REDDİYECİLERİN! İDDİALARINA YANIT
1- Reddiyeciler kitabın 35. sayfasında yer alan “Onlar, ya bu kainatın dışında bulunan ve kendilerini yaratan yüce bir yaratıcının yaratması ile yaratılmışlardır. Ki beklenen bunu kabul etmeleridir.” ifadeleri hakkında, bu söz

arşın üzerinde oturdu diyen! İbn Teymiyye’nin ve onun bağlıları olan! Vehhabilerin!

’a mekan isnad etmelerinin! teyididir! demişlerdir.
Karşı çıktıkları bu cümle kitapta

’ın Varlığını İnkar Eden Dinsizlere Cevap başlığı altında yer almaktadır. Başlıktan da anlaşılacağı üzere sözün sadedi bellidir. Ne var ki taassub ve önyargılı olmak her surette bir zaaftır. Bu zaafın reddiyecileri okuduğunu dahi anlamamaya sevk ettiği aşikardır. Şöyle ki; ilgili bölüm kitaptan okunduğunda, konunun

’ın Arş’ına istivâsı ile uzaktan yakından ilgili olmadığı herkes tarafından kolayca anlaşılacakken, reddiyeciler! tarafından aynı zaafla (sû-i niyet dememek için) çarpıtılmıştır. Anılan bölüm tamamen

’ın varlığını (zatını) inkar eden dinsizlere cevap mahiyetinde kaleme alınmıştır. “Kainatın dışında bulunan” cümlesi,

’ın varlığını inkar eden dinsizlere cevap sadedinde kullanılmıştır. Bununla

’ın Arş’ına istivâsına delil getirilmediği gibi, bu hususa uzaktan işaret bile edilmemiştir.
Reddiyede yer alan “bu söz

arşın üzerinde oturdu diyen! İbn Teymiyye’nin ve onun bağlıları olan! Vehhabilerin!

’a mekan isnad etmelerinin! teyididir!”sözlerine gelince bu ifade bizlere, Zekeriyâ’nın minareden düşen keçisi hikayesini anlatmak isteyen adam meselini hatırlattı. Bunu duyan, o, Zekeriyâ değil İsmâil, keçi değil koyun, minareden düşmedi gökten indi demiştir. Onların bu ifadeleri de meselde olduğu gibi baştan sona düzeltmeye muhtaçtır. Bu söz;

arş’ın üzerinde oturdu değil Kur’ân’da yer aldığı şekli ile

arş’a istivâ etti, İbn Teymiyye’nin sözü değil başta Ebû Hanîfe olmak üzere söz birliği etmişçesine bütün alimlerin sözü ve Vehhabiler değil Ehl-i Sünnet olmalıdır. İbn Teymiyye’ye yakıştırılmaya çalışılan bu büyük iftira ve ümmet içinde her millet ve görüşten onu sevenlere çirkin bir şekilde yöneltilen Vehhabiler lakap (yakıştırma) ve karalaması cahillik ve cüretkârlığın bileşiminden başka bir şey değildir. Ne İbn Teymiyye ne onun talebeleri olan büyük alimler, İbn Kesîr, ez-Zehebî, İbn Kayyım ve diğerleri ve ne de bugüne kadar bu alimlerin eserlerini okuyup istifade eden Ümmet-i Muhammed’in hiçbir ferdi bu sefil sözleri hak etmiş değildir. Onlar adına bu sözleri sarf eden kendini bilmezleri kınıyor ve sözlerini şiddetle reddediyoruz. Kaldı ki, tarih boyunca ilme ve bilgiye kıymet veren, yalnız Kur’an ve Sünnet bağlısı Müslümanların tek başına hiçbir alimin bağlısı olmakla yetinmedikleri izahtan varestedir. İlme ve bilgiye muhtaç olmayla, alimlerin bazılarından istiğna birbiriyle bağdaşır şeyler değildir. Kendilerine gelince bu reddiye benzeri garabet, bunu yayınlayan anlayışın ilme ve bilgiye düşman olduklarının, bir kişiye tutunup bağlanarak kurtulacaklarını zanneden sömürülmüş zavallılardan başkası olmadıklarının en açık göstergesidir.
Ehl-i Sünnet’e mensup hiçbir alim

