İslam Forumu - İslami Forum
Kullanıcı Adı Sürekli Bağlı Kal
Şifre:
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Favorilere Ekle  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Pratik Akâid Dersleri” kitabına cevaplar  (Okunma Sayısı 850 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
19 Mayıs 2008, 06:50:07
ehl-isunnet

Yeniyim

*


Üye No : 490

Nerden :

Konu  : 13

Mesaj : 45

Aldığı Teşekkür 0
WWW
Offline
« : 19 Mayıs 2008, 06:50:07 »



Pratik Akâid Dersleri” kitabına cevaplar - Hazırlayan: Araştırmacı Yazar Hıdır Yeşilyurt Hoca Efendi
Hazırlayan:
Araştırmacı Yazar
Hıdır Yeşilyurt Hoca Efendi



“Pratik Akâid Dersleri” adlı kitapta geçen Kur’ân’a, Sünnet’e ve İcma’a aykırı sözler:


بسم الله الرحمن الرحيم


الحمد لله والصلاة والسلام على رسول الله

“Hayırlı amellerde birbirlerinize yardım ediniz, kötülük ve haramlarda birbirlerinize yardım etmeyiniz”

Bu manadaki ayetten yola çıkarak sizlere bu yazıyı göndermeyi uygun gördük. Ehl-i Sünnet vel Cemaat’ı savunuyorum diye iddia edip de Ehl-i Sünnet vel Cemaat’e aykırı görüşler ileri sürüp, hükümler veren kimseye karşı susmak kesinlikle caiz değildir. İmam Ebu Ali Ed-Dakkak’in dediği gibi “haksızlık karşısında susan dilsiz bir şeytan olur.” Siz, bu gazetenin yetkilileri olarak dilsiz bir şeytan olmak istemeziniz. Bu büyük vebal altında da kalmak istemezsiniz. Bu büyük vebal ile ahirete gitmek kolay mıdır? Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: “Din nasihattir.” Bu hadis-i şerife dayanarak bu yazıyı iyice ve anlayarak okumanızı ve Müslümanların bilinçlenmesi için gazetenizde yayımlamanızı tavsiye ediyorum.

Bu kitabın yazarlarının kullanmış oldukları metotları şöyle sıralayabiliriz:
1-Ayetlerden kendilerine göre yorum çıkarmaktadırlar. Onların görüşlerine uymayan yorumları da reddediyorlar.
2-Kendilerinin görüşlerine uymayan hadisleri sahih değil, zayıf veya uydurmadır diyerek reddederler.
3-Yine, kendi görüşlerini çürüten bir âlim varsa, bu kişi için de hemen Ehl-i Sünnet’ten değildir diyerek o alime iftira atarlar.

İlk önce kitabın 24/25 sayfasında İbni Teymiyye için “Şeyh’ul İslam” ve öğrencisi İbnu’l Kayyim ile birlikte yine ikisi için “Yol gösterici âlimler” diye geçmektedir.

Cevap: İbni Teymiyye hakkında konuşmaya kalkarsak onlarca belki de yüzlerce sayfalık koca bir dosya yazı hazırlamamız gerekir. Çünkü onun hakkında bilinen o kadar çok sapıklıklar vardır ki, Hafız Muhaddis İmam Iraki şöyle dedi: “İbni Teymiyye, İcma’a 63 meselede muhalif olmuştur. Bazıları akâidlerde bazıları da füru’lardadır.”

Sapmış olduğu meselelerden bazıları şöyledir:
1- Allâh ile beraber ezeli (başlangıçsız) olan bazı yaratıkların olduğunu iddia etmesi. ( El-Feteva ve Mihacu-s Sünne en-Nebeviyye)
2- Allâh’ın zatına bağlı yaratılmış sıfatların var olduğunu iddia etmesi. (Muvafaka Sarih el-Makul ve Mihacu-s Sünne en-Nebeviyye)
3- Allâh’ın cismaniyete sahip olduğunu, cisim olduğunu iddia etmesi.
(Şerh Hadisi-n Nuzul ve Muvafaka Sarih el-Makul)
4- Allâh’ın, bir yerden bir yere göç ve hareket ettiğini iddia etmesi. ( Muvafaka Sarih el-Makul ve Mihacu-s Sünne en-Nebeviyye)
5- Allâh’a mekân ve yön nispet etmesi. (Er-Risale et-Tedmuriyye ve Beyan Telbis el-Cehmiyye)
6- Allâh’ın oturduğunu iddia etmesi. ( El-Fetval Hamidiyye ve Mecmu’ Feteva İbni Teymiyye)
7- Peygamber efendimizin kabrini ziyaret etmek için yolculuğa çıkmanın haram olduğunu iddia etmesi. ( Mecmu’ Feteva İbni Teymiyye ve er-Red alal Ehna’i)
Parantez içinde yazılı olan isimler İbni Teymiyye’nin ortaya attığı görüşlerin yazılı olduğu kitaplarıdır.

İbnul Kayyim’in yazmış olduğu “El-Kaside En-nuniyye” adlı kitabı kendisinin sapık olduğuna yeterli bir delildir. İbnul Kayyim, yazmış olduğu bu risalesinde Ehli Sünnet’i çok açık bir şekilde eleştiriyor, kınıyor ve kötülüyor. Bu kitapta ve “Bedâ’iu'l Fevâid” adlı kitabında İbni Teymiyye’nin bütün görüşlerini savunmaktadır. İbnul Kayyim’in aleyhine büyük zatlardan olan hadis Hafızı Muhaddis İmam Takiyuddin Es-Subki “Es-Seyfus Sakil” adlı bir kitap yazmıştır.



Sayfa 35: Allâh hakkında “Kâinatın dışında bulunan” ifadesi geçmektedir.
Cevap: Bu konuda bilinmesi gereken ilk şey “Allâh-u Teâlâ’nın hiçbir şeye benzemediğidir.” Allâh-uTeâlâ şöyle buyuruyor:
لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَْئٌ

(Eş-Şurâ / 11)
Manası: “Allâh, hiçbir şeye benzemez.”
“Allâh-u Teâlâ bütün yön ve mekânlardan münezzehtir” diyen âlimler bu ayeti delil almışlardır. Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifte mealen şöyle buyurmaktadır: “Allâh (ezelde) vardı O'ndan başka hiçbir şey yoktu.” Bu hadisten de anlaşılıyor ki, hiçbir şey yokken; ne Arş ne sema ne yer ne mekân ne de başka bir şey yok iken Allâh vardı. Başka bir ifadeyle ”Allâh, kendisinden başka hiç bir şey yok iken vardı.” Bu demektir ki; ezelde (başlangıçsızlıkta) Allâh’tan başka hiç bir şey yoktu. Ne zaman, ne de mekân, ne insan ne de melek, ne hayvan ne de cin, ne gök ne de yeryüzü, ne kâinatın dışı ne de içi var idi.

-Üçüncü Halife Ali radiyallâh-u anhu şöyle diyor: “Mekân yok iken Allâh vardı, şimdi de ezelde olduğu gibi mekânsız olarak vardır.”

-İmam Müfessir Er-Razi, Tefsirinde şöyle diyor: “Allâh-u Teâlâ’nın mekân, yön ve barınmaktan münezzeh olduğuna icmâ edilmiştir.”

-Büyük İmâm Âbdul-Kâhir b. Tahir et-Temîmî el-Bağdâdî “El-Farku Beynel-Firak“ (Fırkalar Arasındaki Farklar) adlı kitabında şöyle demiştir: “Onlar (âlimler), O’nu (Allâh’ı) mekânın kuşatmadığına ve O’na zamanın cereyân etmediğine dâir icmâ etmişlerdir.“


-Büyük Hanefi âlimlerden İmam Murteza ez-Zebidi “İthaf es-Sâdeti'l Muttekîn” adlı kitabında diyor ki: “Allâh-u Teâlâ, bir halden bir hale değişmekten veyahut bir yerden bir yere geçmekten münezzehtir. Bu âlemin içinde veya dışında bulunmaktan da münezzehtir. Bir şeyle yapışık veya bir şeyden ayrık olmaktan da münezzehtir.”

-Yine büyük Hanefi âlimlerden İmam Allame Muhaddis Ebul Mehâsin el-Kavukci “El-İtimad Fi'l İtikad” adlı kitabında şöyle diyor: “Allâh, yönlerden ve cisim olmaktan münezzehtir. O’nun hakkında; sağı, solu, arkası, önü vardır, Arş’ın üstünde, altında, sağında, solunda bulunmaktadır, Âlemin içinde veya dışındadır demek caiz değildir. O’nun yerini O’ndan başka kimse bilemez de denmez. Ve her kim “Bilmiyorum Allâh gökte midir, yerde midir? der ise küfre düşer. Çünkü bu iki yerden birini Allâh’a mekân olarak nispet etmiş olur.”

Sayfa 41’de diyorlar ki; “Le ilâhe illallâh deyip bununla Allâh’ın vechini (yüzünü) arzulayan kimseye, Allâh cehennemi haram kılmıştır.”

Cevap: Burada “vecih” kelimesinin anlaşılması noktasında, parantez() içerisinde “yüz” kelimesi ile izah etmek Allâh’ı insanların, cinlerin, meleklerin ve hayvanların organlarından olan “yüz”e benzetmek olur ki, bu inanç da Allâh’ı cisimleştirmek demektir. Bu söz Kur’an’ı yalanlamaktadır.

Allâh-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَْيئٌ

(Eş-Şurâ/11)
Manası: “Allâh hiçbir şeye benzemez.”


-İmam Ebu Cafer Et-Tahavi, “El-Akide et-Tahaviyye” adlı kitabında şöyle diyor: “Allâh-u Teâlâ, sınırlardan (ölçülü olmaktan), kenarlardan, büyük ve küçük organlardan münezzehtir.”

Ve diyor ki: “Her kim Allâh’ı, insanların sıfatlarından her hangi bir sıfatıyla vasferderse küfre düşer.”

Kur’ân’da ve hadislerde Allâh hakkında, “Allâh’ın vechi” kelimesinin manası “Allâh’ın rızası”, bazı yerlerde de “Allâh’ın kıblesi” şeklinde açıklanılır. “Organ” manasıyla kesinlikle hiçbir âlim açıklamamıştır.
-İmam Buhari, Sahih’inde bir ayette geçen “Vech” kelimesini “Hükümranlık” diye açıklamıştır. Bahiskonusu olan ayette geçen “Vech” kelimesinin “Allâh için yapılan amel” anlamına geldiği de denilmiştir.

-İmam Beyhaki’nin rivayet ettiğine göre Mücahit, “Vechullâh” diye geçen ayet hakkında “Allâh’ın kıblesi demektir” demiştir.


Sayfa 44’de diyorlar ki; Ancak Allâh’ın sıfatlarının keyfiyetlerine ve hakikatlerine gelince, bunları Allâh’tan başka kimse bilemez. Nitekim İmam Malik’e “Allâh, Arş’a istiva etti” (Taha Suresi 20/5) ayetinde geçen ‘İstiva’ nın keyfiyeti hakkında soru sorulduğunda; “İstiva; bilinmektir ve keyfiyeti ise meçhuldür. Ona İman etmek farz, soru sormak ise Bid’at’tır” şeklinde cevap vermiştir. İmam Malik’in istivanın keyfiyeti ve manasıyla ilgili cevabı, bütün sıfatlar için kaide olmaya elverişlidir.

Cevap: İlk önce keyfiyetin ne olduğunu bilmemiz gerekir. Keyfiyet; şekil, şemal, surat, cisim ve organ anlamındadır. Bunlar yaratılmışların sıfatlarındandır. Yukarıda belirttiğimiz gibi Allâh-u Teâlâ, bu tür sıfatlardan münezzehtir.


-İmam Malik’in sözüne gelince, İmam Malik’in verdiği iddia edilen cevabı yukarıdaki gibi değildir. “Keyfiyeti ise meçhuldür” şeklinde İmam Malik’e isnat edilen bu rivayet sahih değildir. Doğrusu ise İmam Beyhaki'nin sahih bir isnat ile rivayet ettiği şu rivayettir: “İmam Malik’e bir adam “Allâh, Arş’a nasıl istiva etmiştir?” diye sormuştur. İmam Malik de adama “Allâh’ın istivası malumdur, yani sabittir (Kur'an'da geçtiği ve bir benzetme içermediği malumdur). Keyfiyet ise imkânsızdır ve ona iman edilmesi farzdır. Bunun hakkında "Nasıl" diye soru sormak bid’at’tır” diye cevap vermiştir. Buradaki fark nedir? Sahih olmayan rivayette geçen “meçhuldür” kelimesinin anlamı ise; “Allâh’ın keyfiyeti var ama biz bilemeyiz” şeklindedir. Sahih olan rivayette geçen “ imkânsızdır”, yani Allâh keyfiyetten münezzehtir. Bu kişiler, sahih olmayan bu rivayeti savunuyorlar. Çünkü bu söz onların itikadını savunan bir sözdür. Çünkü onlar Allâh’ın cisim olduğunu iddia etmektedirler.



