöyle demiştir: "Rabb'im! Zindan benim için onların çağırdıkları şeyden daha sevimlidir. Eğer onların düzenlerini benden savmazsan onlara meyleder ve cahillerden olurum." (Yusuf, 12/32-33) İşte Ahmed Yasin de aynen bu tavrı kendine örnek alarak: "Ey Rabbim! Zindan benim için siyonistlerin gayri meşru işgallerini onaylamaktan, meşru olmayan bir hâkimiyeti meşru görmekten hayırlıdır" dedi ve işgalcilerin taleplerini kabul etmeyip zindanda kalmayı yeğledi.

Zindandan Çıkarılması

Ne kadar ilginçtir ki Şeyh Yasin siyonistlerin taleplerini kabul etmek yerine zindanı tercih ederken aynen Yusuf (a.s.) örneğinde olduğu gibi kendisini zindana atanlar serbest bırakmaya zorlanmışlardır. Amman'da HAMAS'ın Siyasi Birimi başkanı Hâlid Meş'al'e suikast girişiminde bulunan MOSSAD ajanlarının Meş'al'in koruma görevlileri tarafından yakalanıp polise teslim edilmeleri üzerine İsrail başbakanı Netanyahu, Ürdün kralı Hüseyin'le pazarlık etmeye ve Ahmed Yasin'i serbest bırakmaya zorlanmıştır.

Şeyh Ahmed Yasin sekiz buçuk yıla yakın bir süre zindanda kaldıktan sonra 30 Eylül 1997 Salı akşamı serbest bırakılarak tedavi edilmek üzere Ürdün'ün başkenti Amman'a getirildi. Ancak bu serbest bırakma olayıyla ilgili iki önemli iddia ortaya atıldı. Bunlardan biri, Ahmed Yasin'in serbest bırakılmayıp Ürdün'e sürgün edildiği, diğeri ise 25 Eylül 1997 Perşembe sabahı Ürdün'ün başkenti Amman'da HAMAS Siyasi Birimi başkanı Halid Meş'al'e karşı suikast girişiminde bulunan ve ellerinde Kanada pasaportu taşıyan iki MOSSAD ajanına karşılık serbest bırakıldığı iddiasıydı. Bunlardan birincisini gelişmeler yalanladı. İkincisi ise tamamen İsrail ile Ürdün kralı arasında gerçekleşen pazarlıkla ilgiliydi. Bu pazarlıkla HAMAS'ın veya Ahmed Yasin'in hiçbir ilgisi olmamıştı. Aksine pazarlık tamamen onların bilgileri dışında gerçekleşmişti.

"Vatanıma Geri Döneceğim"

Ahmed Yasin sürgün şüphesine karşı çıkarılmadan önce kesin pazarlığını yapmıştı. Onun bu pazarlığı davasındaki kararlılığını ve örnek bir tavır sergilediğini de gösteriyordu. O zaman hasta yatağında, acil tedaviye ihtiyacının olmasına rağmen: "Benim buradan çıkarılmam vatanımdan çıkarılmam anlamına gelmeyecek. Ben bu topraklara dönme hakkımı muhafaza edeceğim" diyerek Filistinlilere: "Bu vatana sahip çıkma konusunda asla gevşeklik göstermeyin. İşgalciler sizin en ufak bir zaafınızı kendi sinsi politikaları için kullanabilirler, buna fırsat vermeyin" mesajı iletti.

Şeyh Yasin tedavi için Amman'a götürülürken yaptığı açıklamada da zindandan çıkarılması öncesindeki pazarlıklarından söz ederek, Amman'a tedavi için geldiğini ve Allah'ın izniyle sağlığına kavuşması durumunda vatanına geri döneceğini ifade etti. Açıklamasında ayrıca, işgal yönetiminden yurduna geri dönmesine müsaade edileceğine dair yazılı bir belge verilmeden, kendisini Remle'den alıp Amman'a götürmek için gelen Ürdün helikopterinin kalkmasına izin vermediğini dile getirerek istediği zaman vatanına geri dönme hakkının saklı olduğuna dair yanında yazılı belge bulunduğunu dile getirdi. Böylece sürgünle ilgili iddiaların asılsız olduğu kesinlik kazanmış oldu.

Örneği Yusuf (a.s.) İdi
O, zindandan çıkarılmadan önce vatanına dönmesine müsaade edileceğine dair yazılı belge istemesiyle de tam anlamıyla Hz. Yusuf (a.s.) tavrı sergilemişti. Zindandan çıkarılacağı haberinin kendisine ulaşmasına rağmen hiç heyecana kapılmadan ve tam bir kararlılık göstererek hakkında çıkarılacak spekülasyonlara meydana vermemek ve vatanına olan bağlılığını, ona karşı duyarlılığını ortaya koymak için işgalcilerden yeniden vatanına dönmesine müsaade edileceğine dair yazılı belge istedi. Bu tam anlamıyla Hz. Yusuf (a.s.) kararlılığıdır.

Kur'an-ı Kerim'de Hz. Yusuf (a.s.) hakkında şöyle buyuruluyor: "Hükümdar: "Onu bana getirin" dedi. Bunun üzerine ona elçi gelince: "Efendine dön de ona sor: "Ellerini kesen kadınların durumları neydi? Şüphesiz Rabbim onların düzenlerini bilir" dedi. (Hükümdar kadınlara): "Yusuf'un nefsine yaklaşmak istediğinizde sizin durumunuz neydi?" dedi. Onlar: "Hâşâ! Allah için biz ondan hiç bir kötülük görmedik" dediler. Azizin hanımı da dedi ki: "İşte şimdi gerçek ortaya çıktı. Ben onun nefsine yaklaşmak istedim. O ise gerçekten doğru söyleyenlerdendir." (Yusuf, 12/50-51) Yusuf (a.s.) zindanda o kadar ızdırap çekmesine rağmen hakkındaki dedikoduların kaynağını kurutmadan çıkmamayı tercih etmişti. Ahmed Yasin de çektiği bütün ızdıraplara ve acil tedaviye ihtiyaç duymasına rağmen vatanına döneceğinin garantisini almadan zindandan çıkmadı.