’ın arşa oturduğunu, kurulduğunu ya da yerleştiğini söylememiştir. Bu aslı astarı olmayan iftiradan başka bir şey değildir. Dört mezhep İmamı da dahil olmak üzere selef alimlerinden hiçbiri istivânın anlamı hususunda Arap dilinde istivânın bilinen anlamları ‘alâ/yukarıda oldu, irtefe‘a/yükseldi, sa‘ade/yükseğe çıktı dışında bir şey söylememiştir.(Bk. Sahîh-i Buhârî, 98-Kitâbu’t-Tevhîd/ 22. Bab) Sonra reddiyecilerin! iddia ettikleri gibi Arap dilinde istivânın bilinen bu anlamları dışında, arşı istilâ etti ya da arşı hükmü, tasarrufu altına aldı şeklinde te’vîl edilebileceğini gösteren hiçbir sahih nakil yoktur. Ehl-i Sünnet alimleri,

’ın Arş’ına istivâ ettiği, Arş’ının üstünde olduğu inancında icmâ etmiştir. Hiç kimsenin onlardan bunun dışında, ne bir nas ne de bir söz nakletmesi mümkün değildir. Bu alimler içinde İmam Ebu Hanife rahimehullah da yer almaktadır. Zira İmam Ebû Hanîfe’nin,

’ın zatı ile uluvvu/yedi kat semânın üstünde oluşu ve Arş’ına istivâsı hakkında pek çok sözü vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:
Ebû Hanîfe dedi ki: “Her kim: ‘Rabbim gökte mi yoksa yerde midir? bilmiyorum’ derse kâfir olmuştur. Yine aynı şekilde: ‘O, arş(ının) üzerindedir, fakat arş gökte midir, yoksa yerde midir? bilmiyorum’ diyen kimse de kâfir olmuştur.” el-Fıkhu’l-Ebsat, (s. 45.) Bu sözün diğer bir rivâyeti de şöyledir: “Her kim: ‘Rabbim gökte mi yoksa yerde midir? bilmiyorum’ derse kâfir olmuştur. Çünkü

“Rahmân arşa istivâ etti” (Tâhâ, 5) buyuruyor.

’ın arşı da yedi kat semânın üstündedir. Yine aynı şekilde: ‘O, arşın üzerindedir, fakat arş gökte midir yoksa yerde midir? bilmiyorum’ diyen kimse de kâfir olmuştur. Çünkü o

’ın gökte olduğunu inkar etmiştir.

’ın gökte olduğunu inkar eden de kâfir olmuştur: “Çünkü

illiyyîn’in en üstündedir, en yukarısındadır. O’ndan yukarıdan istenir, aşağıdan değil.” Zehebî, el-Uluvv (Muhtasar s. 136, No: 118);İbn Ebi’l-’İzz el-Hanefî, Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâviyye (s. 288).
İbn Ebî’l-‘İzz de İmam’ın bu sözünü naklettikten sonra şunları söyler. “Ebû Hanîfe’nin yoluna (mezhebine) intisap edenlerden bunu inkar edenlere aldırılmaz. İnandıkları şeylerin çoğunda Ebû Hanîfe’ye muhâlif olan Mu’tezile ve başka gruplar, kendilerini O’na nispet etmişlerdir. İnandıkları şeylerin bir kısmında Mâlik, Şâfiî ve Ahmed’e muhalefet edenler de, kendilerini bazen bu İmamlara nispet edebilmişlerdir. Ebû Yûsuf’un,

’ın arşın üzerinde olduğunu inkar eden Bişr el-Merîsî’den tevbe etmesini istemesine yönelik kıssası meşhurdur. Bunu Abdurrahmân b. Ebî Hâtim ve diğerleri rivâyet etmiştir.” Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâviyye (thk. el-Elbânî, s. 288).
Ebû Hanîfe dedi ki: “

’a dua ederken, yukarıya yönelinir, aşağıya değil. Çünkü aşağının Rubûbiyyet ve Ulûhiyyet vasfı ile ilgisi yoktur. Nitekim hadiste de şöyle rivâyet edilmiştir: “Bir adam siyah câriyesini Hz. Peygamber’e getirerek şöyle dedi: ‘Bir mü’mine câriyeyi âzat etmek üzerime vâcib oldu. Bunu bana yeterli görür müsün?’ Hz. Peygamber de câriyeye: ‘Sen mü’mine misin?’ diye sordu. O da ‘evet’ deyince bu defa Hz. Peygamber: ‘Peki

nerede?’ diye sordu. O da göğe işâret etti. (Müslim rivayetinde ‘semadadır dedi’ şeklindedir. No: 33/537). Bunun üzerine Hz. Peygamber adama: ‘Onu âzat et, çünkü o, mü’minedir, buyurdu.” Ebû Hanîfe, el-Müsned, (No: 3); el-Fıkhu’l-Ebsat,( s. 47-48)
“Ebû Hanîfe kendisine ‘kulluk ettiğin ilahın nerededir?’ diye soran kadına: ‘