Sayfa 46’da diyorlar ki; Allâh Teâlâ’nın bazı sıfatları:


*İSTİVA: “Rahman Arş’a istiva etti.” (Taha20/15)

Cevap: İbni Teymiyye ve Vahhabiler, “istiva”’yı “Allâh, Arş’a oturdu” diye açıkça söylüyorlar.

Ehli Sünnet vel Cemaat’tan hiçbir âlim “istiva” kelimesini “oturmak” anlamında açıklamamıştır.
Bu kelimeye; İstila etti (Abdullâh İbnu'l Mübarek, ez-Zeccâc), hükmetti (Kuşeyri), tasarruf eder (Maturidi), korumak (Beyhâki) gibi Allâh’a yakışan anlamlar vermişlerdir.




*İKİ EL: (Mealen: Allâh İblis'e dedi ki; ”Ey İblis! İki elimle yarattığıma (insana) secde etmekten seni alıkoyan nedir? (Sad 38/75)

Cevap: Bellidir ki, burada Allâh’a organ nispet etmeye çalışılıyor. Bu da yukarıda ayet mealinde açıklandığı gibi (Eş-Şurâ /11) “Allâh hiçbir şeye benzemez” mealindeki ayeti kerimeye ters düşmektedir, Doğru anlamlı tefsir Allâh’ın sıfatlarından olan İradesi ve Dilemesine uygun olarak yaratması şeklindedir. Ehli Sünnet Vel Cemaat’tan hiçbir müfessir bunu organ mahiyetinde açıklamamıştır. Bazıları “Vasıtasız Âdem’i yarattı” (yani babasız ve anasız) (Beyzavi) derken bazıları da “itinayla yarattı” (Eş-Şeybi) şeklinde tefsir etmişlerdir.

-İmam Ebu Cafer Et-Tahavi “El-Akide Et-Tahaviyye” adlı kitabında şöyle diyor: “Allâh-u Teâlâ, sınırlardan, kenarlardan, büyük ve küçük organlardan münezzehtir.”

*VECH: “Ancak Rabbinin celal ve ikram sahibi vechi (yüzü) bakî kalacaktır.”(Rahman–55/27)

Cevap: Bu ayette geçen “Vech” kelimesin yüz ile açıklanması çok büyük bir hatadır. Bu da onların itikadının tecsim (Allâh’ın cisim olduğunu) ve teşbih (Allâh’ı yaratıklara benzetme) üzerine kurulmuş olduğu açıktır.
-İmam Buhari, Sahih’inde bir ayette geçen “Vech” kelimesini “Hükümranlık” diye açıklamıştır. Bahiskonusu olan ayette geçen “Vech” kelimesinin “Allâh için yapılan amel” anlamına geldiği de denilmiştir.

-İmam Beyhaki’nin rivayet ettiğine göre Mücahit, “Vechullâh” diye geçen ayet hakkında “Allâh’ın kıblesi demektir” demiştir.

*ULUVV: “Gökte olanın, sizi batırıvermeyeceğinden eminimsiniz?” (Mülk/16)
Cevap: Burada da Allâh’ın göklerde olduğunu söylemeleri açıktır. Hâlbuki müfessirlerin bir kısmı “Gökte olanın”, yani “meleklerin” olduğunu, bazıları da “Uluvv” dan maksat “Şanı yüksek” olduğunu söylemişlerdir.” Hiçbir Ehl-i Sünnet Vel Cemaat âlimi Allâh’ın bizzat göklerde olduğunu söylemiş değildir. İmam Kurtubi ve İmam Razi, Tefsirlerinde ve Hafız Irâkî “El-Emâli” adlı kitabında “GÖKTE OLAN” dan maksat “Melekler” olduğunu söylemiştir.

Dağıtılan ve söz konusu olan kitapta geçen bu ifadeden, Allâh-u Teâlâ’nın göklerde bulunduğu anlaşılıyor ki, bu da Yahudi ve Hıristiyanların inancına eştir. Ayette geçen “gökte olanın” doğru manası, “Allâh’ın melekleri” dir.




Logged
19 Mayıs 2008, 06:50:42
ehl-isunnet

Yeniyim

*


Üye No : 490

Nerden :

Konu  : 13

Mesaj : 45

Aldığı Teşekkür 0
WWW
Offline
« Yanıtla #1 : 19 Mayıs 2008, 06:50:42 »


*NÜZUL: Rasulullâh şöyle buyurmuştur; Rabbimiz Tebereke ve Teâlâ her gecenin son üçte birlik bölümü kaldığı zaman dünya göğüne iner ve şöyle der: Yok mu bana dua eden? Duasını kabul edeyim. Yok mu benden bir şey isteyen? İstediğini ona vereyim. Yok mu benden bağışlanma dileyen onu bağışlayayım? ve sayfa 62’de 8- Allâh Subhanehu’nun dünya göğüne indiği vakit.....

Cevap: Nüzul: Allâh hakkında “dünya semasına iner” ifadesiyle, Allâh’ın bir yerde bulunduğu veya yükseklerde olduğu anlaşılır ki, Allâh’ın mekânı olduğu inancı vurgulanmaktadır. Böyle bir inanç Allâh-u Teâlâ'yı yarattıklarına muhtaç olduğunu, yaratmış olduğu melekler, insanlar, cinler gibi varlıklara benzetmek olur. Çünkü meleklerin mekânı göklerdir, cinlerin ve insanların mekânı yerlerdir. Bu varlıklar Allâh’ın yaratmış olduğu mekânlar arasında, Allâh’ın dilediği kadar hareket etmektedirler. Allâh-u Teala, yarattıklarına benzemez.

Nüzulun, bizzat Allâh’ın, zatıyla yukarıdan aşağıya indiği anlamına geldiği kabul edilemez. Çünkü Allâh cisim değildir, mekân ve yönden münezzehtir. Ayrıca bizzat, Allâh’ın zatıyla dünyanın semasına indiğini kabul etmek akla da ters gelir. Söz konusu olan nüzul hadisi, meleklerin inmeleri manasında veya Allâh’ın rahmetinin inmesi manasında anlaşılmalıdır. Çünkü hadis-i şerifte geçen nüzul, hâşâ Allâh’ın bizzat kendisi dünyanın semasına indiği anlamına geldiği kabul edilecek olursa o zaman hâşâ “Allâh’ın inmekten başka bir şey yapmadığı” inancını ortaya çıkarır. Çünkü hadis-i şerifte geçen nüzulün, gecenin son üçte bir bölümden itibaren sabaha kadar olduğu geçmektedir. Gece ve gündüz vaktinin dünyanın her ülkesinde bir olmadığı herkes tarafından malumdur. Bu hadis ise dünyanın her bölgesi için geçerlidir. Yeryüzünün bir tarafı gündüz iken diğer tarafı da gece olur. Bu itibarla gece ve gündüzler nispidir. Dünyanın bir ucunda gündüz ise diğer ucunda da gecedir. Yani 24 saat bazında (tüm vakitlerde) yeryüzünün gece ve gündüz hali olmadığını bilmek lazım. Durum böyle olunca Allâh, fiili olarak Arş üzerindedir diyenlere ne demeli..!? Çünkü bu gruba göre Allâh, gecenin bir bölümünde dünyanın gökyüzüne iner. Yukarıda izah edildiği gibi, gecenin o vaktine tevafuk etmeyen hiç bir yeryüzü yoktur. Gecenin tayin edilen o vakti her an ve her zaman yeryüzünün bir tarafına isabet eder. Dolayısıyla hem Arş üzerinde hem de yerin gökyüzünde bulunmak, iki zıttın bir arada bulunması demektir. Bu safsatalığı da akli selim sahibi kimseler asla kabul etmezler.

Diğer taraftan bu çarpık inancı çürüten bir başka delilimiz ise, Arş’ın göklerden çok daha büyük olduğunu belirten, sıhhatinde şek ve şüphe olmayan kuvvetli hadis-i şeriflerin olmasıdır. Peygamber efendimiz bu büyüklük orantılarını anlatırken gökler, kürsünün yanında çölde bir halka gibi, Kürsü de Arş’ın yanında aynı şekildedir (yani çölde bir halka kadardır). Her göğün bir altındaki göğe karşı olan büyüklüğü de sabittir. Göklerin, birinci gökten yedinci göğe kadar müthiş orantılarla büyük olduklarına göre yukarıdan aşağıya inecek bir kimse büyüklükten küçüklüğe, şekilden şekle ve hacimden hacme, durmadan bir halden diğer hale değişip duran bir cisim değil midir?

Hadis hafızı El-Irâkî, hadis-i şeriflerin hangi şekilde en doğru bir biçimde tefsir edileceği hususunda şöyle demiştir: “Hadisin en güzel açıklanması hadisledir.” Bu nüzul hadisinde geçen nüzul’den, meleklerin indiği bir başka hadisten anlaşılır. Allâh’ın emriyle bir melek iner. Bundan anlaşıyor ki, bu konuda değişik ama sahih açıklamalar var ama bu açıklamaların hiç birinde Allâh, bizzat kendisi iner diye kabul olunmamıştır.

-İmam Ahmed b. Hanbel Müsned’inde, İmam Kurtubi Tefsirinde, Hafız İbni Hacer Askalani “Fethul Beri” adlı kitabında ve Hafız İbnul Cevzi, “Zad el-Mesir” adlı tefsirinde şöyle dediler: “İmam Nesâ’i Ebu Hureyre’den naklettiğine göre Peygamber efendimiz şöyle mealen buyurdu: “Gecenin üçte biri geçtiğinde Allâh, birine (bir meleğe) şöyle nida etmesini emreder:.........”. Öyle ki, bir başka hadis-i şerifte de “Yunzilu Rabbuna ...” diye geçmektedir, yani “Rabbimiz indirir..” diye geçmektedir. Veyahut rahmeti iner ( İmam El-İz b. Adusselem, İmam Dehlân) manasındadır.


Peygamberler


Sayfa 78’de şöyle diyor: Rasûl, Allah’ın ( peygamber olarak) seçtiği, kendisine bir şeriat vehyettiği, kendi mesajını iletmesi için İNANMAYAN kavme gönderdiği erkek insandır.

Cevap: Dinimizde sabittir ki; Âdem alayhisselamın kavmi, yani çocuklarının hepsi mü’min idi. Âdem’den sonra gelen Şis Peygamber’in kavmi de mü’min idi. Ondan sonra gelen İdris Peygamber’in kavmi de mü’min idi. Şirk ve küfür Nuh Peygamberden sonra başlamıştır.
-İmam Buhari, Sahih’inde rivayet ettiğine göre İbni Abbas radiyallâhu anh “ El-Bakarah” Sûresinin 313. ayetini açıklarken şöyle dedi: “Bütün insanlar tek bir ümmet idi, hepsi İslam üzerindeydiler. Şirk ise Nuh Peygamberden sonra otaya çıkmıştır.”



Sayfa 97’de şöyle diyor: “Arz ve hesaptan maksat, kulun Allah-u Teâlâ’nın KARŞISINA çıkartılması….”

Cevap: “Karşısına” demek Allâh’a mekân (yer) isnat etmektir. Bu da yukarıda belirttiğimiz gibi İslam inancına terstir. Çünkü Allâh mekândan münezzehtir. Karşı karşıya olan hem mekânda olur, hem de cisim olur. Allâh ise ikisinden de münezzehtir. Eş-Şurâ suresinin 11. ayeti buna delildir.

Sayfa 117’de şöyle geçiyor: ”1- Tevbe etmesini istemenin vucubu, yani eğer tevbesi kabul edilen kimselerden ise tekrar İslama dönmesi ve irtidadından vazgeçmesi için davet edilmesi. Bunun süresi de üç gündür. Eğer tevbe edip, istidadan dönerse onun tevbesi kabul edilir.”

Cevap: “Eğer tevbesi kabul edilen kimselerden ise” niye tövbesi kabul olunmayan mı var?
Ondan sonra “Bunun süresi de üç gündür. Eğer tevbe edip, istidadan dönerse onun tevbesi kabul edilir.” Yani üç gün sonra Kelime-i Şehadeti getirirse ondan kabul olunmaz mı? Akaid kitaplarda bildirilen hüküm şöyledir: “Riddeye düşen kimse Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman olur.”?





Muskalar


Sayfa 136’da şöyle diyor: “İslam’ın ortadan kaldırdığı ancak insanların astıkları Temaim (nazarlık ve hamayıl) türleri...”