Şeyh Yasin Yeniden Gazze'de

Şeyh Ahmed Yasin, Amman'da bir süre tedavi gördükten sonra vatanı Filistin'e ve ailesinin ikamet ettiği Gazze'ye döndü. Zindan hayatı boyunca çektiği sıkıntılar, eziyetler onu yıldırmamıştı. Çünkü Gazze'ye dönüşünün ardından hemen Filistin direnişindeki manevi lider mevkiine yeniden oturarak mücadelesini kaldığı yerden devam ettirmeye başladı.

Bir Direniş Önderi Olarak Ahmed Yasin

Şeyh Ahmed Yasin, bütün dünyada Filistin İslâmi Direniş Hareketi (HAMAS)'ın kurucusu ve manevi lideri olarak bilinir. Fakat o sadece belli bir oluşumun, örgütün değil Filistin'de bir neslin yeniden dirilişine, uyanışına ve kimliğine sahip çıkmasına vesile olan kutsal bir direnişin önderidir. Dolayısıyla o Filistin'in, Filistin davasının, siyonist işgale karşı verilen kutsal bir mücadelenin önderidir. İşgale karşı 1987'de başlatılan birinci intifadaya o öncülük etmiştir. 2000 yılında başlatılan Aksa İntifadası'nın da en önemli manevi önderi ve motoru olmuştur. Bundan dolayı Filistin'de o "iki intifadanın şeyhi (yani lideri, önderi)" olarak bilinmektedir. O, HAMAS'ı, Filistin'de belli bir kesimi diğer kesimlerden ayrıştırmak amacıyla değil, sahip olduğu İslâmi bilincin işgale karşı verilen mücadeleye öncülük etmesi, yani toplu bir direnişin başlatılması için kurmuştur. HAMAS'ın çok kısa süre içinde oldukça geniş bir kitlesel destek elde etmesinin en önemli sebebi de işte bu anlayıştır. Bu anlayışından dolayıdır ki o HAMAS'ı, Filistinlileri birbirine kırdırma amacına yönelik fitne çabalarından uzak tutmayı, böylece işgale karşı verilen mücadelede safların birliğini korumayı başarabilmiştir. Bu özelliğinden dolayı o sadece bir örgütün, oluşumun değil siyonist işgale karşı verilen kutsal mücadelenin manevi lideriydi. Sol gruplar ve hıristiyanlar da dâhil olmak üzere, siyonist işgalcilerin gasp ettiği hakların geri alınması, Filistin'in yeniden özgürlüğüne kavuşması gerektiğine inanan tüm Filistinliler tarafından karizmatik bir lider, bir dava önderi olarak biliniyordu. Şehadetinden sonra hıristiyanların bile onun için dua etmeleri, canileri protesto amacıyla gösteri düzenlemeleri zaten bunu apaçık bir şekilde ortaya koymuştur.

Kelle Koltukta Yaşamak

Aslında Filistin davasında direnişe öncülük etmek kelleyi koltuğa alarak yaşamaya başlamak anlamına gelir. Buna rağmen elbette mücadelenin stratejisini ona göre geliştirmek ve düşmana karşı gereken tedbirleri almak gerekir. Ama zamanımızda birçoklarının tedbir almakla teslim olmayı birbirine karıştırdıklarını görüyoruz. Eğer tedbir almak düşmanın amaçlarını gerçekleştirmesine yardımcı olmayı gerektirecekse o zaman yerine göre canını feda etmeyi, kelle koltukta yaşamayı göze alabilmek gerekir. İşte sahabilerin yaptıkları da buydu. Yerine göre kendilerini sonucunun ölüm olması kesin gibi görünen risklerin içine atabiliyorlardı. Ama bunda bir beklentileri vardı: İman çağrısının önündeki engelleri kaldırmak ve küfrün kalelerini yıkabilmek. Bunun yapılması eğer birilerinin söz konusu fedakârlığı yapmalarını gerektiriyorsa, bunun mutlaka yapılması gerekir. Eğer bir yerde zulme, işgale ve haksızlığa karşı mücadele edilmesi gerekiyorsa, mutlaka bu mücadeleye birilerinin öncülük etmesi gerekir. Bu öncülük şartlar gereği kelle koltukta yaşamayı ve ciddi riskleri göze almayı gerektirebilir. İşte Filistin'deki durum da budur. Şimdiye kadar Filistin direnişinde pek çok lider şehit edildi. İzzettin Kassam, Dr. Fethi Şikaki, Cemal Selim, Cemal Mansur, Yahya Ayyaş, Salah Şahade, Abdülaziz Rantisi, İsmail Ebu Şenneb, İbrahim el-Mukadime, Halil el-Vezir (Ebu Cihad), Ebu Ali Mustafa ilk akla gelen isimlerden bazıları. Ama bunlar hayatlarını kaybettiler diye diğerleri "biz artık bu işte yokuz" demiyorlar. Bayrağın yere düşmemesi için aynı riski göze alarak şehitlerin bıraktıkları noktadan mücadeleyi, direnişi sürdürüyorlar. Bütün emperyalist güçlerin siyonist işgal devletine destek vermelerine, etkili medya organlarının uluslar arası Siyonizm hesabına çalışmasına ve pek çok ekonomik kuruluşun siyonist devletin ayakta kalması için yardım etmesine rağmen, çoğunlukla kendi yağlarıyla kavrulmak zorunda kalan Filistinli direnişçilerin bunca zamandır yılmadan mücadeleyi sürdürebilmelerinin sırrı da buradadır.