Subhânehu ve Teâlâ göktedir, yerde değil’ cevabını verdi. Bunun üzerine adamın biri: ‘Peki,

’ın: “O sizinle beraberdir” (Hadîd, 4) buyruğuna ne dersin?’ deyince Ebû Hanîfe ‘Bu, senin bir kimseye mektup yazıp ‘ben seninle beraberim’ demen gibidir. Halbuki sen onun yanında değilsin’ yanıtını verdi.” Beyhakî, el-Esmâ ve’s-Sıfât (sh: 429), (2/170); Zehebî, el-Uluvv (Muhtasar, sh: 135, No: 177)
Ebû Hanîfe dedi ki: “Biz

’ın ihtiyaç olmaksızın arş üzerine istivâ ve istikrar ettiğini ikrar ederiz. O ihtiyaç olmaksızın arşı da başkalarını da muhafaza eder.” el-Vasıyye, (s. 73.)
Ebû Hanîfe dedi ki: “Her kim

Azze ve Celle’nin (zâtıyla) gökte olduğunu inkar ederse muhakkak kâfir olmuştur.” el-Uluvv (Muhtasar s. 137, No: 119).
Diğer imamlardan ve başta İmam Buhârî olmak üzere hadis ve fıkıh ehli yüzlerce alimden yapılabilecek nakillerden sarfı nazarla İmam Ebû Hanîfe’den yaptığımız bu nakillerde hâşâ İmam reddiyecilerin deyimiyle

’a mekan isnad etmenin teyidini mi dile getirmiş olmaktadır!? Zira hiç kimse arş’a istivâ için

’ın bir mekana ihtiyaç duyduğunu, yahut bir mekanın onu kuşattığını söylemiş değildir. Bu anlamda

elbette bir mekana ihtiyaç duymak ve bir mekan içerisinde kuşatılmaktan münezzeh ve uzaktır. Ancak O, Kur’ân’da açıkça bildirildiği gibi arş’ına istivâ etmiş ve yüzlerce ayetin delaleti ile yukarıda, yükseklik yönünde zatıyla semâvâtın üstündedir. Kur’ân-ı Kerîm ve Sahih Sünnet bu gerçeği dile getiren, istivâ ve üstte olmanın, Arş’ı istilâ etmek ya da onu hükmü, tasarrufu altına almak şeklinde te’vîl edilmesinin batıl olduğunu gösteren delillerle doludur. Bu delillerden birkaçı şöyledir: “Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a istivâ eden …

’tır.” (A’râf, 7/54), “Rahmân Arş’a istivâ etti.” (Tâhâ, 20/5), “O

ki, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a istivâ edendir.” (Hadîd, 57/4). Ay. bk. (Yûnus, 10/3), (Ra’d, 13/2), (Furkân, 25/59), (Secde, 32/4). “O, kullarının üstünde kâhir olandır.” (En’âm, 6/18), “Onlar, üstlerinde olan Rablerinden korkarlar.” (Nahl, 16/50). Ay. bk. (En’âm, 6/61, 65), (Fetih, 48/10), (Hâkka, 69/17). Ebû Hureyre radiyallâhu anh’in bildirdiğine göre Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “

mahlukatı yaratmayı hükmettiği zaman, arşının üstünde , kendi yanında bulunan bir kitapta tesbit edip: Şüphesiz benim rahmetim, gazabımın önüne geçmiştir, diye yazdı.”(Buhârî, No: 7453); Enes b. Mâlik radiyallâhu anh dedi ki: Zeynep bnt. Cahş radiyallâhu anhâ, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in diğer hanımlarına karşı öğünerek şöyle derdi: “Sizleri Peygamber ile kendi aileleriniz evlendirdi. Halbuki beni onunla yedi kat göklerin üstünden Yüce

evlendirdi.” (Buhârî, No: 7420). Bu hususu ayrıca icmâ, akıl ve fıtrat (yaratılış kanunu) da hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde kanıtlamaktadır.
İmam Evzâ‘î’den şöyle rivayet edilmiştir. “Biz ve bütün tâbiîler,