Cevap: İslâm’ın ortadan kaldırdığı “Temaim”, şu andaki insanların kullanmış oldukları ve içinde Kur’an’dan ayetler bulunan himayeler veya muskalar değildir. 135. sayfada geçen hadis-i şerifte geçen Temaim, cahiliye döneminde müşriklerin boyunlarına asmış oldukları boncuklardır. Aynı şekilde bu hadiste geçen “Rukya” yine müşriklerin cahiliye döneminde söylemiş oldukları sözler olup bu sözlerde kendilerince ilah olarak kabul etmiş oldukları putun adını zikrediyorlardı.

İçinde Kur’an-ı Kerim’den ayetler olan himayeler ve Kur’an-ı Kerim’den ayetler veya Peygamber efendimizin öğretmiş olduğu duaları “rukya” niyetiyle okunursa haram değildir.

İmam Nesâ’i ve İmam Tirmizi Amr b. Şuayb’ın, dedesinden şöyle işittiğini rivayet ettiler: “Peygamber efendimiz korku halindeyken, uyumadan önce bize okumamız için bu duayı öğretti: ‘Euzu bikelimâtillâhit tâmmeh min ğadabihi ve 'ikabihi ve min şerri ibadihi ve min hemezâttiş-şeyatini ve en yehdurûn.’ Abdullâh b. Amr da, ergenlik çağına girmiş olan çocuklarına bu duayı öğretiyordu. Ergenlik çağına girmemiş olanlar için de duayı yazıp boyunlarına asardı.”

İmam Ahmed’in oğlu Abdullâh “Mesâil İmam Ahmed” adlı kitabında şöyle diyor: “Babamın, sara veya sıtma hastalığına yakalananlara koruma ayetlerini yazdığını gördüm. Suya okuyup hastalara içirip başına dökerdi. Babam, Peygamber efendimizin Sakal-ı Şerifini alıp öptüğünü ve gözlerine sürdüğünü gördüm. Ayrıca suya batırıp şifa için içtiğini gördüm.”

İmam Ahmed’in olayında çok önemli olaylar olduğunu görüyoruz:
1-Hastalara şifa niyetiyle ayetler yazdı.
2-Hastalar için suya okuyup içirirdi.
3-Peygamber efendimizin Sakal-ı Şerifini öpüp gözlerine sürdü.
4-Peygamber efendimizin Sakal-ı Şerifini suya batırıp içti.

Demek ki, muska niyetiyle ayetleri yazmak, hastalara okumak, suya okuyup hastalara içirmek, teberrük niyetiyle Sakal-ı Şerifi öpmek, gözlere sürmek ve hatta suya batırıp içmek caizdir, sakıncası yoktur.

Bu hadis teberrük, muska ve rukya'ye tamamen haram diyenlerin iddialarını tamamen çürütmektedir.

Bu rivayeti Hanbeli İmam Şemseddin b. Muflih “El-Âdâp eş-Şer'iyyeh” adlı kitabında daha geniş bir şekilde İmam Mervezi’den nakletmiştir.


Teberrük


Sayfa 139’da şöyle diyor: “Birtakım mekânlarla, bazı kimselerin eserini taşıyan şeylerle, taşlarla, ağaçlarla, diri ya da ölü olsun şahıslarla teberrük (bereket ummak) caiz değildir.

-İmam Buhari ve İmam Müslim’in Enes’ten rivayet ettiklerine göre Peygamber efendimiz Veda Haccı’nda saçını kestirdikten sonra Ebu Talha’ya verip insanlara dağıt demiştir.

-İmam Ahmed, “Müsned”inde rivayet ettiğine göre Peygamber efendimiz tırnaklarını kesip kendisi bizzat insanlara dağıtmıştır.
Peygamber efendimiz, saçını ve tırnaklarını niçin dağıtmıştır acaba! Bildiğimiz kadarıyla saç ve tırnak yenilmez.

-İmam Beyhaki’nin sahih bir isnatla Malik Ed-Dar’dan rivayet ettiğine göre ikinci Halife Ömer bin Hattab zamanında kıtlık ve açlık oldu. Sahabelerden biri ( Bilal b. Haris el-Muzeni) Peygamber efendimizin kabrine teberrük amacıyla giderek şöyle demiştir. “Ey Allâh’ın Resulü Allâh’a dua et ümmetine yağmur yağdırsın, çünkü helak olmuş durumdalar.” Sonra bu adam Peygamberimizi rüyasında görmüş ve Peygamberimiz O’na şöyle demiştir: “Ömer’e selam söyle ve Allâh’ın onlara yağmur yağdıracağını haber ver.” Adam Ömer’e gider ve olanları anlatır. Olayda anlatılan sahabe Peygamberimizin kabrine selam için değil teberrük maksadıyla gitmiştir. Efendimiz Ömer ve bu olayı duyan hiçbir sahabe buna itiraz etmemiş ve bu yaptığın şirktir dememiştir.

-İmam Beyhaki “Delâil en-Nübüvve” ve İmam Hâkim “El-Müstedrak” adlı kitaplarında rivayet ettiklerine göre, Yermük savaşında Sahabe Halit b. Velid takkesini kaybetmiştir. Bunun üzerine “Arayınız” dedi. Aradılar ama bulamadılar. Tekrar “Arayınız” dedi. En sonunda buldular. Sonra Hz. Halit şöyle dedi: “Peygamber efendimiz umrede saçını kestirdi. İnsanlar Peygamberimizin saçından alabilmek için yarıştılar. Onlardan önce Peygamberimizin ön saçlarından birkaç tane aldım ve bu takkemde sakladım. Bunlarla (bu mübarek saçların bulunduğu takkemle) katıldığım her savaşı kazandım.” Hafız İbni Hacer el-Heysemi bu hadis hakkında şöyle dedi: “Bu hadisi İmam Tabarani ve İmam Ebu Ye’la rivayet etmişlerdir.”

-İmam Müslim’in “Sahih”inde rivayet ettiğine göre Ebu Bekir’in kızı Esma, bir cübbe göstererek şöyle dedi: “Bu, Peygamber efendimizin cübbesidir. Aişe’nin yanındaydı. Aişe vefat ettiğinde onu ben aldım. Peygamber efendimiz onu giyerdi. Biz de hastalar için yıkayıp içirirdik.”


Teberrük İçin Büyüklerin Kabirlerini Ziyaret Etmek


Sayfa 153’te şöyle diyor: “Teberrük kastıyla ve onlardan isteyip yalvarmak için kabir ziyaretine gelince bu, haram olan şirk bir ziyarettir.”

Cevap: Bir Peygamber veya velinin kabrinin ziyaretinden dolayı Allâh’tan ziyaret eden için bereket, hayır ve fayda sağlamasını dilemek caizdir. Peygamberler vefat ettikten sonra Allâh-u Teâlâ onları diriltir. Kendilerini ziyaret edenleri hissederler ve o kişiler için Allâh’a dua ederler. İmam Bayhaki’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamber aleyhisselam mealen şöyle buyurmuştur: “Peygamberler kabirlerinde diridirler, canlıdırlar, namaz kılarlar” Bunu destekleyen Bezzar’ın rivayetindeki hadiste de Peygamber aleyhisselam mealen, “Hayatta olmam sizin için hayırlıdır. Ölümüm de sizin için hayırlıdır. Öldüğümde amelleriniz bana gösterilir. Hayır gördüğümde hamd, şer gördüğümde de sizin için istiğfar ederim.” buyurmuştur.



-Sahabe Bilal b. Haris el-Muzeni, Peygamber efendimizin kabrine teberrük amacıyla giderek şöyle demiştir. “Ey Allâh’ın Resulü! Allâh’a dua et ümmetine yağmur yağdırsın, çünkü helak olmuş durumdalar.” Bu adam Peygamberimizi rüyasında görmüş ve Peygamberimiz O’na şöyle demiştir. “Ömer’e selam söyle ve Allâh’ın onlara yağmur yağdıracağını haber ver.” Adam Ömer’e gider ve olanları anlatır. Ömer ağlamaya başlar. Olayda anlatılan sahabe Peygamberimizin kabrine selam için değil teberrük maksadıyla gitmiştir. Efendimiz Ömer ve bu olayı duyan hiçbir sahabe buna itiraz etmemiş ve bu yaptığın şirktir dememiştir. (İmam Beyhaki)


İmam Müslim’in rivayet ettiğine göre Mûsâ aleyhisselam Mirac gecesinde Peygamber efendimizle Beytul Makdis’te ve altıncı semada bir araya geldi. Peygamberimiz yedinci semavatın üstündeki bir mekândan inerken Mûsâ aleyhisselam O’na sordu “Ümmetine ne farz kılındı?” Peygamberimiz de “Bize elli vakit namaz farz kılındı” diye cevapladı. Mûsâ Peygamber “Dön ve Rabbine hafifletilmesi için dua et” dedi. “Ben İsrail kavmini denedim, onlara Allâh-u Teâlâ iki vakit farz kılmıştı onlar ise yerine getirmediler.” Peygamberimiz Rabbine dua ettiği yere geri döndü ve defalarca hafifletilmesi için dua etti. Her seferinde Mûsâ aleyhisselam O’na “dön ve hafifletilmesi için dua et dedi.” Bu durum elli vakit namaz sevabına eşit olan beş vakit namaza düşürülünceye kadar devam etti. Hiçbir akıllı kimse Mûsâ aleyhisselamın bu ümmete sağladığı yarar ve faydadan şüphe etmez. Mûsâ aleyhisselam ise Mirac hadisesinden bin yıldan daha fazla süre önce vefat etmiştir. Bu amelle Mûsâ aleyhisselam kendi vefatından binlerce yıl sonra Peygamber efendimizin ümmetine fayda sağlamıştır.


Hafız İbni Asâkîr “Tarihu Dimaşk” adlı kitabında şöyle rivayet ediyor: ”Hz. Ebu Bekir’in zamanında Bilal Habeşi Şam’a yerleşti. Daha sonra Hz. Ömer’in zamanında Peygamber efendimizi rüyasında gördü. Peygamber efendimi ona şöyle dedi: “Nedir bu soğukluk ya Bilal. Seni özledik.” Bilal sabahleyin uyandığında hemen Medine’ye doğru yola çıktı. Medine’ye vardığında hemen Peygamber efendimizin kabrine gitti. Yüzünü kabrin toprağına sürmeye başladı. O kadar ağladı ki, yüzüne yakın olan toprak çamur oldu. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Bilal’ın geldiğini duyunca hemen ona gelip ondan ezan okumasını istediler. Bilal ezana başladığında Kelime-i Şehadet’in birinci kısmına varınca Medine halkı onu dinlemeye başladı. Tekrarlayınca herkes evinden, iş yerinden dışarı çıktı. Kelime-i Şehadet’in ikinci kısmına gelince herkes camiye doğru yürümeye başladı. Tekrarlayınca da herkes onun gibi ağlamaya başladı.”
Burada Hz. Bilal, Şam’dan Medine’ye sırf Peygamber efendimizi ziyaret etmek için gitmiştir.

İmam Şafii şöyle diyordu: “Ben, Ebu Hanife ile teberrük ediyorum. Ve hep kabrine geliyorum. Şayet bir derdim olsaydı iki rekât namaz kılar, onun kabrine gider ve orada dua ederdim. Muhakkak ki, uzun sürmeden duam kabul olurdu.”

Bu halde sayfa 153’te geçen görüşe göre yukarda adı geçen bu zatlar haram olan şirke düşmüş olurlar!!
Logged
19 Mayıs 2008, 06:51:31
ehl-isunnet

Yeniyim

*


Üye No : 490

Nerden :

Konu  : 13

Mesaj : 45

Aldığı Teşekkür 0
WWW
Offline
« Yanıtla #2 : 19 Mayıs 2008, 06:51:31 »

Kabir Başında Dua Etmek

Sayfa 154’te şöyle geçiyor: “Bazı kimselerin yaptıkları, kabirlerin yanı başında kendileri için DUA ETMELERİ yahut Kur’an okumaları, kabirlerin yanında namaz kılmaları ve benzeri işlere gelince; bütün bunlar HARAM kılınmış bid’atlerdendir.”

Cevap: İlk önce aynı sayfanın başında şöyle diyor: “Kabir ziyareti iki sebep dolayısıyla MEŞRU’DUR:
2- Ölülere selam vermek, onlar için mağfiret dilemek ve DUA ETMEK.
Dikkat ediniz aynı sayfada hem meşru hem de haram diyor.

Kabrin başında Kur’an-ı Kerim’i okumak meselesine gelince de:
-İmam Beyhaki’nin “Şu'abul İman” adlı kitabında ve İmam Tabarin’nin İbni Ömer’den rivayet ettiklerine göre Peygamber efendimiz mealen şöyle buyurdu: “Sizlerden biri öldüğünde onu geciktirmeyip hemen mezara koyunuz ve onun başının tarafında “El-Bakarah” Sûresi’nin başı ve ayaklarının tarafında “El-Bakarah” Sûresi’nin sonu okunsun.”