"Allah Yolunda Şehitlik En Yüce Arzumuzdur"

Ahmed Yasin, Müslüman Kardeşler'in terbiyesiyle yetişmiş bir önderdi. Bu cemaatin eğitim sisteminde tüm müntesiplere ezberletilen ve özümsetilen temel ilkelerden biri de "Allah yolunda şehit olmak en yüce arzumuzdur (: eş-Şehadetu fi sebili'llah a'lâ emâninâ)" ilkesidir. Hatta eğitim amaçlı genel toplantıların ve törenlerin birçoğunda bu ilkeler tekrar edilir. Bazıları belki bu ilkeyi dilleriyle söylerken kendilerini zorlayan dünyevi zevklerden kaynaklanan tüm duygusal engelleri aşabilenler kalplerinden geldiği şekilde, özümsemiş ve benimsemiş olarak söylerler. Biz inanıyoruz ki Şeyh Yasin işte bu ilkeyi iliklerine kadar özümsemiş ve kalbinden gelen bir arzuyu aynen diline yansıtarak söyleyebilen bir insandı.

Cinayet Devleti İsrail ve Ahmed Yasin'e Suikast

Siyonist işgal devletinin temeli cinayetlerle, saldırılarla, katliamlarla atılmıştır. Bugüne kadar ayakta kalabilmek için de sürekli cinayetler ve katliamlar gerçekleştirmeye ihtiyaç duymuştur. Şeyh Ahmed Yasin, herkesin bildiği gibi tekerlekli sandalyeye mahkûm felçli bir insandı. Ama işgalci siyonist devlet onun bu haline rağmen iman gücü ve kararlılığı ile direnişçileri sürekli cesaretlendirdiğini görüyor, bu yüzden varlığına tahammül edemiyordu. Dolayısıyla onu tasfiye etmek için birçok kez plan yaptı. Bazılarında başarılı olamadı, bazılarında da doğacak sonuçtan korktuğu için çekingen davrandı. Ama en sonunda yine canilik, eşkıyalık tarafı ağır bastı ve 22 Mart 2004 tarihinde yine havadan uçaklarla füzeler fırlatarak Şeyh Yasin'i sabah namazından çıktığı sırada şehit etti.

Hayatıyla da Ölümüyle de Örnek Olabilmek
Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur:

"Bizim uğrumuzda cihad edenleri biz elbette yollarımıza iletiriz. Muhakkak ki Allah iyilik edenlerle beraberdir." (Ankebut suresi: 29/69)

"Allah: "Elbette ben ve peygamberlerim galip geleceğiz" diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, yücedir." (Mücadele suresi: 58/21)

Ahmed Yasin, sağlık durumunun kötüleşmesine, maruz kaldığı kötü uygulamalara ve bedensel özürlü olması dolayısıyla zindanda çektiği sıkıntılara rağmen işgalciler karşısında hiçbir taviz vermedi.

Ahmed Yasin bedensel özürlü olmasına rağmen bütün hayatı boyunca iman, direniş, hak bildiği yoldan asla sapmama ve kararlılık konusunda hep örnek bir şahsiyet oldu. Fakat sadece hayatıyla değil ölümüyle de örnek oldu. Bir sabah namazının ardından, cemaatle namazı kıldıktan sonra, en yüce arzusu olduğunu her zaman dile getirdiği şehadeti kucaklayarak. Onun böyle bir vakitte, böyle bir halde şehadeti kucaklaması inşallah, Yüce Allah'ın onun davasındaki ve temennilerindeki samimiyetine olan mükâfatıdır. Allahu teala mekânını cennet eylesin. Onun yolunu sürdürenlere de zafer nasip eylesin.

Şehadet: Ölümsüzlüğe Açılan Kapı Siyonist işgal devletinin sıkça tehdit ettiği ve değişik zamanlarda da hedef aldığı Şeyh Ahmed Yasin'in dünya hayatı 22 Mart 2004 sabahı gerçekleştirilen bir insanlık dışı saldırı neticesinde şehadetle son buldu. Ancak biz inanıyoruz ki bu bir ölüm değil, ölümsüzlüğe açılan bir kapıydı. Çünkü Yüce Allah bize Allah yolunda öldürülenlere ölüler demememiz gerektiğini, çünkü onların Allah katında diri olduklarını bildiriyor.

Bir Direniş Sembolü
Şeyh Ahmed Yasin bütün vücudunun felçli olmasına rağmen Allah yolunda mücadele etmekten ve başkalarını da bu yolda mücadeleye teşvikten geri kalmaksızın dolu dolu bir ömür geçirdi. Bu yüzdendir ki onun 67 yıla sığdırabildiği faaliyetleri birçoklarının bu sürenin on katında bile gerçekleştirebileceklerinden fazladır.

O bedeniyle ilgili engelleri aşamasa da, bunu çok fazla önemsemedi. Böylece örnek bir şahsiyet, örnek bir tavır sergiledi. Dolayısıyla gösterdiği bu örneklik hak davada mücadeleye meyilli olanları cesaretlendirdi. Örnek bir hayat ortaya koyduğu gibi "Allah yolunda şehit olmak en ulvi gayemizdir" sözüne sadık kalarak dünya hayatını noktalarken de örnek oldu.