-u Tâlâ’nın arş üzerinde olduğunu söyler ve sıfatlar hakkında Hz. Peygamber’den gelen haberlere inanırdık.” el-Esmâ ve’s-Sıfât (s. 408)
Görüldüğü üzere naslar açık bir şekilde bize

Teâlâ’nın zatıyla yedi kat semanın üzerinde olduğunu göstermektedir. Burada manidar olacağını düşündüğümüz için sözü, Şeyh Abdülkadir el-Geylâni’ye bırakıyoruz. O dedi ki: “

, yükseklik yönünde (yukarı tarafta) arşına istivâ edendir, mülkü kapsayandır. İlmi, eşyayı (çepeçevre) kuşatandır: “O’na ancak güzel söz yükselir (çıkar). Onu da sâlih amel yükseltir” (Fâtır, 10), “

, gökten yere (kadar) her işi (yaratma işini) düzenleyip yönetir. Sonra (bütün bu işler) sizin sayageldiklerinize göre bin yıl tutan bir günde O’na çıkar” (Secde, 5).

’ı her yerde olmakla nitelemek câiz değildir. Aksine

; gökte, arşa istivâ etmiştir, denmesi gerekir. Nitekim

-u Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Rahmân arşa istivâ etti.” (Tâhâ, 5)... İstivâ sıfatını herhangi bir te’vîle kaçmaksızın (olduğu gibi) kullanmak gerekir. Öyle ki bu istivâ, arşa yapılan zât istivâsıdır. Ne Mücessime ve Kerrâmiyye’nin dediği gibi (arşın üzerine) oturmak ve (onunla doğrudan) temas etmek, ne Eş’ariyye’nin dediği gibi kadrinin ve sıfatlarının yüceliği ve yüksekliği anlamındadır ne de Mu’tezile’nin dediği gibi (arşı) istilâ etmek ve (ona) galebe çalmak anlamındadır. Çünkü Kur’ân ve Sünnet nasları, istivâ sözüyle bunları kastetmemiştir. Aksine onlardan aktarılan istivâ sıfâtının doğrudan kendi anlamına hamledilmesidir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in eşi Ümmü Seleme radiyallâhu anhâ’nın

’ın “Rahmân arşa istivâ etti” buyruğu hakkında şöyle dediği rivâyet edilmiştir: ‘İstivânın niteliği akıl ile bilinemez. (Anlamı ise) bir bilinmez değildir. Ona inanmak gerekli (farz), onu inkar etmek ise küfürdür’... O’nun niteliği bilinmeksizin Arş’ın üzerinde olması

’ın her peygambere indirdiği her kitapta söylenegelmiştir.” Abdülkadir el-Geylânî, el-Günye (s. 56). Ayrıca bk. Zehebî, el-Uluvv (Muhtasar, sh: 284, No: 348).
2- Reddiyeciler! kitabın 44. sayfasında yer alan, İmam Mâlik’in kendisine ‘Rahman arşa istivâ etti’ ayeti hakkında istivânın nasıl olduğunu soran adama vermiş olduğu ‘İstivâ bilinmektedir. Keyfiyeti ise meçhuldür. Ona iman etmek farz, hakkında soru sormak ise bid’attir” şeklindeki cevabın kitapta yer aldığı şekilde olmadığını söylemişler daha sonra da kitaptakine benzer fakat aradaki farkı okuyucunun anlayamayacağı başka bir lafız getirmişlerdir.
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki reddiyecilerin bu sözü kitapta yer aldığı şekli ile kabul etmemelerinin sebebi, istivâ sıfatının manasını ispat etmenin teşbih (benzetmek) ve tecsim (cisimlendirmek) içerdiğine dair olan inançlarıdır. Bu yüzden İmam Mâlik’in sözünü kendi munharif görüşlerine yorabilecekleri bir şekilde tahrif etmeye çalışmışlardır. Burada, görüşlerine uymayan sahih rivayetler karşısında takındıkları tavra paralel olarak yine çarpıtma yoluna gittiklerini görüyoruz. Zira İmam Mâlik’in sahih olmaktan öte ulema nazarında