-İmam Nesâ’i’nin rivayet ettiğine göre Hz. Ali şöyle diyor: “Her kim mezarlığa girdiğinde “El-İhlâs” Sûresini 11 defa okuyup sevabını ölülere hibe ederse, ölüler kadar sevap alır.”
-İmam Ahmed el-Mâverzi, İmam Ahmed b. Hanbel’in şöyle dediğini işittim diyor: “Mezarlığa girdiniz zaman, “El-Fatihah”, “En-Nâs”, “El-Falak” ve “El-İhlâs” Sûrelerini okuyup sevabını mezarlıkta bulunan ölülere hibe din. Çünkü sevap onlara ulaşır.”

-İmam Murteza ez-Zebidi “Şerhu İhya-i Ulumuddin” adlı kitabında diyor ki: “İmam Suyuti ‘Şerhus Sudur’ adlı kitabında şöyle dedi: “Kabrin başında Kur’an-ı Kerim’i okumanın caiz olduğunu bizim âlimler ve başkaları kesinleştirdiler.”

-İmam Nevevi “Şerh El-Muhezzep” adlı kitabında şöyle diyor: “Kabir ziyaretine giden kimseye, kabrin başında Kur’an’dan bir şeyi okumasının ve ölülere dua etmesinin müstehap olduğunu İmam Şafii söylemiş ve âlimler de buna ittifak etmişlerdir.”


Yine sayfada şöyle geçiyor: “Ne olursa olsun kabirleri ziyaret etmek için yolculuğa çıkmak şer’an caiz değildir. Şüphesiz ki, bu bir haramdır.”

Cevap: İlk önce göstermiş oldukları hadis sahihtir. İmam Buhari rivayet etmiştir. Ancak bu hadise yapmış oldukları yorum yanlıştır. Ehli Selef olsun, Ehli Halef olsun bu hadisi hiç biri bu şekilde anlamış değildir. Hiçbiri Peygamber efendimizi ziyaret etmek için yola çıkmanın haram olduğunu söylemiş değildir. Bu hadisten anlaşılan hüküm şöyledir: “Bu üç camii dışındaki camilerin namaz konusunda bir özelliği yoktur. Bundan dolayı bu üç camiinin dışında namaz kılmak için yola çıkmanın gereği yoktur. Çünkü Mescid-i Haram’daki namazın sevabı yüz bine, Peygamber efendimizin Mescid’inde bine Mesicid-i Aksa’da ise beş yüze katlanır.

Bu hadisten, Peygamber efendimizin kabrini ziyaret niyetiyle yola çıkmanın haram olduğunu sadece ve sadece İbni Teymiyye ve yandaşları anlamışlardır.

-İmam İbni Hacer El-Heytemi “El-Cevher El-Münazzam Fi ziyaretil Kabriş Şerifin Nebevi'l Mükerram” adlı kitabında şöyle diyor: “Bana: ‘Sen nasıl Peygamber efendimizi ziyaret etmenin icma’ ile caiz olduğunu söyleyebildin oysaki İbni Teymiyye bunu inkâr etmiş ve hatta haram olduğunu iddia etmiş ve o, bu ziyaret esnasında namaz kısaltılmaz dedi’ dersen, derim ki: ‘İbni Teymiyye kimdir ki, onun sözlerine bakılsın ve dini konularda onun görüşleri alınsın. O, El-İzz b. Abdusselam gibi birçok âlimin eleştirdiği, görüşlerinin batıl ve fikirlerinin kötü olduğunu söyleyerek hakkında şöyle söylemiştir: “Allâh, onu saptırdı, rezillik gömleğini giydirdi ve büyük iftira ve yalanlarından dolayı kötü bir sonuca ve mahrumiyete ulaştı.”

-İmam Takiyyuddin El-Husni “Def'u Şübehi Men Şebbehe ve Temerrad” adlı kitabında şöyle diyor: “İbni Teymiyye’nin eleştirildiği konulardan biri, Peygamber efendimizi ziyaret etmenin âlimlerin icma’ı ile haram olduğunu iddia etmesidir. Bu sözdeki büyük iftiraya bak. İcma ile diyor. Bu “İcma” sözü nerede geçiyor. Bu sapıktan sakındıran Sahabelerden, Tabilerden veya Müslümanların imamlarından bir delil istiyoruz. Tabi söylenen bu batıl sözü ondan başka hiç kimse söylemedi. Bilakis meşhur olan ve meşhur olamayan kitaplardan ve müslümanların davranışlarından bu ziyaretin caiz ve en önemli sünnetlerden biri olduğu anlaşılır. Hatta bu, Resullerin sünneti ve muvahhidlerin ittifakıyladır. Bunu ancak kalbinde münafıkların hastalığını bulunduran veya Yahudilerin ve din düşmanların yandaşı olan kötü niyetli insanlar söyler.”

Ehli Selef olsun Ehli Halef olsun, Peygamber efendimizi ziyaret etmenin caiz olduğunu ve o niyetle yola çıkmanın caiz ve sevaplı bir amel olduğunu söylemişlerdir.

-İmam Tabarani’nin rivayet ettiği ve Hafız İbni Seken’in sahih olduğunu söylemiş olduğu hadis-i şerifte Peygamber efendimiz mealen şöyle buyurdu: “Her kim beni ziyaret ederse -beni ziyaret etmekten başka niyeti yoksa- ona şefaatçi olmamı hak etmiştir.”

-İmam Ebu Davut Et-Tayalisi ‘Müsned’inde Hz. Ömer’den rivayet ettiği hadis-i şerifte Peygamber efendimiz mealen şöyle buyurdu: “Beni ziyaret etme niyetinden başka bir niyeti olmadan beni ziyaret edene şefaatçi veya şahit olurum.”

TEVESSÜL
Sayfa 161’de şöyle geçiyor: Birtakım insanlar, zatları ve yüzleri suyu hürmetine tevessülün caiz olduğunu söylerler........


Cevap: Göstermiş oldukları ayetlerdeki kınamalar gerçekten Allâh’tan başkasına ibadet niyetiyle yaklaşan kimseler hakkındadır. Bir Peygambere veya bir evliyaya tevessül eden kimse onlara ibadet niyetiyle yapmaz. Sadece onlarla, Allâh nezdinde büyük makam sahibi oldukları için tevessül ediyor. Onlarla teberrük edildiğinde faydayı ve zararı yaratıyorlar diye inanılmaz. Sadece onların yüzü suyu hürmetine Allâh’tan istenilir. Peygamber efendimiz bunu bizzat sahabelerine öğretmiştir.


Onlara, kendilerinin sayfa 165’te zikretmiş oldukları hadis ile cevap veririz. Bu hadis hakkında uydurma olduğunu iddia ettiler ama bu hadisi İmam Hâkîm Hz. Ömer'den rivayet edip senedinin sahih olduğunu “El-Müstedrak” adlı kitabında açıklamıştır. Aynı hadisi İmam Beyhâki de rivayet etmiştir.

-İmam Subki “Şifau-s Sakam” adlı kitabında şöyle diyor: “Diyorum ki; Peygamber efendimiz, yaratılmadan önce, yaratıldıktan sonra, hayattayken, öldükten sonra berzah hayatındayken ve hesap sahasındayken onunla tevessül etmek caizdir.

-Hz. Ömer’in, Peygamber efendimizin amcası olan Abbas ile tevessül etmesinin olayına gelince, muhaddisler bunun hakkında salih kişilerle tevessül etmenin caiz olduğunu bildirmek için Hz. Ömer böyle yaptı demişlerdir. Çünkü Hâkim’in rivayetinde Hz. Ömer şöyle dedi: “Ey İnsanlar! Peygamber efendimiz amcasına, bir çocuğun babasına göstermiş olduğu saygı ve hürmeti göstermiştir. Bundan dolayı siz de Peygamber efendimize tabi olunuz ve onu (Abbas’ı) vesile kılarak Allâh’a tevessül ediniz.” Buradan da anlaşılıyor ki, Hz. Ömer’in Abbas’la tevessül etmesi Peygamber efendimizin vefat etmesiyle ilgili değildir. Hafız İbni Hacer el-Askalani ” Fethu'l Bâri” adlı kitabında bu olayı zikrettikten sonra şöyle dedi: “Abbas’ın olayından alınan hüküm; Hayr ehli, Salih kişiler ve Ehli Beyt ile tevessül etmek müstehaptır.”

Sayfa 164’te geçen gözleri görmeyen kişinin olayına gelince de, bu hadis Peygamber efendimizin orada hazır olmazsa dahi, onunla tevessül etmenin caiz olduğuna dair çok büyük bir delildir. Tabi ki anlayana. Dikkat edilmesi gereken bir husus vardır. Bu adam Peygamber efendimizden dua istedi ama Peygamber efendimiz ona dua değil tevessülü öğretti ve bu hadisi nakleden Osman b. Huneyf şöyle dedi: “Allâh’ın adına yemin ediyorum ki, oradan ayrılmadan ve uzun sürmeden o adam gözleri açık bir şekilde içeri girdi.” Bundan anlaşıyor ki:
1-Peygamber efendimiz, gözleri görmeyen adama tevessül duasını öğretti. Ona dua etmedi. Bu kitapta “ sadece kişinin duasıyla tevessül edilir” dedikleri yanlıştır.
2-İçeri girdi derken, yani orada değildi. Peygamberimizin hazır olmadığı bir yerde tevessülü yaptı. O zaman bu kitapta “hayatta ve hazır olmayanla tevessül edilmez” dedikleri yanlıştır.
3-Bu hadisi İmam Taberani “El-Mu’cemu'l-Kebir ve El-Mu’cemus-Sağir” adlı kitaplarında rivayet edip sahih olduğunu söylemiştir

-İmam Taberani’nin İbni Abbas’tan rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamber efendimiz mealen şöyle buyuruyor: ”Muhakkak ki, Allâh’ın hafaza (koruma melekleri) dışında öyle melekleri vardır ki, yeryüzünde dolaşırlar, ağaçtan düşen yaprakları yazarlar, şu halde sizden birinizin açık arazide başına bir sıkıntı gelirse ’Allâh’ın kulları yardım edin’ diye seslensin. Başka bir rivayette ‘Yetişin ey Allâh’ın kulları’ diye geçer.

-İmam Buhari’nin Abdullâh b. Ömer’den rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamber efendimiz mealen şöyle buyuruyor: “Kıyamet gününde güneş başlara çok yakın olacaktır. Bazı kişilerin teri kulağının yarısına kadar olur. Hâl böyle iken bazıları ‘Âdem’den sonra Mûsâ’dan sonra da Muhammed’den yardım dileyeceklerdir (istiğase edeceklerdir).’ Enes’in rivayetinde istiğase yerine “onlardan şefaat dileyeceklerdir” diye geçiyor. Bu iki rivayette sahihtir.
Bid’at

Sayfa 195, 197 ve 198’de şöyle geçiyor: Bid’atçıların amelleri reddedip geri çevrilir.

Cevap: Burada bid’atlar arasında ayrıt etmeden bütün bid’atları reddetmiştir. Hâlbuki bu konuda bilinmesi gereken açıklama şöyledir:

Bid’at iki kısma ayrılır:
1- İyi olan bid’at. (Bid’at-ı Hasene)
2- Kötü olan bid’at. (Bid’at-ı Seyyi'e)

Bid’atin iki kısma ayrılması, bu kitapta sayfa 196’da geçen İmam Müslim’in rivayet ettiği hadisten alınır. Ancak her zaman ki gibi bu kitabı yazan zihniyetler hadisin tamamını yazmamışlardır.

-İmam Müslim’in Abdullâh b. Cerir El-Beceli’den rivayet ettiği hadis-i şerifte Peygamber efendimiz şöyle buyuruyor: “Her kim İslam dininde iyi bir amel çıkarırsa onun sevabı olur. Hem de ona uyanların sevabını- onlardan hiçbirisinin sevabından bir şey eksiltilmeksizin- alır. Ve her kim İslam dininde iyi olmayan bir şey çıkarırsa, onun günahı olur. Hem de ona uyanların günahı -onlardan hiçbirisinin günahı bir şey eksiltilmeksizin- olur.” Bu hadis, sayfa 195’te geçen hadisin gerçek anlamını ortaya çıkarır. Bundan dolayı “Her bid’at delalettir ve delalet cehennemdedir” diye geçen eksik yazılan hadislerin anlamı ve dine muhalif olan her bid’at böyledir.

-İmam Buhari ve İmam Müslim’in rivayet ettiklerine göre Peygamber efendimiz mealen şöyle buyurdu: “Her kim bizim dinimizde ‘ondan olmayan’ bir şey ortaya çıkarırsa reddedilir.” Bu hadiste geçen ‘Ondan olmayan’ sözünden ona uymayan, yani dinimize muhalif olan demektir.