Sevenleri Nezdinde de Ölümsüzlüğe Kavuştu
Yüce Allah'ın ayeti kerimesi hükmünce şehadetiyle Allah katında ölümsüzlüğe kavuştuğuna kanaat ettiğimiz Şeyh Ahmed Yasin'in, ortaya koyduğu o örnek hayat ve örnek şehadetle dünyadaki nesiller nezdinde de ölümsüzlüğe kavuştuğuna inanıyoruz. O bütün zorlukları göğüsleyerek hak bildiği çizgide kararlılıkla yürümesinden dolayı nesillerin müteselsilen örnek alabileceği bir mücadele tarzı ortaya koymuştur. Hakka davet edişinde ve yönlendirişinde insanların zihinlerini açmaya, önlerini aydınlatmaya çalışmıştır. Dolayısıyla hem teorisini hem de pratiğini ortaya koyduğu bu mücadelesiyle nesiller boyunca anılacağına ve böylece bedenen aramızdan ayrılsa da örnek kişiliğiyle ve fikirleriyle yaşayacağına inanıyoruz.
Logged


ALLAH YOLUNDA BEDENİMİN PARAMPARÇA OLMASIDIR DUALARIMIN İLKİ,DİLEKLERİMİN EN GÜZELİ
22 Mart 2008, 21:24:50
çeçenfedai

Isınıyorum

*


Üye No : 10033

Yaş : 225

Nerden : Tüm Dünya

Konu  : 45

Mesaj : 852

Aldığı Teşekkür 11
Cihad Anabilim Uzmanı
Offline
« Yanıtla #6 : 22 Mart 2008, 21:24:50 »

Tahir Batayev 1973 te 30 mayısta Çeçenistan Şalkovskoy ilçesinde dünyaya geldi. Tahir kendisi türk asıllı kumuk türklerinden olup Çeçenistan vatandaşıdır. Tahir 1980 da Şalkovskoy ilçesinde okula başladı ve 1991 okulu bitirdi. Tahir okuldan hemen sonra Groznıy Universitesini kazandı ve 5 senelik olan Hukuk fakultesinde okumaya başladı. Tahir çocukluğunda bile islama çok meraklı idi. Ve muhafazakar bir ailede yetişmişti. Kendisi Türkçe, Rusça, Çeçence, İngilizce dillerini biliyor.1994'te Çeçenistanda başlayan Rus-Çeçen savaşından dolayı okula devam edemedi. Rus işgalci güçlerine birinci günden beri karşı çıkan ve sonra mucahid birliklerine katılan Tahir, savaş konusunda kendisini yetenekli göstermeye başardı. Yakın arkadaşları onu kendilerine komutan olarak seçtiler ve 1995'te Genel kurmay başkanı olan Aslan Maskhadovun karargahına giderek 100 kişil grubunu atnıtan Tahir, her türlü görevi almaya hazır olduklarını aşıkladı. Aslan Maskhadov Tahiri kabul ederek Şalkovskoy bölge komutanına yardım etmek üzere bölgeye gönderdi.

1996'da Groznıy operasyonda göstermiş olduğu aktif mucadelen dolayı Çeçen İçkeriya Cumhuriyetin Halk Kahramanı madalyasını laik görerek kendisine takdim edildi.Askeri törende madalyayı alırken Tahir şu sözlerle çeçenlerin gönlüne girdi:

"Kafirin önünde egilmektense, hür olarak ayakta şehid olmaya tercih ederim!"

1998 de Tahir Batayev evlendi ve yeni bir yuva kurarak hayata bir renk kattı. 1999 da tekrar patlak veren ikinci Rus-Çeçen savaşında da geride durmayarak aktif olarak mucadelede yer aldı. Tahir Kuzey bölge cephesi komutanı Abdul-Vahhabın komutasında savaşmaya başladı. Tahir Abdul-Vahhabın şehadetinden sonra Komutan olan Kamal- Leçi Eskiyevin yardımcısı olarak göreve getirildi. Bu dönemde yaklaşık 25 başarılı operasyon düzenleyen Tahir bölgede ün kazanmıştır. 30 ocakta 2006 da Kamalin de şehadetle tanıştıktan sonra bölgede Tahir Emir oldu. Bu günlerden beri mucadele eden Emir Tahir çok başarılı operasyonlar düzenlemektedir.

Rus gizli servisin ve Rus birliklerin bölgede en biyik düşmanı ilan edilen Emir Tahir sadece 2006 da yaklaşık 350 rus askerini ve 35 zırhlı aracını ve 40 rus yanlısı munafiklerini imha etmiştir. İki sefer büyük operasyon düzenleyerek Şalkovskoy bölgesini tamamen kontrol altına alarak Rusların yapmış oldukları bölgeyi kontrol ediyoruz şeklindeki açıklamalarını yalnış olduğunu göstermiştir. Son operasyon olarak 2006 da ramazan ayından önce bölgedeki en üst düzey Rus yetkilisini öldürmüşlerdir. Çeçenistan İçkeriya Cumhurbaşkanı Dokku Umarov tarafından Emir Tahire 2006 da 20 eylülde General rutbesi verilmiştir

cihaderi
Logged


ALLAH YOLUNDA BEDENİMİN PARAMPARÇA OLMASIDIR DUALARIMIN İLKİ,DİLEKLERİMİN EN GÜZELİ
22 Mart 2008, 21:31:59
gülvisal

Yönetici

*****


Üye No : 1097

Nerden :

Konu  : 660

Mesaj : 2,179

Aldığı Teşekkür 39
dağlar bile dayanmadı ağırdır yüküm
Offline
« Yanıtla #7 : 22 Mart 2008, 21:31:59 »