’ın isim ve sıfatları konusunda kâide olarak benimsenmiş olan bu meşhur sözünü kelime oyunu yapmak suretiyle söylediğinin tam tersine çevirmeye çalışmışlardır. Güneş balçıkla sıvanmaz misali, reddiyecilerin İmam Mâlik’in sözünü inkar etme ya da kendi bâtıl görüşlerine uygun olarak çarpıtma çabaları, bu sözün kitaptaki haliyle yüzlerce kaynakta yer aldığı gerçeğini değiştiremeyecek beyhûde bir çabadır. Üstelik kaynaklarda bu söz Ümmü Seleme radiyallâhu anhâ ile İmam Mâlik’in hocası Rebî‘a b. Ebî Abdirrahman’dan da rivayet edilmiştir. Ayrıca Hanefi mezhebinde alimlerin sultanı lakabıyla anılan Molla Aliyyu’l-Kârî İmam Mâlik’in bu sözünü naklettikten sonra şöyle demiştir: “Bunu büyük İmamımız Ebû Hanîfe de tercih etmiştir.” Mirkâtü’l-Mefâtih (8/251). Gerçekte bu tenkit kitaba çamur atmaktan başka bir gayeye matuf değildir.
3- Reddiyecilerin! kitabın 41, 44, 45 ve 46. sayfalarında geçen

-u Teâlâ’nın hayat, ilim, kudret, semî, basar, kelam, irâde, istivâ, iki el, uluvv, vech ve nüzul sıfatları hakkında bu sıfatları ispat/kabul etmeyi -hâşâ-

’a uzuv isnad etmek, O’nu mahlukatına benzetmek, Yahûdi ve Hıristiyanların inancına eşit olmak gibi ağza alınmayacak derecede ağır ifadelerle nitelemişlerdir.

hakkında, “

şeyhlerin alnında tecelli eder”, “Cübbemin altında

’tan başkası yoktur”, “Ben

’ım”, “Mahlukatın varlığı,

’ın varlığının aynıdır.” gibi ve daha nakletmeye dahi cesaret edemediğimiz nice küfür ve şirk sözleri söyleyenleri yere göğe sığdıramayan malum anlayışın tutup da

Azze ve Celle’nin yüce sıfatlarını naslarda varid olduğu şekilde ispat edip kabul edenlere olmadık hakaretlerde bulunmaların hak ve hakikatle ne kadar bağdaştığını sağduyu sahiplerinin takdirine bırakıyoruz.

’ı tenzih etmekten konuşulacaksa bu anlayışın bırakın konuşmayı ağızlarını bile açmaya hakları yoktur.
Acaba reddiyeciler bu ölçüsüz ve ağır ithamların söz konusu sıfatları manaları ile ispat eden başta dört mezhep İmamı olmak üzere tüm Ehl-i Sünnet ulemasını kapsadığının farkında mıdırlar!? Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in

-u Teâlâ’nın burada belirtilen ve belirtilmeyen bütün yüce sıfatları hakkındaki inancı iptalsiz tenzih, teşbihsiz ispattır. Yani Ehl-i Sünnet

-u Teâlâ’yı tenzih adına naslarda yer alan yüce sıfatlarını iptal etmemiş, yine bu yüce sıfatları ispat adına da mahlukatın sıfatlarına benzetmemiştir. Müşebbihe ve Mücessime gibi isbatta aşırıya gidip

’ı mahlukatına benzetenlerle, Muattıla gibi tenzihte aşırıya gidip

’ın isim ve sıfatlarını iptal eden sapkın fırkaların arasında hak yol üzeredir. Ehl-i Sünnet bu sıfatların