-İmam Beyhaki “Menâkibuş Şafii” adlı kitabında rivayet ettiğine göre İmam Şafii şöyle dedi: “Sonradan çıkarılanlar iki kısımdır:
1-Kur’an’a, Sünnet’e, Sahabelerin eserlerine veya icmâ’a muhalif olanlar kötü bid’attır.
2-Kur’an’a, Sünnet’e, Sahabelerin eserlerine veya icmâ’a muhalif olmayan da kötü değil iyi olan bid’attır.”

-İmam İbni Abidin “Reddu'l Muhtar Aled Durri'l Muhtar” adlı kitabında şöyle diyor:“Bid’at; vacip, mendup, mekruh ve mübah da olabilir.”

-İmam Nevevi “Tehzibu Esmâ’ ves Sifat” adlı kitabında şöyle diyor: “İmamlığı hakkında icmâ edilen İmam Abdulaziz b. Abdusselâm ”El-Kavâ'id“ adlı kitabında şöyle diyor: “Bid’at beş kısma ayrılır: Farz, haram, mendup, mekruh ve mübah.”

Açıklamayı ve ayırımı yapan âlimlerin hepsi El-Hadid Suresi’nin 27. ayetine ve yukarıda zikrettiğimiz hadislere göre açıklamışlardır.

El-Hadid Suresi’nde geçen 27. ayetin anlamı şöyledir: “Ruhbanlığa gelince; onu kendileri ortaya getirdiler. Biz onu üzerlerine farz kılmadık ancak Allâh rızasını aramak için böyle bir şeyi ortaya getirdiler.”

Bu ayette dikkat edilmesi gereken hususlar vardır:
1- Ruhbanlığı, gerçek mahiyetinde İsâ’ya tabi olan Müslümanların çıkarmış olmaları.
2- Ruhbanlığı, Allâh rızasını aramak için çıkarmış olmaları.
3- Allâh'ın onları bu amelden dolayı övmüş olması.



Sayfa 198’da şöyle diyor: “Kimi bid’atlar ise şirke götüren araçlardır. Kabirler üzerinde bina yapmak, kabirlerin yanı başında namaz kılıp, dua etmek gibi. Kimisi de masiyettir: Zühd sayarak evlenmemek….”

Bu konulara hiçbir delil yazmamışlar. Neden?!!! Çünkü hiç bir delili yoktur. Kabir üzerinde bina yapmanın şirke götüren bir amel olduğu hiçbir yerde geçmemektedir. “Haramdır” diye geçen bazı kitaplarda ise “genel mezarlıkta olursa veyahut kibirlenme niyetiyle yapılırsa” şeklinde açıklamalar yapılmıştır.
“Zühd sayarak evlenmemek haramdır” diyorlar. Bunu neye dayanarak söylemişlerdir?!!!






Sahabeler

Sayfa 215’te şöyle geçiyor: ”Ehl-i Sünnet, ashabın tamamını veli edinirler.”

Cevap: Bütün sahabelerin, Peygamber efendimizin hadislerini nakletme konusunda güvenilir kişiler oldukları, muhaddislerin kitaplarında açıkça geçmiştir. Çünkü Peygamber efendimizin adına hiçbiri yalan söylemez. Ancak “Bütün sahabeler evliyadır” şeklinde bir açıklama yapan Ehl-i Sünnet âlimi de yoktur. Çünkü sabit olan rivayetlerde sahabelerden içki içen, zina yapan, hırsızlık yapan da olmuştur.

-İmam Buhari “Sahih”inde rivayet ettiğine göre sahabelerden biri içkiyi çok içtiğinden dolayı diğer sahabeler ona lanet etmişlerdir. Peygamber efendimiz onlara “Ona lanet etmeyiniz” demiştir.

-İmam Ahmet’in “El-Müsned” ve İmam İbnu Hibbân'ın “Sahih İbni Hibbân” adlı kitaplarında rivayet ettiklerine göre kendini fakir olduğunu gösteren sahabelerden biri öldüğünde, cebinde iki dinar bulundu. Peygamber efendimiz bunun üzerine dinarları kastederek mealen “Ateşten iki parça olacaktır” buyurmuşlardır.

-İmam Buhari “Sahih”inde sahabelerden birinin, bir kişinin yanında çalışırken, onun hanımıyla yapmış olduğu zina olayını rivayet etmiştir.

-İmam Buharinin “Sahih”inde, İmam Müslimin “Sahih”inde ve daha başkalarının da rivayet ettiklerine göre Peygamber efendimiz, iki kabrin yanından geçerken mealen dedi ki: “Bu iki kabirde yatan kişiler azap görüyorlar…”

O zamanda yaşamış olan birer sahabe olup da zina yapan, içki içen, yalan söyleyen, hırsızlık yapan veya kabrinde azap gören bir kimse nasıl evliya olabilir ki!



Allâh-u Teâlâ bizleri, Hakk’ı Hak olarak bilip Hakk’a boyun eğen, batılı da batıl olarak bilip ondan kaçınanlardan eylesin. Âmin… Vesselam…

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Logged
21 Mayıs 2008, 17:57:41
kullu_nefsin

Yeniyim

*


Üye No : 21835

Nerden :

Konu  : 0

Mesaj : 7

Aldığı Teşekkür 0
Offline
« Yanıtla #3 : 21 Mayıs 2008, 17:57:41 »

AÇIKLAMA

Her dönemde yaptığı kültür hizmetleriyle okurlarının takdir ve teşekkürlerini hak eden Vakit gazetesi, son olarak okurlarına bir promosyonla armağan ettiği PRATİK AKÂİD DERSLERİ kitabı ile yine tüm okurları nezdinde sonsuz takdir ve teşekkürü hak etmiş bulunmaktadır. Bu vesileyle kendilerini kutluyor ayrıca takdir ve şükranlarımızı sunuyoruz.

Ümmülkura Yayınevi tarafından Türkçeye kazandırılan ve Ehl-i Sünnet’in inanç esaslarını Kur’ân-i Kerîm ve sahih sünnetten naslara bağlı kalmak suretiyle özlü bir şekilde anlatan kitap, okuyucu kitlesinin büyük bölümünün beğeni ve takdirini kazanmıştır. Öte yandan kitap, ilmihal kitaplarından elde edilebilecek düzeyde basit bilgilere dahi sahip olmayan kimseler tarafından kaleme alındığı belli olan bir yazıyla internet ortamında, belki samimi ancak câhilâne ve ciddiye alınmayacak derecede seviyesiz, ilmî üslûp bir tarafa, edep sınırlarını aşan bir üslûpla tenkitten öte bir saldırıya maruz kalmıştır. Cehaletin son derece yaygın bir hal aldığı günümüzde, bu tür bir tavrın Müslümanlar tarafından sergileniyor olması elbette üzücüdür.

Söz konusu yazıda, kitabın içerik olarak değindiği bazı meselelere atfen kitaptan bir takım alıntılarla birlikte sözde reddiye denilen ve aynı saldırganlıkla kaleme alınan bazı çarpıtmalara yer verilmiştir. Böylesi bir durumda sağduyu sahibi kimselerin yapacağı şey elbette kulak tıkayıp geçmeleridir. Fakat bu saldırı bilinçsiz bir surette Ehl-i Sünnet’in iman ettiği esaslara yönelik olunca, bu tür çarpıtmalardan aklı karışabilecek ve olumsuz yönde etkilenebilecek kimselerin bulunabileceği ihtimali olması bakımından bu açıklamayı yayınlamak gereklilik halini almıştır.

İtirazcıların itikatla ilgili asgari ilmihal bilgilerinden dahi yoksun ve bilinçsiz olmalarından kastımız, söz konusu yazıda fütursuzca kafir, dinsiz, Hıristiyan ve Yahudilerden daha zararlı diye teşhir etmiş oldukları itikadın Ehl-i Sünnet’in dört mezhep imamının sahip olduğu itikat olduğunu bilmemeleridir.

Başka bir nokta ise itirazcıların ilmî edebi hiçe sayarak, kitapta olmayan şeyleri varmışçasına söz konusu etmeleridir. Halbuki kitap hiçbir surette ne tevessülü ne teberrrükü ne şefaati ne de kabir ziyaretini inkar etmemekte, aksine kitap meşru tevessül ve teberrükün ne olduğunu, şefaatin doğru bir biçimde Allah’tan isteneceğini, meşru ve sünnete uygun kabir ziyaretinin nasıl yapılacağını, oralarda çaput bağlayıp kurban kesmek gibi bugün toplumda sağduyulu birçok kimsenin hoş görmediği davranışları gerçekte İslâm’ın da yasaklamış olduğunu gözler önüne sermektedir. Tevhid dini mensubu olduklarını iddia eden bu kimselerin, yalnızca Allah’ın güç yetirebileceği bir şeyde O’ndan başkasından yardım istemenin şirk olacağına dahi karşı çıkmaları içine düşmüş oldukları halin ne kadar vahim olduğunu göstermektedir.

Burada elbette itirazcıların kitaba yönelik getirmiş oldukları birkaç yersiz tenkide uzun uzadıya cevap verecek değiliz. Çünkü reddiyenin bizzat kendisi batıl olduğuna delildir. Fakat itirazcılar açısından anlamlı olabileceğini düşündüğümüz için diğer imamlardan yapılabilecek sayısız nakilden sarfı nazarla İmam-ı Â’zam Ebû Hanîfe rahimehullah’dan  birkaç nakli vermekle yetineceğiz.

İtirazcılar, Allah-u Teâlâ’nın arşına istivâsı ya da el, göz, yüz ve benzeri ilâhî sıfatların anlamlarını ikrar ederek ispat edeni mücessimeden olmakla ithama kalkmışlardır. Ehlince malum olduğu üzere başta dört mezhep imamı olmak üzere Ehl-i Sünnet’in görüşü bu şekilde gelmiştir. “Ebû Hanîfe rahimehullah dedi ki: Her kim: ‘Rabbim gökte midir yoksa yerde midir? bilmiyorum’ derse kâfir olmuştur. Yine aynı şekilde: ‘O, arş(ının) üzerindedir, fakat arş gökte midir, yoksa yerde midir? bilmiyorum’ diyen kimse de kâfir olmuştur.” Bu sözün diğer bir rivâyeti de şöyledir: “Her kim: ‘Rabbim gökte mi yoksa yerde midir? bilmiyorum’ derse kâfir olmuştur. Çünkü Allah “Rahmân arşa istivâ etti” (Tâhâ, 5) buyuruyor. Allah’ın arşı da yedi kat semânın üstündedir. Yine aynı şekilde: ‘O, arşın üzerindedir, fakat arş gökte midir yoksa yerde midir? bilmiyorum’ diyen kimse de kâfir olmuştur. Çünkü o Allah’ın gökte olduğunu inkar etmiştir. Allah’ın gökte olduğunu inkar eden de kâfir olmuştur: “Çünkü Allah illiyyîn’in en üstündedir, en yukarısındadır. Allah’a dua ederken yukarıya yönelinir, aşağıya değil. Çünkü aşağının rubûbiyet ve ulûhiyet vasfı ile ilgisi yoktur.” “O’nun Kur’ân’da zikrettiği gibi eli, yüzü ve nefsi vardır. Allah’ın kitabında zikretmiş olduğu yüz, el ve nefis O’nun keyfiyeti bilinmeyen sıfatlarındandır.” “Allah’ın eli onların elleri üzerindedir, ancak bu yaratıkların elleri gibi değildir, bir uzuv da değildir. O ellerin yaratıcısıdır. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir.” (Şûrâ, 11)” İmâm-ı Â’zamın Beş Eseri, el-Fıkhu’l-Ebsat, (s. 44, 52-53); el-Fıkhu’l-Ekber, (s. 59) İbn Ebi’l-’İzz el-Hanefî, el-Akîdetü’t-Tahâviyye ve Şerhi (s. 228).

Hanefi mezhebinde alimlerin sultanı lakabıyla anılan Molla Aliyyu’l-Kârî de şöyle demiştir: “Yine bunun gibi büyük imamımız Ebû Hanîfe el, göz, yüz ve benzeri ilâhî sıfatlarla ilgili gelen müteşâbih âyet ve hadisleri de bu şekilde alıp kabul etmiştir. Buna göre bütün (ilâhî) sıfatların anlamları bilinmekte, keyfiyeti ise akıl ile bilinememektedir.” Mirkâtü’l-Mefâtîh Şerhu Mişkâti’l-Mesâbîh (el-Mektebetü’l-İmdâdiyye baskısı 8/251)

Şimdi burada itirazcılara şu soruyu yöneltsek, İmâm-ı Â’zam Ebû Hanîfe hazretleri Allah-u Teâlâ’nın  arşının üzerinde olduğunu söylemekle hâşâ O’nun arşına oturduğunu mu söylemiş olmaktadır?! Yoksa o, yine Allah-u Teâlâ’nın el, göz, yüz ve benzeri ilâhî sıfatlarını anlamları ile birlikte ispat etmekle, kendilerinin tabiri ile,  mücessimeden mi olmaktadır?!