Sizler doğru yolu tercih ettiniz...
Ve Rabbinizin huzuruna alnınız açık bir şekilde vardınız...
Peki bizler ne yapacağız?...
Evimiz sıcak, karnımız tok, akşam yataklarımızda emniyet içinde yatıyoruz...
Ama kalbimiz huzursuz...
Sizin resimlerinize bakıyorum da gözlerinizin içi gülüyor...
Allah cc'nün doksan dokuz ismiyle yemin ederim ki bizler sizin kadar mutlu değiliz...
Kendi geleceğimiz için endişelerimiz var, evlatlarımız için birşeyler biriktirmemiz lazım...
Sanki onların rezzakı biziz (haşa)...
Ama sizin gözleriniz de en ufak bir endişe yok...
Çünkü ölürseniz şehit, kalırsanız gazi...
Yani hiçbir kaybınız yok...
Ama bizim için hep kayıp...
SELAM VE DUA İLE..
Başka söz varmı ki kardeşim? İşte bizler işte ONLAR
Allah razı olsun çeçenfedai kardeşim çok güzel paylaşımlar,elinize sağlık
Logged

  HANGİ GÜZEL YÜZDÜR Kİ TOPRAK OLMADI!  HANGİ CEYLAN GÖZDÜR Kİ YERE AKMADI!
23 Mart 2008, 21:54:18
çeçenfedai

Isınıyorum

*


Üye No : 10033

Yaş : 225

Nerden : Tüm Dünya

Konu  : 45

Mesaj : 852

Aldığı Teşekkür 11
Cihad Anabilim Uzmanı
Offline
« Yanıtla #8 : 23 Mart 2008, 21:54:18 »

Allah-u Tealaya Vakfedilmiş Bereketli Bir Ömür ve Yıkılmaz Bir Dava Adamı
Said Nursi yakın geçmişimizde yetişmiş en büyük İslam alimlerinden ve fikir adamlarındandır. 1873'te Bitlis'in Hizan ilçesine bağlı Nurs köyünde dünyaya gelmiş, 1960'da Şanlıurfa'da Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Genç yaşta edindiği dini ve pozitif bilimlerdeki derin bilgisi, devrin ilim çevreleri tarafından kabul görmüş, küçük yaştan itibaren dikkati çeken keskin zekası, kuvvetli hafızası ve üstün kabiliyetleri dolayısıyla "Çağının eşsiz güzelliği" anlamına gelen "Bediüzzaman" sıfatıyla anılmaya başlanmıştır.

Bediüzzaman Said Nursi, Doğu'nun en acil ihtiyacı olarak gördüğü eğitim problemini çözmek için din ve eğitim bilimlerinin birlikte okutulabileceği ve Medreset-üz Zehra ismini verdiği bir üniversite kurulmasını sağlamak için 1907'de İstanbul'a gelmiştir. Derin bilgisiyle buradaki ilim çevresine de kendini çok kısa süre içinde kabul ettirmiş, çeşitli gazete ve dergilerde makaleler yayınlatmış, hürriyet ve meşrutiyet tartışmalarına katılarak hükümete destek vermiştir.

Dönemin hükümeti, Said Nursi'nin üniversite ile ilgili dilekçesine ilgi göstermemiştir. Hatta İstanbul'daki ilim adamlarının, talebelerin, medrese hocalarının ve siyasetçilerin ona olan ilgisinden rahatsız olmuş, Bediüzzaman'ın önce akıl hastanesine daha sonra da hapishaneye gönderilmesini sağlamıştır.

Said Nursi'nin serbest bırakılmasından kısa süre sonra 23 Temmuz 1908'de II. Meşrutiyet ilan edilmiş. Bu dönemde Bediüzzaman meşrutiyet ve hürriyet kavramlarının İslamiyet'e aykırı olmadığını anlatmak için İstanbul'da çeşitli yerlerde konuşmalar yapmış, Doğu'daki aşiret reislerine Bediüzzaman imzasıyla telgraflar çekmiştir. Yayınladığı bu makaleler ve yaptığı konuşmalarda yatıştırıcı bir rol oynamasına rağmen, 1909'da 31 Mart olayına karıştığı iddia edilerek haksız ithamlarla tutuklanıp, idam talebiyle yargılanmış, ancak beraat etmiştir.

Bediüzzaman bu olaydan sonra tekrar Doğu'ya dönmüş, I. Dünya Savaşında talebeleriyle milis kuvvet oluşturarak savaşa katılmıştır. Gönüllü alay komutanı olarak büyük yararlılıklar gösterdiği I. Dünya Savaşında Rusya'da esir düşmüş, üç yıl süren esaret hayatının sonunda Sibirya'daki esir kampından kaçarak İstanbul'a gelmiştir.

İstanbul'da devlet büyükleri ve ilim çevreleri tarafından büyük bir ilgiyle karşılanan Bediüzzaman, Dar-ül Hikmet-i İslamiye (İslam Akademisi) azalığına tayin edilmiştir. Buradan aldığı maaşla kendi kitaplarını bastırarak parasız olarak dağıtmaya başlamıştır. Said Nursi daha sonra İstanbul'un işgali sırasında işgalcilerin gerçek niyetlerini ortaya koyan Hutuvat-ı Sitte (Şeytanın Altı Desisesi) isminde uyarıcı bir broşür hazırlamış, bu hareketi, İngiliz işgal kuvvetleri komutanının emriyle ölü veya diri ele geçirilmek üzere aranmasına sebep olmuştur. Milli mücadeleyi savunmuş ve destek olmuştur. Bu hareketleri Anadolu'da kurulan Millet Meclisi'nin beğenisini kazanmış ve Ankara'ya davet edilmiştir. 1922'de Ankara'ya geldiğinde devlet merasimiyle karşılanan Bediüzzaman, kendisine yapılan Şark Umumi Vaizliği, milletvekilliği ve Diyanet İşleri Başkanlığı tekliflerini reddetmiştir.