-u Teâlâ’nın zatına ve azametine yakışır yücelik ve kemal sıfatları olduğuna inanmıştır. Bu sıfatların, tevile yeltenmeden naslarda geldiği gibi kabul edileceği ve keyfiyetlerinin ise akıl ile bilinemeyeceği yine İmam Ebû Hanîfe dahil sayısız âlimin dile getirdikleri bir husustur.
Meşhur tefsîr âlimi ve Bağdât’taki Hanefîlerin imamı Âlûsî, İmam Ebû Hanîfe’nin ve diğer imamların te’vîl hakkındaki görüşlerini açıklarken şunları söylemektedir: “Senin de bildiğin gibi, büyük âlimlerin ve İslâm’ın ileri gelenlerinin çoğunun yolu teşbîh (benzetme) ve tecsîmi (cisimlendirmeyi) reddetmeyle birlikte mutlak olarak te’vîlden kaçınmaktır. İmam Ebû Hanîfe, İmam Mâlik, İmam Ahmed, İmam Şâfiî, Muhammed b. el-Hasen, Sa’d b. Muâz el-Mervezî, Abdullah b. el-Mübârek, Süfyân es-Sevrî’nin arkadaşı Ebu Muâz b. Süleyman, İshâk b. Râhûye, Muhammed b. İsmâil el-Buhârî, Tirmizî ve Ebû Dâvûd... bu büyük âlimlerdendir.” Rûhu’l-Meânî (6/156).
Hanefi mezhebinde alimlerin sultanı lakabıyla anılan Molla Aliyyu’l-Kârî şöyle demiştir: “Yine bunun gibi büyük İmamımız Ebû Hanîfe el, göz, yüz ve benzeri ilâhî sıfatlarla ilgili gelen müteşâbih âyet ve hadisleri de bu şekilde alıp kabul etmiştir. Buna göre bütün (ilâhî) sıfatların anlamları bilinmekte, keyfiyeti ise akıl ile bilinememektedir.” Mirkâtü’l-Mefâtîh Şerhu Mişkâti’l-Mesâbîh (el-Mektebetü’l-İmdâdiyye baskısı 8/251)
Ebû Hanîfe yine şöyle demiştir: “O’nun Kur’ân’da zikrettiği gibi eli, yüzü ve nefsi vardır.

’ın kitabında zikretmiş olduğu yüz, el ve nefis O’nun keyfiyeti bilinmeyen sıfatlarındandır.” el-Fıkhu’l-Ekber (s. 59)
Reddiyecilerin!

’ın sıfatlarının zahirine uygun bir şekilde anlamları ile ispat edilmesinin teşbih ve tecsimi gerektirdiği iddiası yine İmam’ın şu sözünden de anlaşılacağı şekilde yersiz ve batıldır.
“

’ın eli onların elleri üzerindedir, ancak bu, yarattıklarının elleri gibi değildir, bir uzuv da değildir. O ellerin yaratıcısıdır. O’nun yüzü yarattıklarının yüzü gibi değildir. O bütün yüzlerin yaratıcısıdır. O’nun nefsi yarattıklarının nefsi gibi değildir. Bütün nefislerin yaratıcısı O’dur. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir.” (Şûrâ, 42/11)” el-Fıkhu’l-Ebsat (s. 52-53)
Yukarıda görüldüğü gibi İmam Ebû Hanîfe rahimehullah reddiyecilerin!

’ın sıfatlarını tahrif ederken delil olarak kullandıkları bu ayetin gerçekte onların aleyhine bir delil olduğunu gösteren çok güzel bir açıklamada bulunmuştur. İmam burada el, yüz ve nefis sıfatlarını herhangi bir tevil yapmaksızın olduğu gibi ispat etmekle birlikte, bu sıfatların mahlukatın elleri, yüzleri ve nefisleri gibi olmadığını belirttikten sonra bu ayeti getirmesi

-u Teâlâ hakkında el, yüz ve nefis sıfatlarını ispat etmenin onların iddia ettikleri gibi bu ayetle çelişmediğini göstermektedir.
Ayrıca İmam sıfata, ifade ettiği anlamın dışında bir mana yüklemenin sıfatı iptal etmek olduğunu şu sözleri ile belirtmiştir. “

’ın elinden maksat kudretidir veya nimetidir, denilemez. Çünkü bu durumda

’ın sıfatlarını iptal etmek söz konusu olur. Bu ise Mu’tezile ve Kaderiyye’nin görüşüdür. Ancak

’ın eli O’nun keyfiyeti bilinmeyen sıfatıdır.” el-Fıkhu’l-Ekber (s. 59)
Yine İmâm

’ın rıza ve gazap sıfatları hakkındaki şu sözü de bunun teyididir: “

yaratılmışların sıfatlarıyla nitelenemez. Gazabı (öfkesi) ve rızası (sevip razı oluşu), O’nun keyfiyeti bilinmeyen sıfatlarından (diğerleri gibi) iki sıfattır. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’in görüşü budur.

gazap da eder, razı da olur. ‘O’nun gazabı (öfkesi) cezalandırmasıdır, rızası (sevip razı oluşu) da sevap ve mükâfatıdır’ denilemez. Biz O’nu kendisini nitelendirdiği gibi nitelendiririz.” el-Fıkhu’l- Ebsat (s. 52-53)