Kaynaklara ne kadar yabancı olduklarını sergilemesi bakımından Şeyh Abdülkadir el-Geylânî’nin şu sözlerini de vermeyi uygun görüyoruz. “Allah, yükseklik yönünde (yukarı tarafta) arşına istivâ edendir, mülkü kapsayandır. İlmi, eşyayı (çepeçevre) kuşatandır: “O’na ancak güzel söz yükselir (çıkar). Onu da sâlih amel yükseltir” (Fâtır, 10), “Allah, gökten yere (kadar) her işi (yaratma işini) düzenleyip yönetir. Sonra (bütün bu işler) sizin sayageldiklerinize göre bin yıl tutan bir günde O’na çıkar” (Secde, 5). Allah’ı her yerde olmakla nitelemek câiz değildir. Aksine Allah; gökte, arşa istivâ etmiştir, denmesi gerekir. Nitekim Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Rahmân arşa istivâ etti.” (Tâhâ, 5)... İstivâ sıfatını herhangi bir te’vîle kaçmaksızın (olduğu gibi) kullanmak gerekir. Öyle ki bu istivâ, arşa yapılan zât istivâsıdır. Ne Mücessime ve Kerrâmiyye’nin dediği gibi (arşın üzerine) oturmak ve (onunla doğrudan) temas etmek yâni (ona doğrudan) değmek anlamındadır, ne Eş’ariyye’nin dediği gibi kadrinin ve sıfatlarının yüceliği ve yüksekliği anlamındadır ne de Mu’tezile’nin dediği gibi (arşı) istilâ etmek ve (ona) galebe çalmak anlamındadır. Çünkü Kur’ân ve Sünnet nasları, istivâ sözüyle bunları kastetmemiştir. Aksine onlardan aktarılan istivâ sıfâtının doğrudan kendi anlamına hamledilmesidir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in eşi Ümmü Seleme radiyallâhu anhâ’nın Allah’ın “Rahmân arşa istivâ etti” buyruğu hakkında şöyle dediği rivâyet edilmiştir: ‘İstivânın niteliği akıl ile bilinemez. (Anlamı ise) bir bilinmez değildir. Ona inanmak gerekli (farz), onu inkar etmek ise küfürdür’... O’nun niteliği bilinmeksizin Arş’ın üzerinde olması Allah’ın her peygambere indirdiği her kitapta söylenegelmiştir.” Abdülkadir el-Geylânî, el-Günye (s. 56). Ayrıca bk. Zehebî, el-Uluvv (Muhtasar, sh: 284, No: 348).

Yersiz itirazlardan bir diğeri de tevessül hakkında sarf ettikleri sözlerdir. Halbuki bu konuda yine İmam Ebû Hanife’den nakledilen “Ben filanın hakkı için denilmesini kerih görürüm” sözü   Hanefî mezhebine dâir hemen hemen bütün kaynaklarda zikredilmektedir. Sözün tamamı şöyledir: “Nebîlerinin ve rasûllerinin hakkı için (hürmetine) (senden istiyorum ey rabbim!) şeklinde söz söylenmesini hoş görmüyorum (kerîh görüyorum).”. Çünkü yaratılmışın yaratan üzerinde hiçbir hakkı yoktur.” Hanefi ulemasına göre buradaki kerahat, kerâheti tahrîmiyye yâni harama yakın kerâhettir. İbn ‘Âbidîn başta olmak üzere birçok Hanefi alim bunu ifade etmişlerdir. Bk. Reddü’l-Muhtâr ‘ale’d-Dürri’l-Muhtâr (9/567-568, terc. 15/469).

Son olarak, farklı hiçbir sesi duymaya karşı tahammül geliştirememiş, doğruyu ve bilgiyi kendi dünyasından ibaret sanan bir anlayışa sahip bu kimselere nasihatimiz öncelikle bu kitabın yalnızca Kur’ân-ı Kerîm ve sahih sünnetten naslara dayanılarak, her biri alanında uzman alimlerden oluşan ilmî bir heyet tarafından kaleme alındığını bilmeleri, bilip bilmeden başta alimler olmak üzere Müslümanlar hakkında klişeleşmiş bir takım ifadelerle yargıda bulunmak yerine itiraz etmiş oldukları noktaları dönüp kaynaklarından okuyup öğrenmeleridir. Buna rağmen hakkı kabul etmezlerse şunu bilmeliler ki başta dört mezhep imamı olmak üzere Ehl-i Sünnet alimlerinin akîdesini araştırdıklarında elde edecekleri, bu kitapta yer alan bilgilerden başkası olmayacaktır.

Vakit okurlarına saygı ile duyurulur.

ÜMMÜLKURA
Logged
21 Mayıs 2008, 18:01:58
kullu_nefsin

Yeniyim

*


Üye No : 21835

Nerden :

Konu  : 0

Mesaj : 7

Aldığı Teşekkür 0
Offline
« Yanıtla #4 : 21 Mayıs 2008, 18:01:58 »

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَـنِ الرَّحِيمِ

*Sayfa 41ve 42’de diyorlarki;
Şöyle de denilebilir; Onlar ,ya bu kainatın dışında bulunan ve kendilerini yaratan yüce bir yaratıcının yaratması ile yaratılmışlardır.Ki beklenen bunu kabul etmeleridir.

Reddiye; Bu söz, Allah arşın üzerinde oturdu diyen İbni Teymiyye’nin ve onun bağlıları olan Vehhabilerin , Allah’a mekan isnat etmelerinin teyididir.Buda Allah’ı mahlukata benzetmenin yegane örneği olmuş olurki;
Bu inanç Allah Teala’yı tanımamaktır ve böylece Allah’ın mekandan münezzeh olduğunu kabul etmemektir.

Yanıt: Burada iddia edilenin aksini kitapta bu ifadeler tamamen Allah’ın varlığını inkar eden dinsizlere cevap mahitinde kaleme alınmış, kainatın dışında bulunan cümlesiyle Allah’ın arşına istivasına delil getirilmediği gibi bu hususa yakından uzaktan işaret bile edilmemiştir. Üstelik sapık bektaşi örneğinde (namaza yaklaşmayın) olduğu gibi bir bütünlük içersinde Allah’ın varlığını inkar eden dinsizlere cevap mahiyetinde kaleme alınan bu cümleler öncesi ve sonrasıyla makaslanmış mesele başka yerlere çekilmeye uğraşılmıştır. İlgili bölüm bütün olarak okunduğunda bu açıkça görülecektir.

*Sayfa 51’de diyorlar ki;
Ancak Allahın sıfatlarının keyfiyetlerine ve hakikatlerine gelince, bunları Allahtan başka kimse bilemez . Nitekim İmam Malik’e “Allah arşa istiva etti” (Tâhâ, 20/5) ayetinde geçen istivanın keyfiyeti hakkında soru sorulduğunda “İstiva bilinmektir. Keyfiyeti ise mechuldur. Ona iman etmek farz, soru sormak ise bid’attir” şeklinde cevap vermiştir. İmam Malik’in istivanın keyfiyeti ve manasıyla ilgili cevabı, bütün sıfatlar için kaide olmaya elverişlidir.

Reddiye: Yukarıda olduğu gibi, İmam Malik’e bu şekilde soru sorulmamıştır. İmam Malik’in de cevabı yukarıda olduğu gibi değildir.
Doğrusu; istiva nasıl anlaşılmalıdır, diye soru sorulmuştur. İmam Malik de Allah’ın istivası Haktır ve iman edilmesi farzdır. Keyfiyeti (nasıllığı) hakkında soru sormak bid’attır diye cevab vermiştir.
İbni Teymiyye ve bağlıları VEHHABİLER İstiva’yı Allah arş’ın üzerinde oturdu diye yorum getirerek Allah’a keyfiyet isnat etmişlerdir. İmam Malik de Allah’a bu tarzda keyfiyet isnat etmeyi yasaklamış ve red etmiştir. İşte bid’at olarak anlaşılması gereken budur.

*Sayfa 54-55’de diyorlarki; Allah Tealanın bazı sıfatları:

İSTİVA:Mealen: RAHMAN ARŞA İSTİVA ETTİ. (Taha, 20/15)
ULUVV: Mealen:Gökte olanın, sizi batırı vermiyeceğinden eminmisiniz? (Mülk, 67/16)

Reddiye: İbni Teymiyye ve vehhabiler, istiva’yı Allah arşa oturdu diye inanırlar. İstivanın doğru anlaşılacak manası; “Allah arş’a hükmetmiştir, arş, O’nun tasarrufundadır.”demektir.
Gökte olan ; Bu ifade ile Allah Teala’nın göklerde yaşadığı ve orada bulunduğu anlaşılıyor ki; Bu inanç Yahudi ve hiristiyanların inancına eştir.
Doğrusu bu ayette geçen gök ehli’nin manası, Allah’ın melekleridir.



Yanıt: Bu reddiyeyi anlamak gerçekten mümkün değil. İmam Malik’e bu şekilde soru sorulmamış İmam Malik’in de cevabı bu kitapta ifade edildiği gibi değilmiş. İnsaf demekten başka bir şey söylemek mümkün değil bu iftira karşısında. Zira ilgili kitabın 40 nolu dipnotunda bu rivayetin uzunca bir tahricine yer verilmiştir. Rivâyet, zikredilen kaynaklarda aynen bu şekilde yer almaktadır. Üstelik kaynaklarda buna benzer bir söz mü’minlerin annesi Ümmü Seleme radiyallâhu anhâ ile İmâm Mâlik’in hocası Rebî‘a b. Ebî Abdirrahmân’dan da rivayet edilmiştir. Hatta Hanefi mezhebinde alimlerin sultanı lakabıyla anılan Molla Aliyyu’l-Kârî (1014/1605) İmam Mâlik’in bu sözünü naklettikten sonra şöyle demiştir: “Bunu büyük imamımız Ebû Hanîfe (150/767) de tercih etmiştir. Yine bunun gibi el, göz, yüz ve benzeri ilâhî sıfatlarla ilgili gelen müteşâbih âyet ve hadisleri de bu şekilde alıp kabul etmiştir. Buna göre bütün (ilâhî) sıfatların anlamları bilinmekte, nitelikleri ise akıl ile bilinememektedir. Öyle ki, niteliği akledebilmek, zâtın niteliği ve mâhiyetiyle (hakîkatiyle) ilgili ilmin bir bölümüdür. Bu bir bilinmez olunca, onlar için (ilâhî) sıfatların niteliği akıl ile nasıl bilinebilsin ki?! O halde bu konuda hataya düşmekten insanı koruyacak yararlı kesin doğru, kişinin Allah’ı; hem Allah’ın kendisini tanımladığı gibi hem de Rasûlü’nün O’nu tanımladığı gibi ne herhangi bir tahrîf ve ta’tîle, ne de herhangi bir tekyîf ve temsîle kaçmaksızın olduğu gibi tanımlamasıdır. Öyle ki kişi, Allah’a ait olan isim  ve sıfatları saptayarak kabul eder ve O’nun yaratıklara, yaratıklarının da O’na benzemesini reddeder. Böylece o, (ilâhî) isim ve sıfatlarla ilgili kabûlünde, teşbîhten münezzeh (uzak ve arınmış) olduğu gibi, reddinde de ta’tîlden münezzeh olmuş olur. İstivânın hakîkatini inkâr eden herkes muattıl olur. Yine istivâyı yaratıkların birbirlerine olan istivâsına benzeten kimse de müşebbih olur. Her kim de (Allah’ın) istivâsının benzeri hiçbir şey yoktur derse, o muvahhiddir (tevhid ehlidir), münezzihtir (Allah’ı eksiklik ve kusur içeren sıfatlardan arındırandır).” Mirkâtü’l-Mefâtîh Şerhu Mişkâti’l-Mesâbîh (el-Mektebetü’l-İmdâdiyye baskısı 8/251)