Said Nursi 1925 yılında Şeyh Said isyanı çıktığında, olayla hiçbir ilgisi olmadığı halde, Van'da inzivaya çekilmiş olduğu yerden alınarak Burdur'a, oradan da Isparta'nın Barla ilçesine sürgüne götürülmüştür. Bediüzzaman Risale-i Nur Külliyatı'nın büyük bir kısmını burada yazmıştır.

Nur Risalelerini önlerindeki en büyük engel olarak gören çevreler, 1934 yılında daha yakından kontrol edebilmek amacıyla Said Nursi'nin Isparta'nın merkezine getirilmesini istemiştir. 1935 yılında ise polisler burada da çalışmalarına devam eden Said Nursi'nin oturduğu evde arama yapmış ve bütün kitaplarına el koymuştur. Bediüzzaman emniyete götürülerek sorgulanmış, ancak suç unsuru bir şeye rastlanmayınca serbest bırakılmıştır. Ancak birkaç gün sonra, yeni tutuklamalarla birlikte Said Nursi ve Risale-i Nurlar hakkında soruşturma başlatılmış, Bediüzzaman ve 120 Nur talebesi askeri araçlarla Eskişehir Hapishanesine gönderilmiştir.

Bediüzzaman, vatana ihanet iddiasıyla yargılandığı dava süresince tutuklu kalmıştır. Daha sonra ise Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi'nin verdiği kararla, Said Nursi'ye 11 ay hapisle birlikte Kastamonu'da mecburi ikamet; on beş talebesine de altışar ay hapis cezası verilmiştir.

Polis gözetimi altında mecburi ikamet için Kastamonu'ya getirilen Said Nursi, 1943'te Isparta savcısından gelen talimat üzerine yeniden tutuklanmıştır. Ağır hasta olmasına rağmen Ankara'ya oradan da trenle Isparta'ya getirilmiştir. Risale-i Nur ile ilgili davaların Denizli'deki davayla birleştirilmesi üzerine ise Denizli'ye sevk edilmiştir. Denizli hapsi yine tecrit altında başlamış, çok zor şartlar altında geçen yeni hapishane dönemi ve yargılama safhalarında da Bediüzzaman, Risale-i Nur'un yazımına devam etmiştir. Sonrasında ise 1944'te verilen beraat ve tahliye kararına rağmen, dönemin hükümeti Said Nursi'nin Afyon'un Emirdağ ilçesinde zorunlu iskana tabi tutulmasını emretmiştir.

Bediüzzaman burada hükümet binasının karşısında bir odaya yerleştirilerek gözetim altına alınmıştır. Camiye gitmesine bile müsaade edilmediği, devamlı takip ve gözleme tabi tutulduğu Emirdağ sürgünü, Denizli hapishanesindekinden bile çok daha ağır ve zor şartlar altında geçmiştir. Bu dönemde, hukuki yollarla Bediüzzaman'ı etkisiz hale getiremeyen muhalifleri onu zehirleyerek öldürme yoluna gitmişlerdir. Hayatı boyunca yirmi üç defa denenecek bu teşebbüslerin üçü Emirdağ sürgününde gerçekleşmiştir.

Bu zulümler yaşanırken Bediüzzaman'ın talebeleri tarafından Risale-i Nurlar çoğaltılmış ve böylece Kuran tebliğinin geniş kitlelere yayılması sağlanmıştır. Özellikle de teksir makinelerinin kullanımıyla birlikte bu çalışmalar daha da hızlanmıştır.

1944'te Denizli Ağır Ceza Mahkemesinin beraat kararının Yargıtay tarafından onaylanmasıyla birlikte Bediüzzaman serbest bırakılmıştır. Ancak Risale-i Nurlar'ın her geçen gün yaygınlaşarak insanlara ulaşması dönemin hükümetini rahatsız etmeye başlamıştır. Ocak 1948'de Said Nursi ve on beş talebesi evlerinden ve işyerlerinden alınarak Afyon hapishanesine gönderilmiştir. Ancak tüm bu ağır ve zor şartlara rağmen Bediüzzaman eserlerini yazmaya devam etmiştir.

Aralık 1948'de Said Nursi hakkında 20 ay ağır hapis cezası kararı verilmiş, ancak karar temyiz edilmiş ve Bediüzzaman lehine bozulmuştur. Ancak Yargıtay'ın bu kararına rağmen Afyon Ağır Ceza Mahkemesi yargılamayı uzatarak 20 aylık sürenin cezaevinde geçmesini sağlamıştır. Hak etmediği cezanın süresini tutukluluk haliyle dolduran Said Nursi, Eylül 1949'da serbest bırakılmıştır. Fakat Ankara'dan gelen bir emirle bu sefer de Afyon'da mecburi iskana tabi tutulmuş ve Emirdağ'a ancak Aralık ayında dönebilmiştir.

Bediüzzaman'a 1951'de Emirdağ'da, bundan hemen bir yıl sonra da İstanbul'da, Gençlik Rehberi adlı kitabı nedeniyle birer dava daha açılmıştır. İstanbul'da yapılan duruşmada mahkeme lehte karar vererek davayı sonuca bağlamıştır.

Ocak 1960'ta Ankara'ya girmesi polis tarafından engellenen Bediüzzaman buradan Isparta'ya gitmiştir. Bu dönemde ağır hasta olan 87 yaşındaki Said Nursi, daha sonra talebeleriyle birlikte Urfa'ya gitmiştir. Burada, yürüyemeyecek kadar rahatsız olan Said Nursi'nin yerleştiği otele gelen polisler, İçişleri Bakanının emriyle Bediüzzaman'ı Isparta'ya geri götürmeye çalışmışlardır. Said Nursi bu baskılar sürerken Hakkın rahmetine kavuşmuştur.

YUSUF MEDRESESİ'NDE EĞİTEN VE EĞİTİLEN İSLAM BÜYÜĞÜ

Tarih boyunca birçok Müslüman, Allah yolunda yaptıkları faydalı çalışmaların, Allah'ın tek ilah olduğunu anlatmalarının karşılığında inkarcı kesimler tarafından hapisle cezalandırılmıştır. Ama onların hapiste bulunmalarının nedeni bir suç işlemeleri, kanunlara karşı gelmeleri değildir. Müslümanların güzel ahlakı insanlar arasında hakim kılmasından ve dolayısıyla kendi kötülüklerinin ortaya çıkacağından, kötülüklerden elde ettikleri çıkar ve menfaatlerin yok olacağından korkanlar, Müslümanlara hep iftiralar atmışlar, halkı ve resmi mercileri onlara karşı kışkırtmışlardır.

Benzer olaylar Bediüzzaman'ın yaşamı boyunca da sık sık tekrarlanmıştır. Kendisi ve talebeleri Kuran ahlakını anlatmak için halisane bir çaba yürüten, mevki ve makam hırsı olmayan, siyasetten özellikle uzak duran, imansızlık akımlarına karşı insanları Kuran'ın sunduğu barış ve huzur ortamına davet eden, devletin bütünlüğüne ve milli ve manevi değerlerine zarar verenlere karşı mücadele eden kimseler olmalarına rağmen hep asılsız ve çirkin iftiralarla itham edilmişlerdir. Bunun sonucunda ise haklarında soruşturmalar başlatılmış ve yıllarca hapiste tutulmuşlardır. Her defasında ise aklanmışlar ve hiçbir suçlarının olmadığı görülmüştür. Ancak bu esnada tutuldukları hapishaneler onlar için birer Yusuf Medresesi olmuş, manevi dereceleri, samimiyetleri, kararlılıkları, birbirlerine olan bağlılıkları, ihlasları pekişmiş, güçlenmiştir.

Bediüzzaman'ın maruz kaldığı uygulamalar, kendisine atılan iftiralar Kuran ayetlerinin birer tecellisidir. Hayatı kısaca gözden geçirildiğinde dahi Kuran'da aktarılan ve salih müminlerin karşılaştıkları olayların çok benzerlerini yaşadığı ve bu olaylara karşı Kuran'da haberleri verilen güzel ahlaklı müminler gibi davrandığı açıkça görülebilir. Bu nedenle Bediüzzaman'ın hayatına kısaca bakmak, bugüne örnek olması açısından da faydalı olacaktır.

Bediüzzaman'ın Yusuf Medresesi'ndeki Hayatı

Bediüzzaman'ın hayatının büyük bir bölümünün hapishanelerde, sürgünde, gözaltında geçmesi onun ve talebelerinin inançlarında ne kadar kararlı ve sabırlı olduklarını göstermiştir. Devletin ve milletin çıkarları için hizmet etmeye kendilerini adamış olmalarına rağmen, bazı çevrelerce hep devlete zarar vermeye çalışmakla suçlanmışlardır. Bu çevreler iftiraları ile, daima devletin ve milletin yararını düşünen bu insanları, halkın gözünde zararlı insanlar olarak göstermeyi ve onları küçük düşürmeyi amaçlamışlardır. Örneğin, bu çevreler sahip oldukları yayın organları ve benzeri vasıtalarla, Said Nursi ve talebelerini gizli ve dine dayalı cemiyet kurmak, rejime karşı çıkmak ve Cumhuriyet'in temel ölçülerini yıkmaya davranmakla suçlamışlardır. Bunun üzerine tevkif edilerek Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi'ne çıkarılmak üzere Said Nursi ile birlikte 120 Nur talebesi, o dönemin bazı yazarlarının anlattığına göre, "sanki ihtilal çıkarmışlar gibi kamyonlarla elleri kelepçeli olarak" Eskişehir'e götürülmüşlerdir.

Bu arada belirtmekte fayda bulunmaktadır ki, tüm bu olaylar esnasında Türk polisi ve Türk askeri daima vicdanlı davranmış, Bediüzzaman'a ve Nur talebelerine karşı samimi ve anlayışlı bir tavır göstermişlerdir. Bazı dinsiz çevrelerin kışkırtmaları ve yarattıkları infial nedeniyle onlar görevlerini yerine getirmek zorunda kalmışlar, ama hakkın yanında olduklarını ifade etmekten de çekinmemişlerdir. Örneğin Bediüzzaman ve 120 talebesini Eskişehir'e götürmekle görevli askeri müfrezenin kumandanı kelepçelerini çözerek ibadetlerini rahatça yerine getirmeleri için onlara imkan tanımıştır.