Bu hususa ek olarak şunu da ifade etmek gerekir ki, muterizler İmam Malik’in sözüyle ilgili alıntılarını iki cümle arasındaki önemli bir açıklayıcı cümleyi hazfederek yapmışlar. Doğru metin şöyledir: Ancak Allahın sıfatlarının keyfiyetlerine ve hakikatlerine gelince, bunları Allahtan başka kimse bilemez . Nitekim İmam Malik’e “Allah arşa istiva etti” (Tâhâ, 20/5) ayetinde geçen istivanın keyfiyeti hakkında soru sorulduğunda “İstiva bilinmektir. Keyfiyeti ise mechuldur. Ona iman etmek farz, soru sormak ise bid’attir” şeklinde cevap vermiştir. Yani, keyfiyet hakkında soru sormak bid’attir. İmam Malik’in istivanın keyfiyeti ve manasıyla ilgili cevabı, bütün sıfatlar için kaide olmaya elverişlidir.
        Muterizlerin “İbni Teymiyye ve bağlıları VEHHABİLER İstiva’yı Allah arş’ın üzerinde oturdu diye yorum getirerek Allah’a keyfiyet isnat etmişlerdir” şeklindeki iddiaları ise tamamen batıldır. Zira Selef’e mensup hiç kimse Allah’ın arşa oturduğunu veya kurulduğunu  veyahut da yerleştiğini söylememiştir. Bu aslı astarı olmayan iftiradan başka bir şey değildir. İbn Teymiyye’ye ait bazı eserleri Türkçeye tercüme eden birtakım kimseler ya kasıtlı olarak ya da farkında olmadan içinde istiva kelimesi geçen ifadeleri bu şekilde tercüme ederek maalesef  İbn Teymiyye başta olmak üzere pek çok alime iftira edenlere çanak tutmuşlardır. Oysa  bu alimlerden hiçbiri istivanın anlamı hususunda Arap dilinde istivânın bilinen dört anlamı (‘alâ, irtefe‘a, sa‘ade ve istekarra) dışında bir şey söylememiştir. Sonra muterizlerin iddia ettikleri gibi Arap dilinde istivânın bilinen bu dört anlamı dışında, arşı istilâ etti yada arşı hükmü, tasarrufu altına aldı şeklinde te’vîl edilebileceğini gösteren sahih bir nakil yoktur. Sonuç olarak denebilir ki, Ehl-i Sünnet alimleri, Allah’ın Arş’ına istivâ ettiği, Arş’ının üstünde olduğu inancında icmâ etmiştir. Ehl-i Sünnet’e mensup âlimlerden hiçbiri Allah’ın Arş’ına istivâ etmesinin ve Arş’ının üstünde olmasının, Arş’ı istilâ etmesi veya arşı arşı hükmü, tasarrufu altına alması anlamına geldiğini söylememiştir. Hiç kimsenin onlardan bu anlamda, ne nass ne de zâhir olarak bir söz nakletmesi mümkün değildir. Bu alimler içinde İmam Ebu Hanife de yer almaktadır. Zira İmam Ebû Hanîfe’nin, Allah’ın uluvvu ve Arş’ına istivâsı hakkında pek çok sözü vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:
   “Her kim: ‘Rabbim gökte mi yoksa yerde midir? bilmiyorum’ derse kâfir olmuştur. Yine aynı şekilde: ‘O, arş(ının) üzerindedir, fakat arş gökte midir, yoksa yerde midir? bilmiyorum’ diyen kimse de kâfir olmuştur.” el-Fıkhu’l-Ebsat, s. 45. Bu sözün diğer bir rivâyeti de şöyledir: “Her kim: ‘Rabbim gökte mi yoksa yerde midir? bilmiyorum’ derse kâfir olmuştur. Çünkü Allah “Rahmân arşa istivâ etti” (Tâhâ, 5) buyuruyor. Allah’ın arşı da yedi kat semânın üstündedir. Yine aynı şekilde: ‘O, arşın üzerindedir, fakat arş gökte midir yoksa yerde midir? bilmiyorum’ diyen kimse de kâfir olmuştur. Çünkü o Allah’ın gökte olduğunu inkar etmiştir. Allah’ın gökte olduğunu inkar eden de kâfir olmuştur: “Çünkü Allah illiyyîn’in en üstündedir, en yukarısındadır. O’ndan yukarıdan istenir, aşağıdan değil.” İbn Kudâme, el-Uluvv (s.116); Zehebî, el-Uluvv (Muhtasar s. 136, No: 118); İbnu’l-Kayyim, İctimâu’l-Cuyûşi’l-İslâmiyye (s. 74); İbn Ebi’l-’İzz el-Hanefî, Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâviyye (s. 288).
   “Allah-u Teâlâ’dan birşey istenirken, yukarıdan istenir, aşağıdan değil. Çünkü aşağı hiçbir şeyde Rubûbiyyet ve Ulûhiyyetin sıfatlarından değildir. Nitekim hadiste de şöyle rivâyet edilmiştir: “Bir adam siyah câriyesini Hz. Peygamber’e getirerek şöyle dedi: ‘Bir mü’mine câriyeyi âzat etmek üzerime vâcib oldu. Bunu bana yeterli görür müsün?’ Hz. Peygamber de câriyeye: ‘Sen mü’mine misin?’ diye sordu. O da ‘evet’ deyince bu defa Hz. Peygamber: ‘Peki Allah nerede?’ diye sordu. O da göğe işâret etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber adama: ‘Onu âzat et, çünkü o mü’minedir, buyurdu.” el-Fıkhu’l-Ebsat, s. 47-48.
   “Biz Allah’ın ihtiyaç olmaksızın arş üzerine istivâ ve istikrar ettiğini ikrar ederiz. O ihtiyaç olmaksızın arşı da başkalarını da muhafaza eder.” el-Vasıyye, s. 73.
   “Her kim Allah Azze ve Celle’nin (zâtıyla) gökte olduğunu inkar ederse muhakkak kâfir olmuştur.” el-Uluvv (Muhtasar s. 137, No: 119).

       Kur’ân-ı Kerîm ve Sahih Sünnet Allah’ın Arş’ına istivâ ettiğini, Arş’ının üstünde olduğunu açıkça ifade eden; bu istivâ ve üstte olmanın, Arş’ı istilâ etmek yada onu hükmü, tasarrufu altına almak şeklinde te’vîl edilmesinin çok yanlış olduğunu gösteren delillerle doludur. Bu delillerden birkaçı şöyledir: “Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a istivâ eden … Allah’tır.” (A’râf, 7/54), “Rahmân Arş’a istivâ etti.” (Tâhâ, 20/5), “O Allah ki, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a istivâ edendir.” (Hadîd, 57/4). Ay. bk. (Yûnus, 10/3), (Ra’d, 13/2), (Furkân, 25/59), (Secde, 32/4). “O, kullarının üstünde kâhir olandır.” (En’âm, 6/18), “Onlar, üstlerinde olan Rablerinden korkarlar.” (Nahl, 16/50). Ay. bk. (En’âm, 6/61, 65), (Fetih, 48/10), (Hâkka, 69/17). Ebû Hureyre (58/678) radiyallâhu anh’ın bildirdiğine göre Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem (bir gün) kendisinin elini tutmuş ve şöyle demiştir: “Ey Ebâ Hureyre!  Şüphesiz ki Allah, gökleri, yerleri  ve her ikisi arasındakileri altı günde yaratmış, sonra da Arş’a istivâ etmiştir. …” Katâde b. en-Nu’mân (23/643) radiyallâhu anh, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’i şöyle derken işittiğini söylemektedir: “Şüphesiz ki Allah, yaratmayı bitirince Arş’ına istivâ etti.” İbn Mes‘ûd (32/652) radiyallâhu anh de şöyle demiştir: “Dünya semâsı ile ondan sonraki semâ arasında beş yüz yıl vardır. Her bir semâ ile diğer semâ arasında beş yüz yıl vardır. Yedinci semâ ile Kürsî arasında beş yüz yıl vardır. Kürsî ile su arasında beş yüz yıl vardır. Arş ise suyun üstündedir. Allah Arş’ın üstündedir; sizin amellerinizden hiçbir şey O’na gizli kalmaz.” Bu hususu ayrıca icmâ, akıl ve fıtrat (yaratılış kanunu) da hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde kanıtlamaktadır.

*Sayfa 54-55’de diyorlarki; Allah Tealanın bazı sıfatları:

İKİ EL: (Mealen: Allah, iblise dedi ki: “Ey iblis! İKİ ELİMLE YARATTIĞIMA (insana) secde etmekten seni  alıkoyan nedir? (Sad, 38/75)

Reddiye: İki el; yukarıda ayet mealinde açıklandığı gibi (eş-Şurâ Suresi, 11. âyet) "Allâh hiçbir şeye benzemez" mealindeki Ayet-i Kerimeye ters düşmektedir. Allah’a organ isnat etmektir. Doğrusu Allah’ın sıfatlarından olan İradesi ve Dilemesine uygun olarak yaratmasıdır.

Yanıt: Ehl-i Sünnet ve’l- Cemâat’in görüşüne göre Allah-u Teâlâ’nın bahşetme ve nimetle açılmış iki eli vardır. Allah’ın iki eli, O’nun sâbit zâtî sıfatlarından olup kendisine yaraşır gerçek iki eldir. Allah’ın iki elinin olduğunu Kitap ve Sünnet kesin olarak göstermektedir: “Tam tersine Allah’ın iki eli de apaçıktır.” (Mâide, 64), “Allah iblise şöyle dedi: Ey İblis! İki elimle yarattığıma (insana) secde etmekten seni alıkoyan nedir?” (Sâd, 75),
“Kıyamet günü yeryüzü bütünüyle O’nun avucundadır, göklerde sağ elinde dürülmüş olacaktır.” (Zümer, 67).
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in şu sözleri ise sünnetin kanıtlarından sadece bazılarıdır:
Allah’ın eli öyle doludur ki gece gündüz ondan (bağışlar ve nimetler) devamlı akar. Siz, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığından beri (eliyle) infak ettiği (verdiği) şeyleri gördünüz mü? (düşündünüz mü?) Çünkü bütün bu verdikleri bile O’nun sağ elindekileri hiçbir şekilde eksiltememiştir.”
“Muhakkak âdil olanlar (kıyamet günü) Rahmân Azze ve Celle’nin sağında nûrdan minberler üzerinde olacaklardır. Rahmân’ın her iki eli de sağdır.”
Allah-u Teâlâ ilk olarak kalemi yaratmış ve onu sağ eliyle alıp tutmuştur. O’nun her iki eli de sağdır.”
İmam Ebû Hanîfe de bu ayet ve hadislerin gereğini aynen söylemiştir. O şöyle demiştir:
       “O’nun Kur’ân’da zikrettiği gibi eli, yüzü ve nefsi vardır. Allah’ın kitabında zikretmiş olduğu yüz, el ve nefis O’nun niteliği bilinmeyen sıfatlarındandır.” el-Fıkhu’l-Ekber, s. 59.
        “Allah’ın eli onların elleri üzerindedir, ancak bu yaratıkların elleri gibi değildir, bir uzuv (organ) da değildir. O ellerin yaratıcısıdır. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir.” (Şûrâ, 11)”. el-Fıkhu’l-Ebsat, s. 52-53.
Hanefi mezhebinde alimlerin sultanı lakabıyla anılan Molla Aliyyu’l-Kârî de şöyle demiştir: “Yine bunun gibi Ebu Hanife el, göz, yüz ve benzeri ilâhî sıfatlarla ilgili gelen müteşâbih âyet ve hadisleri de bu şekilde alıp kabul etmiştir. Buna göre bütün (ilâhî) sıfatların anlamları bilinmekte, nitelikleri ise akıl ile bilinememektedir.” Mirkâtü’l-Mefâtîh Şerhu Mişkâti’l-Mesâbîh (el-Mektebetü’l-İmdâdiyye baskısı 8/251)

*Sayfa 54-55’de diyorlarki; Allah Tealanın bazı sıfatları:

VECH: Mealen: Ancak Rabbinin celal ve ikram sahibi vechi (yüzü) baki kalacaktır.(Rahman, 55/27)

Yanıt: Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’in görüşüne göre Allah’ın kendisine yaraşır, celâl ve ikrâm ile niteli gerçek bir yüzü vardır.
Kitabın kanıtlarından biri Allah-u Teâlâ’nın şu buyruğudur:
“... Ancak Rabbi’nin celâl ve ikrâm sahibi  yüzü bâki kalacaktır.” (Rahmân, 55/27). Ayrıca bk. (Bakara 115, 272; En’âm 52; Ra’d 22; Kehf 28; Kasas 88; Rûm 38, 39; İnsân 9; Leyl 20).
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in şu sözü ise sünnetin kanıtlarından sadece biridir:
“(Allahım!) Senden, yüzüne bakma lezzetini ve seninle buluşma şevkini (arzusunu) bana lutfetmeni diliyorum.”
İmam Ebû Hanîfe de bu ayet ve hadislerin gereğini aynen ifade etmiştir. O şöyle demiştir: “O’nun Kur’ân’da zikrettiği gibi eli, yüzü ve nefsi vardır. Allah’ın kitabında zikretmiş olduğu yüz, el ve nefis O’nun niteliği bilinmeyen sıfatlarındandır.” el-Fıkhu’l-Ekber, s. 59.
        “O’nun nefsi yarattıklarının nefsi gibi değildir. Bütün nefislerin yaratıcısı O’dur. ‘O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir.’ (Şûrâ, 11)” el-Fıkhu’l-Ebsat, s. 53.
Hanefi mezhebinde alimlerin sultanı lakabıyla anılan Molla Aliyyu’l-Kârî de şöyle demiştir: “Yine bunun gibi Ebu Hanife el, göz, yüz ve benzeri ilâhî sıfatlarla ilgili gelen müteşâbih âyet ve hadisleri de bu şekilde alıp kabul etmiştir. Buna göre bütün (ilâhî) sıfatların anlamları bilinmekte, nitelikleri ise akıl ile bilinememektedir.” Mirkâtü’l-Mefâtîh Şerhu Mişkâti’l-Mesâbîh (el-Mektebetü’l-İmdâdiyye baskısı 8/251)
Logged
21 Mayıs 2008, 18:03:27
kullu_nefsin

Yeniyim

*


Üye No : 21835

Nerden :

Konu  : 0

Mesaj : 7

Aldığı Teşekkür 0
Offline
« Yanıtla #5 : 21 Mayıs 2008, 18:03:27 »

*Sayfa 54-55’de diyorlarki; Allah Tealanın bazı sıfatları:

NUZUL: Mealen:Rasulullah şöyle buyurmuştur; Rabbimiz tebereke ve teala her gecenin son üçte birlik bölümü kaldığı zaman dünya göğüne iner ve şöyle der:Yokmu bana dua eden?Duasını kabul edeyim?yokmu benden bir şey isteyen?istediğini ona vereyım yokmu benden bağışlanma dileyen onu bağışlayayım?

Reddiye: Nuzul; Allah hakkında dünya semasına iner ifadesi, Allah’ın bir yerde bulunduğu veya yükseklerde olduğu anlaşılır ki; Allah’ın mekanı olduğu inancını vurgular.Böyle bir inanç Allah Tealayı yarattıklarına muhtaç olduğunu ,yaratmış olduğu melekler ,insanlar ,cinler gibi varlıkların fiillerine benzetmek olur.Çünkü ,meleklerin mekanı göklerdir,cinlerin ve insanların mekanı yerlerdir.Bu varlıklar Allah’ın yaratmış olduğu mekanlar arasında ,Allah’ın dilediği kadar hareket etmektedirler.
Nüzûlün, bizzat Allâh’ın, zatıyla yukarıdan aşağıya indiği anlamına geldiği kabul edilemez. Çünkü Allâh cisim değildir, mekan ve yönden münezzehtir. Ayrıca bizzat Allâh’ın, zatıyla dünyanın semasına indiğini kabul etmek akla da ters gelir. Sözkonusu olan nüzûl hadisi, meleklerin inmeleri manasında veya Allâh’ın rahmetinin inmesi manasında anlaşılmalıdır. Çünkü hadis-i şerifte geçen nüzûl, haşa Allâh’ın bizzat zatıyla dünyanın semasına indiği anlamına geldiği kabul edilecek olursa o zaman haşa “Allâh’ın inmekten başka bir şey yapmadığı” inancı ortaya çıkarır. Çünkü hadis-i şerifte geçen nüzûlün gecenin son üçte bir bölümden itibaren sabaha kadar olduğu geçmektedir. Gece ve gündüz vaktinin dünyanın her ülkesinde bir olmadığı herkes tarafından malumdur. Bu hadis ise dünyanın her bölgesi için geçerlidir. Yani inen o melekler her bölgeye, o belirli vakitlerde inmektedirler.
Bu nüzûl hadisinde geçen nüzûl’dan, meleklerin indiği bir başka hadisten anlaşılır. Öyle ki; bir başka hadis-i şerifte: “Yunzilu Rabbunâ ...” diye geçmektedir yani mealen: “Rabbimiz indirir..” diye geçmektedir.
Hadis hafızı el-Irâkî, hadis-i şeriflerin hangi şekilde en hayırlı bir şekilde tefsir edileceği hususunda şöyle demiştir: ”Ve hayru mâ fessertehû bi’l-varidi” Yani, “Hadis için yapabileceğin tefsirin en hayırlısı varit olanladır (geçen bir başka hadisledir).”
Şurası iyi bilnmesi gerekir ki Allâh’ın haşa bizzat yukarıdan aşağıya indiğine inanmak küfürdür. Dolayısıyla bu inanca sahip olan bir kimsenin küfür olan bir inanca saplandığının bilincinde olarak, Kelime-i şehadeti getirerek İslâm’a geri dönmesi lazım gelir.

Yanıt: Buhârî ve Müslim’in Sahîhlerinde Ebû Hureyre radiyallâhu anh’den, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle dediği rivâyet edilmiştir:
“Rabbimiz, (her) gecenin son üçte biri (son üçte birlik bölümü) kaldığı zaman dünya göğüne iner ve şöyle der: ‘Yok mu bana dua eden? Duasını kabul edeyim. Yok mu benden bir şey isteyen? İstediğini ona vereyim. Yok mu benden bağışlanma dileyen? Onu bağışlayayım.’”
Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’den yaklaşık 28 sahâbînin rivâyet ettiği bu mütevatir hadisi Ehl-i Sünnet ittifakla kabul etmiştir. Allah-u Tebâreke ve Teâlâ’nın dünya göğüne inmesi, O’nun dilemesine ve hikmetine bağlı fiilî sıfatlarından olup yüceliğine ve büyüklüğüne yaraşır gerçek bir inmedir. Bunun anlamını, emrinin veya rahmetinin veya da meleklerinden birinin inmesi şeklinde tahrîf etmek (değiştirmek), kesinlikle doğru değildir. Allah’ın dünya semasına inmesi bizim anladığımız anlamda bir mekandan diğer bir mekana intikal etmesini gerektirmez. Çünkü Allah dünya semasına niteliği bilinmeksizin nüzûl eder (iner)..Nitekim Ebû Hanîfe’ye, Allah’ın dünya göğüne nasıl indiği hakkında soru sorulduğunda: “Allah niteliği bilinmeksizin nüzûl eder (iner)” cevabını vermiştir. es-Sâbûnî, Akîdetü’s-Selef ve Ashâbi’l-Hadîs (s. 42, 59); Beyhakî, el-Esmâ ve’s-Sıfât (s. 456, 572, diğer baskıda 2/200, el-Esmâ’nın muhakkıkı Kevserî bu konuda susmuştur); İbn Ebi’l-’İzz el-Hanefî, Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâviyye (thk. el-Elbânî, s. 223); Âlûsî, Cilâu’l-‘Ayneyn (s. 353); Molla Aliyyu’l-Kârî, Şerhu’l-Fıkhı’l-Ekber (s. 38); İbn Abdilhâdî, es-Sârimu’l-Menkî (s. 304).

Muterizin “Bu nüzûl hadisinde geçen nüzûl’dan, meleklerin indiği bir başka hadisten anlaşılır. Öyle ki; bir başka hadis-i şerifte: “Yunzilu Rabbunâ ...” diye geçmektedir yani mealen: “Rabbimiz indirir..” diye geçmektedir.” şeklindeki iddiası ise hadis ilmi açısından sahih olmayıp 28 küsür sahabinin rivayetlerine de açık bir şekilde aykırıdır. Yine muterizin Hadis Hafızı el-Irâkî’nin “Hadis için yapabileceğin tefsirin en hayırlısı varit olanladır (geçen bir başka hadisledir).” şeklindeki sözüyle istidlali ancak tefsir mahiyetindeki hadisin hadis ilmi açısından sahih olması durumunda böyledir. Oysa “Yunzilu Rabbunâ ...” “Rabbimiz indirir..” şeklindeki rivayet hem metnen hem de seneden sahih değildir. Bunu hadis ilmiyle uğraşanların iyi bilirler.

       *Sayfa 62 ve 70 arasında; Tevessul konusunu ele alarak Peygamberleri, evliyaları vesile ederek yapılan duaların caiz olmadığını söylemektedirler.

*Sayfa 62 Alimler ;yalnızca Allah’ın güç yetirebileceği bir şeyde, kalben yada dille başkasına seslenip dua edenin veya ondan başkasından yardım dileyenin “La ilahe illAllah Muhammedun Resullullah/Allah’tan başka ilah yoktur,Muhammed Allah’ın resuludur” dese yahut namaz kılıp oruç tutsa ve hacca gitse bile,müşrik olduğu hususunda ittifak etmişlerdir

*Sayfa 63:Hatta duada koşulan şirk, Resulullah sallAllahu aleyhi ve sellemin kendilerine gönderilmiş olduğu müşriklerin koşmuş oldukları şirkin en büyüğüdür.Zira onlar peygamberlere,Salihlere ve meleklere dua ederlerdi.Onlara kendilerine Allah katında şefaat etsinler diye çalişıyorlardı.Sıkıntılı anlarda ,dara düştüklerinde ise ibadeti yalnız Allah’a has surette yerine getiriyorlar,şirk koştukları varlıkları unutuyorlardı.

*Sayfa:64. Kendileri yaratılmış olan ve hiçbir şeyi yaratamayan şeyleri Allah’a ortak mı koşuyorlar? Halbu ki bunlar ne onlara bir yardım edebilirler nede kendilerine yardım edebilirler. (araf.7/191-192)
Bu ayette Allah’ın dışında meleklere, peygamberlere, Salihlere ve putlara dua eden müşrikler kınanmaktadır.

*Sayfa 65. Allah subhanehu,darda kalanın dualarını kabul edenin,sıkıntıları giderenin ve hayrı ulaştırmaya tek başına güç yetirenin sadece kendisi olduğunu bildirmiştir.Kim Allah’tan başka,Peygamberler ve evliyalar gibi makam ve mevkisi ne olursa olsun birilerinin sıkıntılarını giderme ve fayda elde etme hususlarında tesiri olduğuna inanırsa, putperest müşriklerin düşmüş olduğu şirke düşmüş olur.

*Sayfa 74:Sadece Allah’ın güc yetirebileceği işlerde tevekkül: Rızık korunma,yardım ve şefaat gibi isteklerini dileme hususunda ölülere ve tagutlara tevekkül edenler gibi. Bu büyük şirktir. Çünki bu ve benzeri işlere Allah’tan başkası güç yetiremez.
Kimileri vasıtaları, sebepleri kullanır ve bu sebeplere dayanıp güvenir.Bu tevhide ters düşen ve onu eksilten bir şirktir.

       Reddiye: TEVESSUL VE TEBERRUK’UN CAİZ OLMASININ DELİLİ;
Rivayet edildiğine göre halife Ömer Bin Hattab zamanında kıtlık ve açlık oldu. Sahabelerden biri Peygamber efendimizin kabrine teberrük amacıyla giderek şöyle demiştir. “Ey Allah’ın Rasulü Allah’a dua et ümmetine yağmur yağdırsın, çünkü helak olmuş durumdalar” bu adam Peygamberimizi rüyasında görmüş ve Peygamberimiz O’na şöyle demiştir. “Ömer’e selam söyle ve Allah’ın onlara yağmur yağdıracağını haber ver.” adam Ömer’e gider ve olanları anlatır. Ömer ağlar bunu Beyhaki rivayet etmiştir. Olayda anlatılan sahabe peygamberimizin kabrine selam için değil teberrük maksadıyla gitmiştir. Seyyidimiz Ömer de buna itiraz etmemiş ve bu yaptığın şirktir dememiştir. Peygamberler ölümlerinden sonra bile Allah’ın izniyle fayda verirler.
Musa aleyhisselam mirac gecesinde peygamber efendimizle Beytul Makdiste ve altıncı semada bir araya geldi. Peygamberimiz yedinci semavatın üstündeki bir mekandan inerken Musa aleyhisselam O’na sordu “ümmetine ne farz kılındı?” peygamberimiz de “bize elli vakit namaz kılındı” diye cevapladı. Musa peygamber “dön ve Rabbine hafifletilmesi için dua et” dedi. “Ben İsrail kavmini tecrübe ettim onlara Allah’u Teala iki vakit farz kılmıştı onlar ise yerine getirmediler.” Peygamberimiz Rabbine dua ettiği yere geri döndü ve defalarca hafifletilmesi için dua etti. Her seferinde Musa aleyhisselam O’na “dön ve hafifletilmesi için dua et dedi”. Bu durum elli vakit namaz sevabına eşit olan beş vakit namaza düşürülünceye kadar devam etti. Hiçbir akıllı kimse Musa aleyhisselam’ın bu ümmete sağladığı yarar ve faydaya şüphe edemez. Musa aleyhisselam ise mirac hadisesinden bin yıldan daha fazla süre önce vefat etmiştir. Bu amelle Musa aleyhisselam kendi vefatından binlerce yıl sonra peygamber efendimizin ümmetine fayda vermiştir.

Allâh’tan başkasından yardım dilemenin bir beisi olmadığına dair rivayeti, ibni Abbas hakkında sabit olan Peygamber Efendimizin (sallallâhu aleyhi v