Bir başka önemli İslam mütefekkiri olan Necip Fazıl Kısakürek Son Devrin Din Mazlumları isimli kitabında Bediüzzaman'ın ve Nur talebelerinin gözaltına alınmaları ile ilgili olarak şunları ifade etmektedir:

Baskında Bediüzzaman ve talebelerine ait herşey ele geçtiği halde, ortada itham medarı olabilecek hiçbir şey yoktur. Böyleyken kendisini beraat ettirmiyorlar da idamlık bir ithamın teselli mükafatı halinde, 15 talebesiyle beraber hapse mahkum kılıyorlar. 105 talebe de beraat kararı alıyor."1

Eskişehir Mahkemesi Bediüzzaman'a, Kuran-ı Kerim'den bazı ayetleri tefsir ettiği için 11 ay hapis cezası vermiştir. Eskişehir hapsi sırasında Bediüzzaman oldukça zor günler geçirmiştir. Onu ayrı bir hücrede tecrit etmişler ve türlü zorluklar yaşatmışlardır. Bu hapis sırasında Bediüzzaman'a uygulanan muamelelerden bazı örnekler çeşitli kaynaklarda şöyle aktarılmıştır:

120 talebesiyle Eskişehir hapishanesinde bulunan Said Nursi tam bir tecrid içerisine alınarak, kendisine ve talebelerine çeşitli zulüm ve işkenceler yapılıyor. Talebelerinden Zübeyir Gündüzalp'in anlattığına göre 12 gün yemek verilmiyor."2

Zaten bize idam mahkumu gözüyle bakıyorlardı. Hiçbir ziyaretçi bırakmıyorlardı. 'Siz de idam olacaksınız bunlarla konuşursanız' diyorlardı. Geceleri pislikten, tahta kurularından, hamam böceklerinden uyumak kabil değildi.3

Eskişehir Hapishanesi'nden tahliye olan Bediüzzaman Kastamonu'da karakol karşısında bir evde oda hapsine alınmıştır. 8 sene sonra gelen Denizli Mahkemesi 20 ay hapis cezası vermiş, daha sonra Bediüzzaman Emirdağ'a mecburi ikamete yollanmıştır.

Bütün bu olaylar sırasında sayısız işkence ve eziyete maruz kalmış, defalarca zehirlenmiştir. Son derece yaşlı ve hasta olan Bediüzzaman, özellikle soğuk, nemli ve havasız hücrelerde tutulmuştur. Hapishane günlerindeki hatıralarını Said Nursi şöyle anlatmaktadır:

Pek basit bahanelerle kışın en şiddetli soğuk günlerinde beni tutuklayarak büyük ve gayet soğuk iki gün sobasız bir koğuşta tecrid içinde hapsettiler. Halbuki ben küçük odamda günde birkaç defa soba yakarken ve daima mangalımda ateş tutarken, zafiyet ve hastalığımdan zor dayanabilirdim. 4

Bediüzzaman sözlerinin devamında, önceki bölümlerde de bahsettiğimiz gibi, çektiği bu sıkıntıları hafifleten tesellinin mahkumların İslam'a girmeleri olduğunu söylemektedir.


Bediüzzaman'a Yapılan Suçlamalar

Dini ve manevi değerlerin yaygınlaşmasından hoşnut olmayan çevreler Said Nursi için de daimi taktiklerini uygulamışlar ve Bediüzzaman'ın hayırlı çalışmalarını engellemek için tüm halkı ve resmi mercileri ona ve Nur talebelerine karşı kışkırtacak şekilde bir karalama kampanyasına başlamışlardır. Dönemin muhalif gazeteleri Bediüzzaman ve talebeleri aleyhinde propaganda ve uydurma yazılar yayınlamışlardır. Bazı şahıslar, hayali iftira senaryoları için parayla tutulmuşlardır. Ancak her defasında mahkemeler Bediüzzaman'ı ve arkadaşlarını tüm bu suçlamalardan beraat ettirmiş, çocukların dahi anlayacağı basit ve acemice iftiralara tevessül edenler kendilerini kamuoyu nezdinde küçültmüşlerdir.

Bu çevrelerin düzenledikleri iftira ve saldırılar incelendiğinde hemen hepsinin tarihte müminlerin karşılaştıkları iftiraların birer benzeri oldukları görülmektedir. En başta "dini istismar ediyor" olmak üzere, "çevresindekileri kandırıyor", "sapkındır", "delidir", "ona uyanlar cahil kesimdir" suçlamaları... Bunlar Kuran'da defalarca dikkat çekilen, müminlere yöneltilen iftira ve suçlamalardan bazılarıdır.

Her mümin Kuran'daki, "Biz hangi ülkeye bir uyarıcı korkutucu gönderdikse, mutlaka oranın refah içinde şımaran önde gelenleri: 'Gerçekten biz, sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi tanımıyoruz' demişlerdir." (Sebe Suresi, 34) ayetinde de belirtildiği gibi kavmin önde gelenlerinin tepkisiyle karşılaşmıştır ve karşılaşacaktır. Bu, Allah'ın değişmeyen bir kanunudur ve bu tepkilere maruz kalmak müminlerin doğru yolda olduklarının açık delilidir.

Kuran'ın yüzlerce ayetinde anlatılan bu suçlama ve saldırıların Bediüzzaman Said Nursi ve talebelerinin yaşamlarında da tecelli etmesi, izledikleri yolun doğru ve verdikleri mücadelenin etkili olduğunun açık bir göstergesidir. Bu olaylarla, Kuran ahlakı yolunda mücadele veren bütün müminler karşılaşacaklardır. Allah bu gerçeği bir ayetinde şöyle bildirir:

Yoksa sizden önce gelip geçenlerin hali, başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? (Bakara Suresi, 214)

Münafıkların musallat olması

Bunun örneklerinden birisi 1964 yılında Cumhuriyet'te yayınlanan "İnanç Sömürücüleri" isimli yazı dizisidir. Kendisini dindar olarak gösterip, Nur talebeleri arasına sızan, defalarca Bediüzzaman'ın yanında bulunan Yılmaz Çetiner isimli şahıs, daha sonra bu mümin topluluğu hakkında akıl almaz iftiralar ortaya atmıştır. Bediüzzaman bir sözünde aralarına giren bir casusu şu şekilde anlatır: